• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
Taşköprü’den Geçtik
15 Haziran Sabahı saat 07:30 da Akhisar’dan ayrılarak İzmir’e doğru yola çıktık. 10:10 da İzmir Havalimanından THY uçağına binerek Ankara’ya doğru havalandık. Bir saat 15 dakika gibi bir süre içerisinde Ankara’ya gelmiştik. Bizi burada Kastamonu Taşköprü’den arkadaşlar karşıladılar. Geldikleri arabaya atlayarak 3 saat kadar bir yolculuk sonrasında Taşköprü’ye vardık.Yolda Çankırı’nın içinden de geçmiştik ama bir an önce varabilmek için hiçbir yerde mola vermedik. Taşköprü mütevazi ve gerçekten Anadolu kokan bir yer. Şehir düzenli bir plana sahip bunun sebebini 1926 yılında meydana gelen büyük yangına bağlıyorlar. Bu yangında şehrin büyük bir bölümü yandığı için yeni şehir düzenli bir plan üzerine yeniden kurulmuş.
Bozulmayan Sarımsaklar:

Sıra Taşköprü’nün meşhurlarına geliyor. Malumunuz ilk kez geldiğimiz bir yer olduğu için çevremizdekileri soru yağmuruna tutuyoruz. Sarımsağı’nın meşhur olduğunu öğreniyoruz. Toprağındaki kükürt nedeniyle farklı bir aroması oluyormuş burada sarımsağın. Ayrıca saklandığında Taşköprü sarımsağı bir yıl hiç bozulmadan durabiliyormuş. Bu bozulmadan durma işi diğer birçok bitkide de olabiliyor diyorlar. Hatta bu topraklarda kesme çiçekcilik yapıldığında bu çiçekler uzun süre dayanabileceği için buradan ciddi verim elde edilebileceği bile söyleniyor. Soğanının da toprak nedeniyle acılaştığı ifade ediliyor. Tatlı soğan bile dikseler hasat sonrası acı hale geliyormuş. İşte buraların toprağı bitkilere böyle bir özellik kazandırıyor. Taşköprü’de ayrıca her sene Uluslar arası sarımsak festivali düzenliyorlarmış. Festivalin düzenlendiği alanı gördüğümüzde burayı çevreleyenbazı evlerin üzerlerinde de dev sarımsak resimlerini müşahade etmiştik.
Kuyu Kebabının Tadı Burada Bir Başka:
Sarımsak’tan başka neler meşhur diyoruz ve hemen Taşköprü Kebabı cevabını alıyoruz. Taşköprü Kebabı nasıl oluyor sorumuzun cevabını verirlerken bu kebabın bildiğimiz büryan olduğunu fark ediyoruz. Kebaplarının büryan olduğunun Taşköprülüler de farkında. Yakın zamanda Siirliler ve Bitlislilerin büryan bizim kavgalarını hatırlatıyorum ve kendilerinin düşüncelerini soruyorum. -Tabi ki büryan bize aittir. Hem de buraların has yemeğidir diyorlar. Ve anlatıyorlar. Eski yıllarda Bitlis’e giden bir Taşköprülünün oradaki lokantalarda büryanı görmesi ve bunu nereden öğrendiniz diye sorması üzerine Bitlisli şöyle cevap vermiş;- Biz yıllar önce bu yemeği Kastamonu Taşköprü’den buralara gelen bir askerden öğrendik.Büryan’ı en iyi biz yaparız diyorlar. Görelim diyorum. Zira İstanbul Fatih’teki et borsasında Siirtlilerin büryanlarını az yemedik.Kıyas, deneme her zaman iyidir. Gerçi saat 15:00 olmuş. Büryanın yeneceği en güzel saatler 11:00-13:00 arası. Çünkü bu saatler fırından daha yeni çıkmış oluyor. Yeni çıkmış olmasa da bize yedirecek büryan buluyorlar. Tabaklara yığılmış vaziyette yağlı bel bölgesinden ve yağsız kısımlardan olmak üzere geliyor. Yanında ayran ve çintilmiş soğandan yapılmış bir piyaz. Soğansız olmaz diyorlar. Soğan, midede eti bastırır ve bunu yiyeni rahatlatır. Bu arada Büryan’ı buralarda elle yemek adetten. Bizim çatal isteyip istemediğimizi sordular, -olursa iyi olur, dedik. Baktık herkes eli ile yiyor çaktırmadan bizde ara ara Taşköprü usulüne geçtik. Ne diyelim öyle de tadı bir başka oluyor. Gerçekten de büryanlarına diyecek yok. Bu meşhur kuyu kebabının buralarında sofralarının tacı olması zengin Anadolu Kültürümüzün çevreye nasıl da yayıldığının bir göstergesi bizce. “Emeği geçen herkesten Allah Razı Olsun” diyerek sofradan kalkıyoruz.Merzifonlu’nun Taşcami’si:

Taşköprü’nün tarihi mekanlarını merak ettiğim için yemek sonrası hemen dolaşmaya başlıyoruz. Yanıma, Taşköprü’yü iyi bilen bir ağabeyimizi veriyorlar. Kendisi Ankara Gazi Kamu mezunu, ama hiç bu işte çalışamamış. Babası manifaturacılık yapıyormuş. Evin tek oğlu olunca o da bu işe başlamış. Ama çok bilinçli bir kişi. Mustafa ağabeymizle önce kütüphaneye gittik ve Taşköprü hakkında hazırlanmış bir doktora tezini alıp onunla gezmeye başladık.

İlk durağımız şehrin en eski ve namlı camisi olan Taş Cami oldu. Kesme taşlarla yapılmasından dolayı bu ismi alan caminin en dikkat çeken yanlarından birisi ahşap örtü sistemi. Çünkü içine girdiğinizde sizi, çatıyı taşıyan payeler karşılamıyor. Geniş bir çatı, orta payeleri olmadan öylece durabiliyor. Rivayetlere göre bu çatı yaptırıldığında uzun süre cemaat bu çatıya güvenemediği için içeride rahatlıkla namazlarını eda edememişler. Fakat çatının ustasının teminatı üzerine girebilmişler. Caminin banisi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa. Fakat cami yangın geçirdiği için ciddi hasar görmüş. 1854 de dönemin mimari tarzı ile tamir görmüş. Son olarak 1926 yangını sonrası çatısı yenilenmiş. Hoş bir bahçe düzenlemesi olan cami, içinin ahşap balkon kısımları ile de göz dolduruyor.

Yine Alperenler Yine Alperen Tekkeleri: 

Taşköprü’nün başka hangi tarihi yapıları var diye soruyoruz. Şeyh Hüsameddin Camii var diyorlar. Camiye adını veren bu zattın da cami bahçesinde türbesi varmış. Oraya doğru yollanıyoruz. Küçük mütevazi bir cami bizi karşılıyor. Tamiratlar ile dışı asli görünüşünü neredeyse tamamen kaybetmiş. Öncelikle bahçesine uğruyor ve Şehy Hüsameddin Hz. nin kabrini ziyaret ediyoruz. Şeyh Hüsameddin Hz. öğrendiğimize göre Kadiri Meşrep bir zat. Kendisi Alaaddin Keykubat’ın komutanlarından Muzaffereddin Yavlak Arslan Bey’in babası. Alaaddin Keykubat, Muzaffereddin Yavlak’ı buraları fethe gönderiyor. Oğlu ile buralara gelen bu mübarek şeyhte buraya bir tekke kuruyor. Vefatı üzerine de buraya defnediyorlar.

Bu manzarayı görünce bu caminin aslında cami değil de bir tekke olarak yapıldığına kanaat getirdim. Artık camiye girelim diye kapısına yöneldiğimde “Tekke

Camisi” yazısı ile karşılaştım. Bu yazı ile az önceki kanaatımın ne kadar doğru olduğunu anladım.İçerisi iki bölümden oluşuyor. Girdiğimiz kısım bugün camide asıl namaz kılınan yer olup sonradan inşa edilmiş. Fakat buradan geçilen diğer bir kısım var ki işte burası tüm orjinalliği ile tam bir tekke yapısı. Üzerindeki kubbesi ve kubbeye geçişleri sağlayan Türk üçgenleri de klasik Selçuklu

sanatının Anadolu Beyliklerine geçişinde önemli bir detaydır. İşte tüm bu görülenler Anadolu’nun hiç te kolay fethedilmediğini gösteriyor bizlere. Önce Ahi Evranlar, dervişler gelmişler ve gönülleri fethetmişler. Sonrasında da ordular geldiğinde zaten kalpler fethedildiği için insanlar onları kabullenmekte zorlanmamışlar. Bu gönül fatihleri her gittikleri yere birer tekke kurarak ve vefat ettiklerinde de oralarda kalarak oraların birer tapusu haline gelmişler. Bizler de Anadolu yada Balkanlar da her gezimiz sırasında haklarında çok fazla şey bilinmeyen ama halkın kalbinde önemli bir yeri olan bu derviş kabirleri ile çok karşılaşıyoruz. Allah, O’nların bu ilim, irfan, mücadele ve başkaları için yaşama azimlerini inşallah bugünün nesillerine de nasip etsin diyerek oradan da ayrılıyoruz.

Taşköprü’nün Köprüsü ve Tarihi Evleri: 

Şimdi ise Taşköprü’nün en çok merak ettiğim yerlerinden birine gidiyoruz. Burası, şehre adını veren meşhur Taşköprü. Gerçekten de isminde olduğu gibi kesme taşlardan yaptırılmış bir köprü. Zaten şehre girerken öncelikle o karşılıyor sizi ve şehre arabanızla onun üzerinden geçerek giriyorsunuz.

Taşköprü’de beni en çok etkileyen şeylerden biri de tarihi evleri oldu. Önce Safranbolu evlerine benzettim. Fakat buranın evleri biraz daha farklıydı. Çünkü Safranbolu Evleri tamamen ahşam yapı malzemesi ile yapılırken burada duvarlar, çaprazlama tuğla örgüleri ile dolduruluyor, üzerine sıva çekiliyordu. Tabi yapının tüm kiriş sistemi ve köşeleri ahşaptan yapılıyordu. Cumbalı, birkaç katlı, sakıflı muhteşem yapılar. Tabi betonermenin girmesi ile birlikte ciddi yağmalar yaşanmış. Birçok tarihi ev yenilerini yapacağız diye kurban edilmiş. Beni en çok üzen şeyde evlerinin tarihi statüye sokularak koruma altına alınmasını engellemek isteyen bir takım ev sahiplerinin evlerinin önlerindeki cumbaları yıkmaları oldu. Kaç tane muhteşem tarihi binanın, önündeki harika cumbasından yoksun vaziyette öylece mahzun mahzun durduğunu gördük. Ama her şey bitmiş değil. Hala tüm güzelliği ile duran konaklar, cumbalı evler ile süslü sokaklar var Taşköprü’de. Ciddi bir ele alınabilirlerse ikinci bir Safranbolu olmaları içten bile değil.

Bir Mimari Detay Daha:

Anadolu’nun harikalığını her fırsatta dile getiririm. Tarih içinde muhteşem medeniyetlere ard arda beşiklik etmiş bu topraklarda binlerce yıllık eserleri yan yana görebilirsiniz. İşin garibi bu gördüğünüz eserlerin biri Mısır, biri Roma, biri Osmanlı koktuğu halde. Hiç garipsenmeden bugün öylece durmaktadırlar. Hatta çoğu insan onların neler olduğunu ve nelere şahitlik yaptıklarını bilmedikleri halde tevafuk eseri, bir parkın ortasında, bir sokağın başında öylece durmaktadırlar, bugünün de tarihine tanıklık edercesine. Böyle anlamlı manzaralar Taşköprü’de de gözümden kaçmadı. Büyük bir konağın resmini çekerken yanımızdaki parkın havuzunun içine dikilmiş üç tane sütun gördüm. Yakından baktığımda hayretler içerisinde kaldım. Zira bu sütunlardan bir tanesi Pagan Roma’ya aitti ve muhtemelen bir tapınakta kullanılmıştı. Yanındaki sütunun üzerinde küçük bir haç vardı ve Bizans dönemini yansıtıyordu. Hemen yanlarında duran sütunun üzerinde ise muhteşem bir hat ile bir şeyler yazılmıştı fakat bir kısmı silinmiş olduğu için okunmuyordu. Bu taşta Osmanlılara ait belki bir kaide belki de bir nişan taşıydı. Ama üçününde böyle bir araya gelmeleri açıkcası bana çok manidar geldi. Onu buraya koyanların, bu taşların her birinin bir başka medeniyete ait olduğunu bilerek buraya koyduklarını hiç sanmıyorum. Bu tarihi sütunları park içine koyalım da otantik bir görünüm elde edelim demişlerdir muhakkak. İşte Anadolu’nun tılsımlı manzarasından bir parça daha.

Paflogonya Değil Karadeniz: 

Bazı gezi firmalarının gezi güzergahlarını reklam ederken tanıttıkları yörelerin isimlerinin özellikle eski Roma dönemine ait adlarını kullanmaları daha öncede dikkatimi çekmişti.Bu zihniyetle hazırlanmış bir gezi haritasına baktığınızda karşınıza sanki Roma Devleti’nin yönettiği bir toprağın haritasına bakıyormuşsunuz gibi geliyor. Tabi işin göz ardı edilen yönlerine bakınca da hemen bir Çapanoğlanı çıkıveriyor karşınıza. Burası Nevşehir, Ürgüp, Göreme değil Kapadokya, orası Manisa Dağı değil Spil, aşağısı Antalya, Kaş, Kekova değil Likya ve son olarak bu anlattığım gezi yerleri Taşköprü, Kastamonu, Karadeniz değil Paflagonya. Böyle karalanmış bir coğrafyaya bakınca, ülkemizi ve tarihimizi karalamaya çalışanların ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey yapmıyoruz. Çünkü onlar -”Bu topraklar Roma’dır, Bizans’tır. Sizin değil bizimdir. ” diyorlar. İstanbul, İstanbul değil Konstantinapolis’tir diyorlar. İstanbul’u Konstantinapolis diye çağırmak ne kadar saçma ve yanlış ise yukarıda saydığım bölgeleri de Roma dönemine ait adları ile adlandırmak o kadar yanlıştır.

Yukarıdaki düşünceler, Taşköprü civarını tanıtırlarken – buralar hep Paflogonya imiş demeleri üzerine aklımdan geçti. Evet bizler her bir yerin tarihini öğrenme bilinciyle oraların Roma hatta çok daha önceki dönemlere ait adlarını da bilelim. Ama sanki asıl adları buymuş gibi dile dolayıp,ders kitaplarına kadar bunları bu şekilde taşımayalım. Çünkü bu şekilde davranmak müthiş bir kültür erozyonundan başka bir şey değildir .

Zımbıllı’daki Efes:

Gelelim Taşköprü’nün ilkçağa kadar uzanan geçmişine. Taşköprü’nün tarihte Paflagonya denilen Roma Eyaletinin başkentliğini yaptığı düşünülüyor. Bu başkente de Pompeipolis diyorlar. Buranın tarihte önemli bir rol oynadığının delili olarak da Taşköprü’nün

hemen yanında bulunan Zımbıllı Tepesi’nde yapılan kazılar gösteriliyor. Aslında çok da detaylı bir çalışma yapılmamış. Fakat bu güne kadar yapılan az bir çalışma da bile öyle muhteşem şeyler bulmuşlar ki gerçekten de tarihte buranın önemli bir yerleşim merkezi olduğu anlaşılıyor. Beni gezdiren Mustafa ağabeymiz ile Zımbıllı Tepesine gidiyoruz. Taşköprü’nün Taşköprü’sünü hemen geçinde yolun solunda kalan üstü yeşil bir tepe. Bir kısmı eşilmiş. -Ben çocukken buralarda az bir kazılma ile yerden müthiş mozaikler çıktı. Özellikle bir denizkızı mozaiği vardı ki meşhurdu. Sonra korunmadı ve bir gece tarihi eser kaçakçıları onu kırıp çaldılar.” Diye anlatıyor ağabeymiz. Belediyenin buraları kazanmak ve müze haline getirmek için ciddi gayretleri var fakat yinede bütçe gerekiyor. Buraya gelen Japon araştırmacılar Belediye’nin hazırladığı projenin ömür süreceğini ifade etmişler ama sonunda da bu kazılar tamamlandığında burasının Efes’ten çok daha büyük bir şehir olduğunun görüleceğini ifade etmişler.

Zımbıllı Tepesi’nin hemen yanında burada kısa süreliğine yapılan kazılarda ortaya çıkan Roma Dönemine ait taş kalıntılar görülüyor. Dikkatle bakıldığında bu kalıntıların saray yada büyük devlet binalarına ait kalıntıları andırdığı söylenebilir. Oradakilerin anlattığına göre Taşköprü’de herhangi bir evin temel kazımında yada bir kuyu açımında bile karşılarına ilkçağa ait bir mermer kalıntı çıkabiliyormuş. Zaten burada gördüklerimizin devede kulak olduğunu, asıl bulguların Kastamonu Müzesinde sergilendiğini anlatıyorlar.

Buralara Gökırmak Havzası deniliyor ve tarihte medeniyetlerin buraları göç yolları olarak kullandıkları sanılıyor. Sadece Roma tarihinde değilOsmanlı tarihinde de buraların ne kadar büyük bir önem arz ettiğini az sonra gideceğimiz köyde göreceğiz.

İnanılmaz Bir Manzara, İnanılmaz Bir Tarih : Abdal Hasan Köyü

Mustafa ağabeyimiz, Taşköprü’ye 15 km. kadar uzakta bir Alperen’in türbesinin bulunduğunu, görmek isteyip istemediğimi soruyor. Onlar kimbilir nerelerden buralara büyük fedakarlıklar yaparak gelmişler, biz bu kadarcık yolu da göze almayıp gitmezsek ayıp olur diyor ve yola çıkıyoruz. Tarlaların arasında uzanan toprak bir yoldan ilerliyoruz. Her taraf alabildiğine yeşillik. Özellikle bir yerde duramadan edemiyoruz. Sanki özel dikilmiş gibi sırf kırmızı gelincik ve sırf mavi çiçekler ile donanmış iki tarla bizi kendilerine hayran bırakıyor. Orada da fotoğraflarımızı çekip yolumuza devam ediyoruz. Mustafa Abi bir yerde arabayı durduruyor. Arabanın kapısını açar açmaz burnuma Anadolu köylerine has

o enteresan gübre kokusu doluyor. Başkalarını bilmem ama ben bu kokuya, bana saflığı, Anadolu’nun safi köylerini, tabiatı ve canlıları hatırlatması dolayısı ile bayılıyorum. Belki de çocukluğumda hep önünde oyun oynadığım amcamın inek damından ve önünde hep yığılı olarak duran tezeklerden kalmıştır bu kokuya aşinalık. Arabadan inerek karşıya bakıyoruz. Muhteşem bir göl manzarası. Ve gölün hemen dibinde minik ve şirin bir köy. Göl bir baraj gölü ve inşaatı yeni bitmiş. Aslıda burası köyün önündeki tarlalarla dolu bir araziymiş ve içinden ince bir dere akıyormuş. Buraya bu barajı yaparak köyün dibine suni bir göl oluşturmuşlar. Böylece su muhafaza edilecek, sulamada daha rahat kullanılabilecek, ayrıca göle balık atılarak da balıkçılık yapılabilecek. Bu tarz göllerin bulunması iklimin yumuşaması noktasında da çok büyük önem arz ediyor.

Manzara olarak bu gölün buraya çok yakıştığını söyleyebilirim. Köyün evleri resmen birer yalı haline gelmiş. Hatta, köyün eski camisi göl için belirlenen sınırın içinde kaldığı için bugün sular arasında bir ada gibi kalmış. Tekrar biniyoruz arabamıza ve hayran hayran bu muhteşem manzaraya bakarak köye giriyoruz. Çok küçük bir köy demiştim. Sayıyorum toplam 20 ev ancak var. Ve enlerin tuğla, ahşap işçiliği harika. Aralarda, kalın kerestelerden birbirine bindirme sistemi ile yapılmış ambarlar ve hayvan damları görüyor ve resimlerini çekiyorum. Yanımdakiler bunların resimlerini çekmeme şaşırıyorlar. Alt tarafı hepsi birer hayvan damı ve depo. Ama işin sırrının sebebini anlatıyorum onlara. Geçtiğimiz ay gitmiş olduğum Norveç’te, insanların, eski köylerde buldukları evleri, damları vb. toplayarak müze haline getirmiş olduklarından ve bundan para kazanarak kültürlerini yaşattıklarından bahsettim. Bizde ise tarihi evler hızla yok olurken bunlara dur diyecek müesseselerin sessizliği ve bu yapıların korunması konusundaki gayretsizliği bizleri çok üzüyor.

Bir Alperen de Burada:

Köyün adı, içerisinde yatan bu alperenden almış adını. Abdal Hasan köyü diyorlar buraya. Ve şimdi biz köye adını veren zatın türbesine doğru ilerliyoruz. Kapıya geliyoruz fakat kapının kilitli olduğunu görüyor ve üzülüyoruz. Ağabeyimiz, -Ben bir muhtarı bulup geleyim diyor ve türbenin kapısından çıkıyor. Daha türbeden uzaklaşmamış iken karşıdan gelen kişiye sesleniyor ve muhtarı soruyor. Gelen kişinin cevabı enteresan. “- Muhtar benim. Her gün televizyon da izliyoruz. Bir tanışalım diye geldim.” İşte Samanyolu Tv. nun gerçek reytingleri kendisini Anadolu’da gösteriyor. Abdal Hasan Köyü öyle bir köy ki cep telefonu kesinlikle çekmiyor. Köyde 20 kadar ev var ve nüfusları 90 kişi. Muhtarımızla selamlaşıp sarılıyoruz. Türbeyi görmek istediğimizi fakat kilitli olduğunu söylüyoruz. Elindeki anahtarları gösteriyor bizlere. Türbenin her bir yanında koca koca geyik başları ve boynuzları var. Rivayetlere göre buralara gelen bu gönül insanı ve alperen Abdal Hasan, gündüzleri küffara karşı cihad yaparken geceleri de tam bir zahid olarak hayat sürermiş. Yabanıl hayvanlar da kendisinden kaçmazlarmış.

Buraya bu tekkeyi yaptırırken bu geyiklerle taş çekmiş. Türbenin giriş kısmında duvarda bir kitabe görüyoruz. Yine aynı yerde dev sacayakları görüyoruz. Hayatımda hiç bu kadar büyüğünü görmemiştim. İleride bir de imaretin olduğunu öğrenince bu sacayağının hikmetini daha iyi anlıyoruz. Bir zamanların yaşatmak için yaşayan gönül erleri buralarda yüzlerce insanın karınlarını doyurmak için yerler kurmuşlar ve bu sacayakları üzerinde pişirilen yemekleri yüzyıllar boyunca insanlara dağıtmışlardı. Sacayağının yukarısında ahşap bir muhafaza içerisinde artık iyice dökülmüş olan, üzeri el ile işlenmiş ve ayetler ile bezeli, Abdal Hasan’ın sancağını görüyoruz. Bu iç kısımda da geyik boynuzları var. Fakat bunlardan en ilginci de beş boynuzlu bir koç başının da buraya asılmış olması. Muhtara bunun yeni olup olmadığını soruyorum. “Vallahi ben kendimi bildim bileli bu burada durur” diyor. Ve türbenin yatırların bulunduğu asıl kısmına geçiyoruz. İçeride iki tane sanduka var. Bunlardan bir tanesi Abdal Hasan’a diğeri bir hanıma ait. Bu hanım mezarı ile ilgili de hayli ilginç şeyler anlatıyorlar.

Yirmi Haneli Köyde Osmanlı Külliyesi:

Osmanlı Padişahı ikinci Bayezid’in kızlarından birisinin doğuştan beri hiç konuşamadığı, buradaki Abdal Hasan türbesinden de medet umularak kızın buraya gönderildiği ve gelir gelmez konuşmaya başladığı anlatılıyor. İyileştikten sonra padişah kızını geriye çağırıyor fakat kızı, babası İkinci Bayezid’e, -”Ben burada bulacağımı buldum.” diyerek geri dönmeyi reddediyor. Bunlar köydekilerin anlattıkları. Bir de benim gözlerimde gördüğüm ve hayretlerden hayretlere girdiğim bir konu var. O da bu köyün içinde bulunan muhteşem Osmanlı Külliyesi. Evet yanlış okumadınız. 20 evden oluşan, 90 nüfuslu bu köyün içinde kurşun kubbeli, kesme taşlı, her halinden Osmanlı’nın bir büyüğünün yaptırdığı belli olan bir külliye. Camisi, imareti, meydan çeşmesi ve hamamı ile küçük bir külliyesi var bu köyün. Önce camiye uğruyoruz. Çok güzel,tek kubbeli, tek mekanlı, İstanbul’da, Divanyolu’nun başlangıcında duran Firuz Ağa Camii’nin bir benzeri. Ki ikiside aynı dönemlerin eserleri. Caminin önünde bir meydan çeşmesi var. Oluğundan gürül gürül su akıyor. Muhtarımız, bu çeşmeden akan suyun yolunu bilenin olmadığını anlatıyor. Geçen sene kuraklık olmuş ve bu suda iyice zayıflamış. Açsak ve su yolunu incelesek mi diye düşünerek uzmanları çağırmışlar. Gelenler, biz bu yolu açarsak o tarihlerde kurulan ince düzeni bozabiliriz. Buraya hiç dokunmayın kışın yeniden bollanacaktır demişler. Hakikaten de bugün su kısa bir süre sonra yine gürül gürül akmaya başlamış.

Bu köyde beni en çok etkileyen iki mimari yapıya gelecek olursak. Bunlardan bir tanesi caminin imaretidir.Yani yoksul insanların ücretsiz olarak gelip yemek yiyebildikleri bir yer. İçeriye giriyor ve hayranlıkla imareti de geziyoruz. Son olarak bu külliyede bir de hamam bulunuyor. Çift kubbeli bu şirin hamamı da ziyaret ediyoruz. Her ne kadar artık kullanılmıyor ve içerisi de pejmurde bir görünüme sahip olsa da, duvarlarındaki taş oyma sanatına hayran kalıyorum. Peki bu avuç kadar köyün içinde bu muhteşem külliyenin ne işi var. Sorunun iki cevabı var: Ya köylülerin anlattıkları gibi, 2.Bayezid, kızı burada kalmak istedikten sonra buraları ihya ve belki de kızının şifa bulmasına vesile olması nedeniyle bu külliyeyi inşa ettirdi yada zamanında burası büyük ve önemli bir yerleşim merkezi idi. Bana da sanki ikinci cevap daha mantıklı gibi geliyor. Çünkü köy mezarlığına şöyle bir göz attığımda sağda solda tesadüfi olarak ortaya çıkmış birçok Roma sütunu ve başlığını görüyorum. Anlıyorum ki buralar Roma döneminde de boş yerler değildi. Ve Osmanlı Devleti, buraları fethettikten sonra kendi kültürünü, inancını buralara yerleştirmek amacıyla geçmiş kültürden daha çok etkili olma adına buraları bu yapılar ile ihya etmeye çalıştı.