• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
Parşömen’in İlk İmal Yeri: Bergama

Bugün öğleden sonra, tarihin önemli bir yerleşim merkezine doğru uçacağız. Burası Perşömen kağıdının ilk imal yeri. Dev kütüphanelere mekan teşkil etmiş, Roma İmparatorluğu’nun en büyük üç hastanesinden biri olan Aslepyon burada kurulmuş. Akropolü ile ünlü. Ve daha birçok şey söyleyebileceğimiz bu yer Bergama.Buraya ilk gelişim değil. Daha önce defalarca uğrayıp gezdiğim bir yer. Çünkü burada birçok döneme ait yapıları bir arada görmek mümkün. Yolları bile bu tarihe ters düşmesin diye hep döşeme taş ile kaplanmış. Araba kullananlar pek hoşnut kalmasalar da yine de kötü olduğunu söyleyemeyeceğim. Bergama içinde üç tane dev Tümülüs var. Yani kral mezarı. Öldükten sonra da biz buradayız dercesine bu düzlükte kendilerini ilan için yaptırmışlar bu görkemli mezarları. Halbuki bugün bu mezarların içinde lahitleri bile yok. Tarih içinde mezar soyucuları hepsini yağmalamışlar.Bergama gibi geçmişte büyük yerleşim merkezi olarak kullanılmış mekanların özellikle gezilmesi ve ibretle incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bir dönemler buralar onbinlerin at koşturduğu, büyük medeniyetlerin şanla hüküm sürdüğü yerlerdi. Nice imparatorlar yerleri inlete inlete buralardan geçmişler, nice canları buralarda alıp nicelerini bağışlamışlardı. Kimileri de makam ve mal sevdasıyla başı dönerek kendisini ilahlığa kadar yükseltmeye çalışmıştı. İşte Bergama sokaklarında bunların hepsini bir arada görmek mümkün.

Akropole Yayan Tırmanıyoruz: 

En son gelişimde benim gibi tarih delisi olduğunu gördüğüm birkaç arkadaşa Bergama Akropolü’ne yayan çıkmayı teklif etmiştim. Tabi hemen kabul ettiler. Oraları bilenler bu girişimin ne kadar akıl dışı ve zor bir iş olduğunu bilirler. Akropol dediğimiz O günkü Roma’nın bu şehir merkezi, Bergama Şehrinin yanında bulunan yüksek ve dik bir dağın tam tepesidir ve bir araba ile bile yarım saatte döne döne zor çıkılır. Olsun, tarihi keşif için bunlara katlanmak gerekir diyerek başladık tırmanmaya. Yanımıza Bergama yerlilerinden bir arkadaşımızı da aldık. Çocukluğu hep buralarda geçen bu kardeşimiz maşallah Akropole çıkılacak tüm gedikleri ve geçitleri çok iyi biliyordu.

Buraya yayan tırmanmak istememdeki sebep, Roma’nın kat kat oluşturduğu şehrin tamamını detayları ile görme isteğimden kaynaklanıyor. Eski Medeniyetler şehirlerini hep dağların eteklerine kurmuşlar. En tepeye hep iç kale kurulmuştur ki burası bizzat kral ve soyluların yaşadıkları mahaldir. Etrafı kalın sur duvarları ile çevrilidir ve en korunaklı yerleri burasıdır. Daha aşağılara orta sınıf yerleşir ve onların da korumaları yukarı kadar olmasa da yine iyicedir. Ve en alt sınıf dağın iyice aşağılarında yerleşmişlerdir. Onlar bir istila hareketini en önce hisseder ve bundan nasiplerini en şiddetli şekilde alırlar. İçeriye sığınan sığınır, sığınamayanlar ise saldıranların insafına kalırlar. Aynen bu anlatılanlardaki gibi aşağı şehir ve orta şehri adım adım tırmanarak geçtik. Adım başı bir tapınak yapılmıştı. Dionisoslar, Atenalar, Heralar vs. Daha nice uydurulmuş yer gök vs. adına inandıkları icad edilmiş tanrılarıları ne yazık ki onları kurtaramamıştı. O dev medeniyetleri sefalet ortamları içerisinde bir gün şiddetli bir şekilde devrilecekti. Ve bizler bu keşif turumuz boyunca bunun izlerini yakında görebiliyorduk. Hera Kutsal Bölgesinin hemen yukarısında Roma’nın meşhur soylularından birinin malikanesine geldik. Kendisi ve özel dostları ile toplantılarında kullanmak üzere yaptırdığı bu mekan dikkatle bakıldığında sefih eğlencelerin hayata geçirileceği bir ortam olarak hazırlanmıştı. Üst üste basamakları olan localarında her bir kişinin uzanması için mekanlar meydana getirilmişti. Herkes sere serpe bir yerlere uzanacak ve yanına getirilen tabaktaki şeyleri de yatarak yiyeceklerdi. Sonra karınları doyacak, fakat bunları yeniden tatma adına istifra ile mideler boşaltılarak yeniden yemek sofralarına uzanılarak yeni lezzetler tadılmaya devam edilecekti. Halbuki aşağı şehirde açlık ile boğuşan binlercesi onlara o kadar yakın idiler ki.

Her bir mekanda tuvaletlerini de görebiliyorduk Romalıların. Bir oda içerisinde, mekanı çepe çevre sarmış bir oturma yükseltisi ve onun üzerinde muntazam aralıklarla oyulmuş olan delikler. Her bir tuvalet deliğinin arası yarım metre kadar bile yok. Yani bu açık umumi tuvalete gelenler birbirlerinin yanlarına, birbirlerinin gözleri önünde açılıp saçılarak oturuyor ve artık sesleri ve kokuları ile ortak bu mekanda hem söyleşiyor hem de yapılması gereken şeyleri yapıyorlardı. Sefaletin bu derecesini insan zor hayal ediyor. Hamamları da çok farklı değil. Zaten bir takım uzmanlar, Roma’yı hamamlarının yıktığını söyler. Hatta Ayasofya’da bulunan bir kitabede Bizans döneminde papazların hamamlara seyrek gitmelerine dair bir uyarı bile mevcuttur.

Tırmana tırmana son yokuşa kadar geliyor ve nihayet onu da aşıyoruz. Artık Akropol’ün tam önündeyiz. Fakat hemen yanımızda, üzerinde üç tane çam ağacı hazin bir şekilde duran boş bir tepe görüyoruz. Burası meşhur Zeus Sunağı’nın bir zamanlar arzı endam ettiği yer. Osmanlı Devleti’nin zaafa düştüğü yıllarda, ülkemizde arkeolojik araştırmalar yapma bahanesiyle gelenlerin ülkemizden çaldıkları nice tarihi eserin içinde en büyükleri de işte bir zamanlar burada duruyormuş. Taş taş sökülerek Almanlar tarafında kıyıda bekleyen gemilerine götürülen bu güzelim tarihi yapı bugün Berlindeki Pergamon Müzesinde sergileniyor. Giderseniz göreceksiniz, bu mermer yapının bir fotoğrafını bile çektirmiyorlar. Halbuki bizde onlardan o kadar çok varki, bu tarihi ören yerlerini gezerken hep civardaki evlerin duvar örgülerini incelerim ve görürüm ki duvarlarda öylece durmaktadır Roma’ya ait nice tarihi eser. Yerlerde yok olmaya yüztutmuş nice mozaik işlemeye acı acı bakarak Akrople giriyor ve gezimizi tamamlıyoruz.

İşte böyle bir macera ve ibretler levhası idi o tırmanış. Belki sizlere ilerde bir de Aslepyon’a ait hatıraları ve izlenimleri anlatırım ama sanıyorum bu sayfa için bu kadar Roma yeter.