• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Üç Ülkenin Kesiştiği Nokta: Mülhause

Avrupa’da elinizi kolunuzu sallaya sallaya bir ülkeden öbürüne seyahat etmek gerçekten muhteşem bir şey. Bu duyguyu tam manası ile yaşadığım seyahatlerimden biride işte bu yazımın konusunu oluşturuyor. Belçika’dan bindiğim özel araç ile tam 6 saatlik bir araba yolculuğunda tam üç tane ülke görecektim. Brüksel’den yola çıktığımızda saat sabahın 09:00 ‘unu gösteriyordu. Daha iki saat bile olmadan Avrupa’nın en küçük ülkelerinden birinin kapısındaydık. Burası Lüxemburg’tu. Avrupa’nın en zengin kişilerinin oturduğu bir bankalar ülkesi.

mulhus-1

Çok fazla anlatılacak bir şeyi yok. Zaten Anadolumuzdaki orta boy bir ilin sınırları kadar var yok. Bir benzinlikte ayağımızı Lüxemburg topraklarına değirmek için durduk. Hem dinlenme hemde bir kahve yudumlama molası verdik. İnsanlar kuyruğa girmiş maalesef paket paket sigara alıyorlardı. Meğer bu ülkede sigara çok ucuzmuş. Tabi ilgilenmediğimiz bir konu olduğu için hiç üzerinde durmadık.

Lüxemburg’dan bir hayli hızlı geçtik. Tam Fransa sınırında bizi bir takım tarihi şehirler karşılayacaktı. Bunlardan biri de Strazburg idi. Şehrin içinden geçiyorduk ama neler gördün diye sormayın. Çünkü Avrupa’da bizdeki gibi otobanlar şehrin içinden geçmiyor. Bu yolları kullanıyorsanız sadece asfalt ve yolu çeviren ağaçlıkları görebiliyorsunuz.

Almanlar ve Fransızların Paylaşamadıkları Yer: Alsaca Loren

Birkaç saatlik yolculuktan sonra nihayet hedefimize varıyoruz. Burası Mulhause. Tabi bu ismi İngilizce olarak eğitim almış olanlar (Mulhaus) olarak okuyacaklar. Fakat buradaki halk bulundukları bu şehrin adını (Muluz) diye söylüyorlar. Çünkü artık burası Fransa toprağı ve koyu birer milliyetçi olan Fransızlar Almanca okunuşu değiştirme adına şehrin adına böyle bir okunuş şekli vermişler.

mulhus-2Bu anlattıklarımızdan sezinlemiş olacağınız gibi bulunduğumuz bu topraklar bir hayli işkilli yerler. Tam bir üçgenin ortasındayız. Siz buna; İsviçre, Fransa, Almanya üçgeni diyebilirsiniz. Eğer tarihi az çok severek okuduysanız Alsace Loren adıda size bir şeyler çağrıştıracaktır. Hani okul sıralarında hep öğretilen ve sınavlarda muhakkak sorulan bir soru vardır; 1.Dünya Savaşı’nın sebepleri. Bu Sebeplerin içinde Almanya’nın Fransa’ya kaptırdığı Alsace Loren Bölgesi’ni geri alma isteği de sıralanır. Şu kömür yatakları ile ünlü olup bir türlü paylaşılamayan bu yer işte tam burası.

Mulhause bölgesi daha çok Alsace’ye, Metz ise Loren’e giriyor. 1800 lerin başlarından beri Almanya ve Fransa arasında hep bir kavga konusu olagelmiş buralar. Tabi iki dünya savaşından da yenik çıkan Almanya, ilk zamanlar bu toprakların sahibi iken savaş tazminatı olarak Fransa’ya bırakmak zorunda kalmış. Şuan burada yaşayan insanlar Alman mı, Fransız mı diyecek olursanız ikisi de değil derim. Çünkü burada bu karmaşadan dolayı ortak bir kültür oluşmuş. Genelde Almanca’ya yakın Alsacece (Alsasca) denilen bir dil kullanıyorlar.

Bu yerlerin bize bakan en önemli özelliği ise tam 18 bin Türk’ün burada yaşıyor olması. Ama Fransızlar bizimkileri iyi dağıtmışlar. Köylerine kadar yayılmış olarak yaşıyor bizimkiler ve tabi ki bu kopukluk yeni nesilleri olumsuz etkilemeye başlamış bile. Türkiye’den giden eğitim gönüllülerini burada da görüyor ve mutlu oluyoruz. Oradaki sahipsiz insanlarımızın çocuklarına sahip çıkmaya çalışıyorlar.

Bunun böyle olduğunun en güzel örneğini Mulhaus’a gidişimin ertesi günü yaşadım. Bir kermes programında toplanmış üç yüz kişinin önünde oradaki eğitim kurumunun müdürü çıktı ve ağlamaktan konuşamaz bir halde -”Sizden sadece bir tek şey istiyoruz. Lütfen çocuklarınıza sahip çıkın” diyebildi. Tüm salon öyle bir duygu seline kapıldık ki anlatamam. Halbuki burada olumsuz şartlarda çalışıyorlardı. Vatandan uzaktılar. Ama buradaki insanların derdiyle dertlenmiş olarak buralara gelmişlerdi.

Mulhause’un en çok neyi meşhur diye soruyorum. Üzüm ve kestanesi diyorlar. Zaten yol kenarlarında üzüm bağı tabelalarını her an görebiliyorsunuz.

Fransa’daki Hürriyet Heykeli

mulhus-3Bu bölgede özellikle üç yerleşim merkezi bizi ilgilendiriyor. Mulhause, Caden ve Belford. Caden’in bizi ilgilendiren yanı tarihi evleri ve dünyaca ünlü yapıtlara sahip ünlü bir heykeltıraşının burada yaşamış olması. En anlaşılır tanımla Amerika’nın şu meşhur özgürlük heykelini yapan adam. Amerikalıların İngiliz sömürgeciliğine karşı özgürlük savaşı verdiği yıllarda, Fransızlar da bu özgürlükçü yeni kıtanın göçmenlerini desteklemişlerdi. Tabi bilindik felsefedir. Düşmanımın düşmanı dostumdur. Yıllanmış düşmanlıkları ile ünlü İngiliz ve Fransızlar Amerika’nın özgürlük savaşında da karşı karşıya gelirler. Kırmızı Urbalı denilen İngilizlere karşı tabiî ki Fransızlar göçmenleri destekleyeceklerdir. Nihayetinde Amerika özgürlüğünü elde eder ve Fransızlar da onlara bu özgürlüklerinin bir nişanesi olarak bu anıtı hediye ederler. İşte bu anıt şuan bulunduğumuz şehirde, yine aynı sanatcımız tarafından yapılmış ve parçalar halinde gemilere yüklenerek ABD ye gönderilmiştir.

Bu meşhur özgürlük heykelinin bir küçük kopyasının hala bu şehirde sergilendiğini duyunca ille de görelim diyorum. Kırmıyor ve oraya da götürüyorlar. Tam yol kavşağının ortasındaki daire içinde, o Hollywood filmleri sayesinde belleklerimize kazınan Hürriyet Heykeli’nin bire bir heykelini gördüm. Bir an kendimi ABD’de sanmadım değil. Yine başında o ışıklı tacı, elinde de meşalesi vardı. Ama bu kez denizin ortasında değil, bir yol kavşağının tam ortasında duruyordu.

Tarihi Şehir Belford

mulhus-4Şimdi de Alsas bögesinin en tarihi bölgelerinden biri olan Belford’a doğru ilerliyorduk. Burası özellikle kalesi ile meşhurdu. Ortaçağ’da Avrupa’Nın hemen her şehrinde, yerleşim merkezinin en yüksek yerinde bir kale bulunmaktaydı. Bu kale ve şato içinde bölgenin yerel yöneticisi yani şövalyesi kalır ve etrafına topladığı askerleri ile çevreden topladığı vergilerle geçinirdi. Tabi bu anlattığım hadise bu kadar masumane sürmüyordu. Etrafına üçbeş asker toplayan birçok kişi halka zulümde birbirleri ile yarışır hale gelebiliyorlardı. İşte Belford Kalesi’de bölgenin en büyük askeri binası olarak geniş bir çevreye hükmediyordu. Bugünün gelişmiş şehrinden sıyrılarak hafif bir rampada ilerlemeye başladık. Zaten yokuş demek eski şehir demektir. Çünkü tarihte şehirler hep yüksek yerlere kurulurdu. Bizde Belford’un en yüksek yerine doğru ilerlemeye başladık. Çevredeki doku değişmeye başlamıştı. Tarihi evler, tuğla ağırlıklı binalar, kremit yerine kayrak taşla kaplı çatılar dört bir yanı süslüyordu. Ve karşımızda tüm devasalığı ile Belford kalesi görülmeye başlamıştı. Bu şehirde en ünlü üç şey, Kale, kalenin hemen eteklerini süsleyen dev bir aslan heykeli ve bir de Belford’un eritme peyniri idi.

Aslında buralarda bizdeki gibi yok lokumu, yok pekmezi gibi ünlü şeyleri pek bulamazsınız. Yöresel kültür çok gelişmiş değildir. Ama burada bu peynir meselesi hiçde fena değildi. Peyniri eritiyor ve uzun uçlu çatallarla makarnamsı bir şekilde dolayarak yiyorlardı. Buna Fondü diyorlar ve ekmek arasına koyarak yaklaşık 20 farklı şekilde tüketiyorlardı.

Fransızların Uyanışını Simgeleyen Aslan Heykeli

mulhus-5Belford’un ilk meşhurunu tatmadık ama konuşarak geçiştirdik. Ama ikinci ve üçüncüsünü muhakkak ziyaret edecektir. Şimdi kalenin eteklerine gelmiştik. Merdivenler ile yukarıya tırmanmaya başladık. Bir süre sonra bir tünelden geçerek ancak ödeme yaparak geçebileceğimiz bir gişenin önüne geldik. Burası Kalenin eteklerindeki aslan heykeline giden yoldu. Gişeyi geçtikten sonra tam karşımızda devasa bir aslan heykeli duruyordu. Pembemsi bir kesme taş ile inşa edilmiş, sanıyorum arkasından yontularak şekillendirilmişti. Bu aslanın yapılış hikayesi de bir hayli ilginç. Bu bölgelerin Almanya ve Fransa arasında yıllarca paylaşılamadığını söylemiştim. Birçok kez el değiştiren bu bölgenin üzerinde hem Almanların hemde Fransızların izleri mevcuttur. Tabi günümüzde buralar Fransız Devleti’ne ait olduğu için bugün Fransız izleri daha çok görülmektedir.

İşte bu izlerden biri de bu aslan heykeli idi. Heykeli inşa eden Fransız sanatçı, bu aslanı Fransız halkına benzeterek yapmış. Yaparken de halkın ruh durumunu aslanın şahsında yansıtmaya çalışmış. Aslan sanki uykudan uyanıyor ve silkinip ayağa kalkıyor gibi bir tavır içinde yontulmuş. Sanatçı böyle yaparak, esaret altındaki Fransızların kısa bir süre içinde silkinerek ayağa kalkacaklarını ve bir aslan gibi kükreyeceklerini ima etmeye çalışmış.

Bartholdi’nin bu aslan heykelini yapmasının da ilginç bir hikayesi var. 1870-71 Savaşını Almanlara karşı Fransızlar kazanır ve Alsace bölgesini alırlar. Fakat Almanlar durmadan bu topraklar bizim edebiyatı yapmaktadırlar. Buraların Fransızlara ait olduğunu gösteren bir azim ve kararlılık sembolü lazımdır. Belford yakınlarında bulunan Colmar doğumlu olan Bartholdi’ye bu heykel işi havale edilir. Bartholdi gezmeyi seven bir insandır. Daha önce Mısır’a kadar gitmiş ve firavunların diğer insanlara üstünlük sağlamak adına yaptırdıkları piramit ve sfenksleri görmüştür.

İşte bu gördüklerinden esinlenerek buraya böyle bir sfenksvari aslan heykeli yapmaya karar verecektir.

Ortaçağ’dan Kalma Bir Kent Kalesi

mulhus-6Dev aslan heykelini ziyaret sonrasında bu kez geldiğimiz yolun hemen üstünden bir başka tünele geçiyoruz. Burası bizi doğru kaleye çıkarıyor. Yapı bu güne kadar gördüğüm kalelerin en görkemlilerinden. her şeyi ile tam bir şehir konumunda. Devasa bir ana kaya üzerine inşa edilmiş. Surların dışından yürürken, kafamda bu kalenin kuşatılmasını hayal etmeye çalışıyorum. Çok zor bir iş. Üzerimize dökülen kızgın yağlar ve yağmur gibi gelen oklara karşı bu sarp kayalıklara tırmanmaya çalışmak. Aklıma Osmanlı kale kuşatmaları geliyor. Nice serdengeçtiler, yeniçeriler, tımarlı sipahiler kimbilir bu kuşatmalarda neler neler çektiler.

Onların ruhlarını şad ederek kaleye giriyorum. Kale iki bölümden oluşuyor. İlk kısım ana kayanın üzerinde bulunan ve önündeki ovaya tamamen hakim bir konumda olan yer. Muhtemelen burası yönetim mekanizmasının ikamet yeri idi. Askerleri ile burada Feodal bey oturuyordu. İkinci kısım ise, bu tepenin eteğindeki asıl eski şehir. Buranın etrafı da surlar ile çevrili. Tabi bu duvar sadece bir incecik duvar değil. Uzayıp giden bir bina şeklinde şehri sarıyor. Her bir köşede kuleler ve kulelerin önünde üçgen koruma hendekleri yer alıyor. Bizim Çanakkale’deki tabyalar gibi üzeri toprak kaplı askeri savunma yerleri yapmışlar.

Tırmanmaya devam ediyoruz. Artık kalenin çekirdek kısmına geldik. Bundan sonra asıl kaleye gireceğiz. Ve önümüze devasa bir hendek geliyor. Eskiden olsa burayı geç geçebilirsen. Çünkü hendeğin ötesinde ana duvara zincirlerle bağlı olan ve inip kalkabilen bir kapı olacak ve muhtemelen de kapalı bulunacaktı. Ama günümüzde bu zincirli kapıyı aşağıya indirmişler. Rahatlıkla içeriye girebiliyorsunuz. İçeriye geçerken kapının açılma kapanma sistemini inceliyoruz. İçeriden manivela sisemi ile zincirler toplanıyor yada bırakılıyor.

Artık Ana kalenin içerisindeyiz. Burasını müze haline getirmişler. Müzeden ziyade merak ettiğimiz başka bir şey var. Şehrin panaromasını görebileceğimiz en tepe nokta. Yan merdivenlerden daha yukarılara tırmanıyor ve ana kalenin ortasındaki binanın tarasına çıkıyoruz. Buraya, şehri 360 derece görebilecek bir panaroma hazırlamışlar. Hatta her bakılacak yerin önüne de o görüş sahasına giren tüm yapıları çizerek hangi yapının ne olduğunu göstermişler. Son derece profesyönel bir müzecilik anlayışı. Bunu, başta Çanakkale olmak üzere birçok yerde bizim de yapmamız gerekiyor.

Fransızlar Tarihlerine Düşkün mü?

mulhus-7Aşağıları izlerken tarihi St.Michael Kilisesi’nden eski Pazar yerine, eski adalet binalarına kadar birçok yapıyı görüyor ve kaleden aşağıya iniyoruz. Sırada Belford Meydanı var. Burada meydanın ortasında, bizi bir heykeller topluluğu karşılıyor. Hemen her yerde olduğu gibi burada da birçok yerde 1870-71 tarihleri gözümüze çarpıyor. Bu tarihler Fransızların Almanları yendiği ve Alsace Loren bölgesini ellerinden aldıkları savaş. Zaten Almanların 1914 de 1.Dünya Savaşı’nı başlatmalarına sebep olarak gösterilen nedenlerden birisi de buradaki kuyruk acıları idi. Ortadaki anıt bir hayli enteresan. En yukarıda eski Romanın savaş tanrısı olarak ilan ettiği Apollon eli bıçaklı bir genç kızı teselli etmeye çalışıyor. Bu anıtın etrafında ise yönleri geliş yollarına bakan dört ayrı heykel duruyor. Asker kıyafetli bu heykellerin durum ve kıyafet tarzlarından farklı zamanlarda yaşamış kişiler olduklarını hemen anlıyorsunuz. Meğer bu zatlar, Belford Kalesi’ni tarih içinde koruyan komutanlar imiş.

Size bunları anlatınca Fransızların tarihlerine çok düşkün ve geçmişlerini devamlı yad eden kişiler olduklarını sanabilirsiniz. Aslında böyle olmadığını hemen itiraf etmek isterim. Orta yaş genelde para kazanma peşinde iken gençler günlerini gün etmenin derdindedirler. Hemen hiçbir tarihi yerde okul turları dışında bir Fransız’ı tarih ile iç içe mekanlarda atalarını yad ederken göremezsiniz. Hatta bu söylediklerimi bir sonraki gün Annecy’de vereceğim programın salon sorumlusu Fransız bile itiraf etmişti.

Bulunduğumuz coğrafya üç ülkenin sınırında olması dolayısı ile bir hayli ilginç bir yer. Fransa, Almanya ve İsviçre’nin tam orta noktalarında yer alıyoruz. Yani yarım saat içinde altınızdaki bir araba ile bu üç ülkeye de ayağınızı değdirip gelebilir ve buralara gittim diyebilirsiniz. Tabi burada tek problem İsviçre’nin Avrupa toplu vizesine dahil olmaması. Oraya girmek için hala özel vize başvurusu yapmanız gerekiyor. Ama ortam sınır şehirleri olan Basel ve Cenevre gibi yerlerde hemen yan ülkeye İsviçre vizesi olmadan uçaktan geçebiliyorsunuz.

Fransa’da Çanakkale Savaşı’nı Anlatmak

Mulhause ve Colmar’dan sonra Belford gezimizi de tamamlıyor ve Fransa’nın eski başkenti Leon’a yüz km. kadar bir mesafede bulunan Annecy şehrine doğru ilerliyoruz. Burası çok hoşumuza gidiyor sanki bizim memleketlerden biri gibi bir kısmı büyük bir göle kıyı ve sanki bizim İzmir’imizin kordon boyunu hatırlatıyor. Sonra yokuşuna vuruyoruz kendimizi. Aynen Bursa çekirgesi’ni andırıyor buralarda. Dev bir Şato şehrin tepeye bakan sırtına kondurulmuş. Yanında aynı tarihlerden kalma devasa bir kilise de mevcut. Ama bizim pek vaktimiz yok. Doğru programı gerçekleştireceğimiz salona gidiyoruz. Bu program bir yönüyle bir ilki teşkil edecek. Yani Fransa’da vereceğim ilk Çanakkale Konferansı olacak.

mulhus-8

Bu güne kadar yüzlerce yerde Çanakkale Konferansı sunmuştum. Türkiye dışında da. Bir Danimarka’da yada İsceç’te hatta Belçika’da. Buraların 1.Dünya Savaşı ile bir ilgileri olmamıştı zaten. Çanakkale Konferansı’nı en çok sunduğum yabancı ülke ise Almanya idi. Almanlar bu savaşta zaten müttefikimiz bulunuyorlardı. Hatta Çanakkale Savaşı’nda beşinci ordunun bizzat başında bir Alman general olan Liman Von Sanders bulunuyordu. Bunların yöneticilikte ne kadar samimi oldukları bugün hala tartışma konusudur. Liman Paşa’nın birçok stratejisinin yanlışlığı bugün açıkca ortadadır. Ama bu O’nun strateji hatasımı idi yoksa bir kasıt mı idi bunu bilemiyoruz. Beşinci orduyu savaşın başlamasına kadar Bolayır’da bekletmesi,

Gelibolu uçlarında sadece ihtiyat kuvvetlerinin konuşlandırılması, düşmanı denizde değil, illede karaya çıktıktan sonra karşılayalım demesi vb. birçok kararı bugün hala tartışılmaktadır. Hatta bu konularda dönemin büyük kumandanlarından Esat Paşa ile bile anlaşmazlığa düşmüşlerdir.

Gelelim asıl konumuza. Bu akşam Çanakkale Konferansı’nı Fransa’da verecektim. Ve bu büyük dünya savaşında Fransızlar müttefikimiz değil, hasmımız durumundaydılar. İngilizler ile birlikte hareket ediyor ve İstanbul’u işgal etmek istiyorlardı.

İstiklal Marşı’nı Okumaya Çalışan Üçüncü Neslimiz

Neyse akşam oldu, hava karardı ve biz salona ulaşabildik. Gayet güzel bir ortam. Son derece teknolojik bir salon. İnsanlar çok öncesinden salonu doldurmuşlar. Ortam çok nezih. Ne bir cep telefonu çalıyor ne de bir çocuk sesi duyuluyor. Ve sunucunun anonsu ile birlikte tüm şehitlerimiz adına saygı duruşuna başladık. Ardından en gür sesimiz ile İstiklal Marşımızı söyledik. Bu topraklarda İstiklal Marşımızı okumak bir başka oluyor. Herkeste ciddi bir heyecan vardı. Buralarda doğan üçüncü nesilde ise bir şaşkınlık. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı, bizim Türkiye’de çocuklarımızın her hafta başı ve sonunda yaptıkları bu kutsal işi onlar yapmıyor ve açıkçası bilmiyorlardı. Onlara daha anlatacağımız çok şey olduğunu düşünerek sahnede yerimi aldım. İyiki buradaydık ve iyiki bir takım güzel insanlar bu programı organize etmişlerdi. Yoksa bu çocuklar buralarda bu tarih şuurunu nasıl elde edeceklerdi. Ama bunlar yeterli miydi?

Osmanlı’yı Yanlarında İstemediler

Fransa’da Çanakkale Konferansı vermek? Hiç düşünmemiştim bunu daha önce. İşte başlıyorduk. Savaş öncesi Fransız hayranı Cemal Paşa’nın haftalarca Paris’te kalması ve savaşa Almanya değil de Fransa yanında girmek için onların ilgisini beklemesi. Haftalar sonra tenezzülen küçük bürokratlardan bir kaçının kendisiyle görüşmeyi kabul ederek ona, – “Sizi yanımızda istemiyoruz. Yapacağınız en güzel şey savaştan uzak durmaktır. ” demesi. Her şey ortadadır. Önce Almanya’nın işi bitirilecek ardından tüm kuvvetleri ile Osmanlı Devleti paylaşılacaktır. Postu pahalıya satma zamanıdır. Osmanlı mecburen Almanya yanında bu büyük dünya savaşına girer.

Önce 18 Mart deniz harekatı. Dev İngiliz Fransız donanmasının boğazı işgali ama akşama doğru büyük bir yenilgi alarak utanç içinde işgal ettikleri adalarımıza çekilmeleri. Sonrasında 25 Nisan’da yeniden yükleniş. Bu kez kara savaşı. Fransızlar Morto Koyu’ndan saldırıyorlar.

Morto Koyu ve Fransız Anıtı

mulhus-9Ezineli Yahya Çvş. Anıtıyla, Alçıtepe Köyü arasından Abide’ye giden yola saptığınızda geniş kavisli bir koy ile karşılaşırsınız. Bugün bizim de, Fransızların taktığı isimle adlandırdığımız bu koy, üzerinde biriken ve neredeyse tepeler oluşturan insan cesetleri nedeniyle bu isimle adlandırılmıştır. Fransızlarca Morto, ölü anlamına gelmektedir.25 Nisan çıkarması sonrası burada o kadar çok kayıp vermişlerdir ki bu ölülerin meydana getirdiği feci manzara burayı tam bir ölü koyu haline getirmiştir. Fransızlar da bu koya böylece “ölüler koyu” adını verişlerdir.

Bugün Çanakkale Milli Parkına gelen ziyaretçilerin öğle yemeği molası verdikleri ve piknik yaptıkları Morto koyu aynı zamanda, yabancı bir devletin anıtına da misafirlik etmektedir. Morto Koyu’na gelip sırtınızı denize verdiğinizde tam karşı sırtta göreceğiniz beyaz kule, bu Fransız anıtın ağaçların arasında görülen bir kısmıdır.

Çanakkale Savaşına, İngilizlerin müttefiki ve İtilaf Devletleri gurubunun bir üyesi olarak gelen ve kendilerine çıkarma bölgesi olarak Anadolu yakasındaki Kumkale ile Gelibolu’da Morto Koyu seçilen Fransızlar, geçmişe sahip çıkma sorumluluklarının bir göstergesi olarak İngilizlerden tam 4 yıl sonra, yani 1930 yılında Çanakkale’de toplu gömülen ölülerini tespit edip bir araya getirmişler ve buraya bir anıt ve mezarlık yaparak altına defnetmişlerdir. Halbuki o yıllarda bize ait hemen hiçbir anıt yoktur. Biz Çanakkale Şehitlerimizi bundan tam 30 yıl sonra hatırlayacak ve ilk anıtımızı 1960 yılında açacağızdır.

Morto Koyu’nda bulunan Fransız Anıtında, burada ölen 2236 Fransız askerinin adları yazılıdır. Bu isimlerin üzerlerinde ise “Fransa İçin Öldüler” ibaresi bulunmaktadır. Bunların hemen yanında her biri 3000 ölüyü temsil eden dört anıt mezar vardır. Bunların ortasında ise beyaz bir kuleyi andıran abideleri bulunmaktadır. Bu abidenin üzerinde Çanakkale Savaşına katılan Fransız birliklerinin adları ve Fransızların Milli Şairleri olan Viktor Hugo’nun şiirleri yazılıdır.

Bu savaş Fransızlara da İngilizlere olduğu gibi çok pahalıya mal olmuştur. 18 Mart günü gerçekleştirdikleri Deniz harekatında 3 büyük savaş gemisi ve 2 muharip kaybederken bundan sonraki harekatlarda da 5 denizaltı, 3 mayın gemisi ve 47.000 kişinin yokolmasına neden olmuşlardır.

Fransız Abidesinden bahsetmişken, gelin şimdi de bu abidenin açılış gününe gidelim. 1930 yılında, Morto Koyu’nda bu açılış sırasında meydana gelen ve insanı hayretlere düşüren hadiseleri hep birlikte takip edelim.

Bir Fransız Generali ve Anlattıkları

Anıtın açılışı için o gün Fransa’dan yüzlerce insan Morto Koyu’na hücum etmişti. İnsanlar anıtın yanında yerlerini almışlar, açılış saatini bekliyorlardı. O sırada insanlar arasında bir kaynaşma olmuştu. Önemli bir kişi tören alanına geliyordu. Bu kişi 1915 Çanakkale Savaşında Fransız birliklerine Komuta eden General Guro’dan başkası değildi. Bu çetin harpte kolunun birini tamamen ve bacaklarından birinin bir kısmını burada bırakan General Guro, yanındakilerin yardımı ile kalabalığı yararak en öne getirildi. Bu önemli konuğun gelişinden sonra tören başlamıştı. Törenin bitimine doğru yanındakilere dönen General Guro, bir Türk anıtına gitmek istediğini söyledi. Halbuki o yıllarda Çanakkale Şehitlerimiz için yapılmış doğru dürüst hiçbir anıt mevcut değildi. Ona teşrif eden yetkililerimiz utana sıkıla General Guro’yu bir taş yığını görünümünü andıran Mehmet Çavuş anıtının başına getirdiler. Orada çevresinde toplanan kişilere hitap eden General Gura bakın neler söyledi:

mulhus-12“Efendiler!.. Türk askeri ender bulunan bir insandır. Size bu konuda hala içimde taptaze, canlı duran bir hatırayı anlatmak isterim… Bir sabah günün ilk ışıkları ile birlikte Türklerle süngü savaşına başlamıştık. Savaşta Türkler çok ama çok mahirdi. Kendileri ile başa çıkmak imkansızdı.. Süngü çarpışmamız, fasılalı şekilde akşam geç vakte kadar devam etti. Ortalık kararınca Türklerle anlaşma yaptık. Harp sahasında gezecek ve yaralılarımızı toplayacaktık. Bizim askerler sedyelerle harp sahasına çıktıkları zaman bende aralarına katılmıştım. Bir ara kucağındaki yaralıyı, gömleğinden yırttığı bez parçaları ile tedaviye çalışan bir Türk askerine rastladım.. Akşamın karanlığında, değme bir ressamın fırçasından çıkmayacak bir tablo karşısında idim.. Uzun müddet seyrettiğim bu tablodaki Türk askeri, kendi yaralarına yerden avuçla aldığı toprakları basıyordu… Kucağındaki yaralı için ise durmadan gömleğinden yırtmakla meşgul idi.. Tercüman yardımı ile ona bazı sorular sordum.

- Niçin öldürmek istediğin askere şimdi yardım ediyorsun?

Türk askeri takati tükenmiş bir halde cevap verdi.

- Bu asker yaralanınca yanıma düştü. Cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.

Bir şeyler söyledi, anlamadım, ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün. Bu sözlerden sonra Fransız Generali etrafındakilere döndü ve adeta bağırarak dedi ki:

“Efendiler kendi yarasına toprak bastığı halde kucağındaki yaralı için gömleğinin parçalarını koparan bu kahraman asil askerin kucağındaki yaralı kimdi biliyor musunuz? Çevresinde meraklı gözlerle onu takip eden herkes pür dikkat bu sorunun devamında gelecek sözleri bekliyordu. Guro, göz kenarlarında birikmiş olan yaşlan buruşuk derili elleri ile silerken; fisıltı halinde seslendi… Türk askerinin kucağındaki yaralı bir Fransız askeri idi efendiler! Bir Fransız askeri!..”

General Guro yere çöktü; sağlam elini yüzüne kapatıp. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bu gönül dayanmaz tablo karşısında herkesin hissiyatı kabarmıştı. Orada bulunan herkes ağlıyordu. Evet, Fransa’da gerçekleştirilen bir Çanakkale Konferansında bir Fransızın Osmanlı insanının savaşta bile gösterdiği bu alicenaplığı anlatması taktire şayan bir hadise idi.

Salondaki izleyicilerde çıt yok. Herkes gözünü beyaz perdede habire değişen resimlere dikmiş soluksuzca anlatılanlara kulak kesiliyorlar. Konulara kulak verince aslında kişilerin birbirleri ile bir problemlerinin olmadığını görüyorsunuz.

Tamamen yukarıdakilerin bir takım politikaları insanları birbirine kırdırıyordu. Evet burası Fransa idi ve konu Çanakkale. İşte tam bu topraklarda anlatılacak bir mesele de Kanlı Sırta tırmanırken karşımıza çıkan Mehmetçiğe Saygı anıtıdır. Bu konu dahi, bizim tarihte ne kadar civanmert ve merhametli olduğumuzu gösteriyordu.

Avusturalyalı Bir General ve Anlattıkları

Bir insan için önemli olan onun dostları tarafından övülmesi değildir. Asıl önemli olan, düşmanları tarafından da taktir edilmesidir. İşte bizim tarihimizle ve atalarımızla övündüğümüz en önemli yönlerden biri de düşmanları tarafından hep taktir edilmiş olmalarıdır. Tarih bunun binlerce örneği ile doludur. Kahramanlıklarımız, cesaret ve vatan sevgimizin yanında bizler şefkat, merhamet, yardımseverlik vb. daha birçok meziyetle de hep övülegelmişizdir. Bu anlattıklarımızdan yola çıkarak da diyebiliriz ki, Türkleri sadece savaşcı özellikleri ile dile getirmek son derece eksik bir tanımlama olur. Yine tarih boyunca düşmanlarımız bizim sadece cengaverliklerimizi değil, ahlaki özelliklerimizi de övegelmişlerdir.

mulhus-10İşte bunun en son örneklerinden birini şimdi sizlere arzedeceğiz. Denizden tepemize sağnak sağnak top mermileri yağarken, dünyanın dört bir yanından toplanan düşman askerleri sırtlan sürüleri gibi üzerlerimize çullanırken, insanlıktan çıkmış bir güruh tarafından hayasızlığın hertürlüsü hesaplanırken ve hepsinden önemlisi sizin vatanınızın toprağını işgal etme adına birileri ülkenizi işgale kalkışmışken, siz bir yandan vatan müdafaası yapıyor, biryandan da ahlaki sorumluluklarınızı aynen yerine getiriyor ve ard arda düşmanlarınızı insanlık dersi veriyorsunuz. Dünya bunun bir başka örneğini görmüşmüdür acaba. İşte Çanakkala’den bir tablo. Her yer kan kokarken ve insanlar insanlıklarını unutmuş gözleri karşı siperde, birbirlerini öldürmeye şartlanmışlarken bakın bir güzel Mehmetcik neler yapıyor.

“Conkbayırı’nda korkunç siper savaşları oluyordu. Siperler arasındaki mesafe -10 metreye kadar indi. Süngü hücumundan sonra savaşa ara verildi. Askerler siperlerine çekildi. İki siper arasında açıkta ağır yaralı ve bir bacağı kopmak üzere olan İngiliz yüzbaşı avazı çıktığı kadar bağırıyor. Ağlıyor, çırpınıyor, kurtarın diye yalvarıyor. Ancak hiçbir siperden kimse çıkıp yardım edemiyor. Çünkü en küçük bir kıpırdanışda yüzlerce kurşun yağıyordu. Bu sırada akıl almaz bir olay oldu. Türk siperlerinden beyaz bir iç çamaşırı sallandı. Arkasından aslan yapılı bir Türk askeri silahsız olarak siperden çıktı. Hepimiz donup kaldık. Hiçbirimiz nefes alamıyor ona bakıyorduk.

Asker yavaş adımlarla yürüyor, siperdekiler kendisine nişan almış bekliyordu. Asker, yaralı İngiliz Subayı’nı yumuşacık bir hareketle kucakladı. Kolunu omzuna attı ve bizim siperlere doğru yürümeye başladı. Yaralıyı usulca yere bırakıp geldiği gibi kendi siperlerine döndü. Teşekkür bile edemedik. Günlerce bu cesareti, güzelliği ve insan sevgisini konuştuk.”

Üsteğmen Casey

(1940′lı yıllarda Avusturalya Genel Valisi Olmuştur.)

İşte insanı hayretlere düşüren manzaralar. Bu olayı bizlere bir düşman subayı anlatıyor. Sonunda dayanamıyor ve Mehmetciğe şöyle sesleniyor:

- “Sen kahraman olduğu kadar, insan ve medeni bir milletin evladısın!” O ve yanındakiler böyle bir manzarayı kendi ülkelerinde, acaba hayatlarında bir kez olsun gördüler mi?

Evet Mehmetçiği farklı kılan, onun, adını aldığı kutlu insandan edindiği Muhammedi ahlaktı. Yoksa ona laf olsun diye Mehmetcik (Küçük Muhammed) denmemişti. O, kendisine emanet edilen bu yüce ahlakı her yerde, gerekirse kan kokan, insanların gırtlak gırtlağa birbirlerine girdikleri bir siperde bile sergileyebiliyordu. İşte burada da bu vazifeyi eda etmiş, yardıma çağıran kişi bir düşman askeri olduğu halde, bu eli geri çevirmemişti. Ölümün muhakkak olduğu bir anda siperinden doğrulmuş ve kendisine uzanan bu eli tutmuş ve arkadaşlarına emanet etmişti.

Aradan yıllar geçiyor. 1940′lı yıllardayız. Avusturalya Genel Valisi Türkiye’ye ziyarete geliyor. Gerekli hazırlıklar yapılıyor. Genel valinin gezmek istediği ilk yer 25 sene önce işgal etmek için bir teğmen olarak geldiği topraklar. Buralarda gezerken neler hissetti bilemiyoruz. Ama bildiğimiz ve sizlerle de paylaştığımız bir şey var ki, o da Mehmetçiğin hakkını herkesin duyacağı şekilde ifade etmiş olması. Onun yukarıda aktardığımız açıklamaları üzerine bu manzara abideleştirilmiş ve adına da “Mehmetçiğe Saygı Anıtı” denmiştir. Eğer bu anıtı görmek isterseniz, Alçıtepe Köyünden Anafartalar ve Conkbayırı yönünde devam ediniz. 57.Alay şehitliğine gelmeden az önce yolun sağ tarafında bu göz yaşartan manzarayı göreceksiniz. Aynen John Casey’in anlattığı gibi. Mehmetçiğimiz hala kucağında o yaralı düşman askeri öylece durmakta orada. Ve bu haliyle de dünyaya haykırmakta, bizim insanlık sevgimizi ve hizmet anlayışımızı.

Biz bunları Fransa’nın eski başkenti Leon’un 30 km. yakınalarındaki Annecy’de konuşuyorduk ama, işte tam bu günlerde de yine aynı Leon’un bir başka köşesinde Ermenilere Soykırım Anıtı dikiliyordu. Halbuki yapmadığımız bir soykırım ile yaftalanıyor ve sırf Ermenistan’ın reklamı adına tarihimizin karalanmasına engel olamıyorduk. Bizler tarih şahittir ki savaşlarda bile centilmendik. Ama herkes karşısındakini kendisi gibi bildiğinden bu hadisede böyle yorumlanıyordu.

Gazanfer, Muzaffer ve Mücahit

2004 yılından beri Çanakkale Konferansları veriyorum. Ve hemen her programımı çok sevdiğim ve etkilendiğim bir konu ile bitiririm. Bu konu, Le Mond muhabirinin Kurtuluş savaşı yıllarında Türkiye’yi gezerken gördükleri ile alakalıdır. Artık konuşmamım sonlarına geliyorum. Sıra Le Mond Muhabirinin anlattıklarına geliyor. Birden uyanıyorum, Hay Allah burası Fransa ve Le Mond, Fransızların en ünlü gazetesi. Ve hadiseyi bizlere anlatan da Ünlü bir Fransız gazetecisi Mösyö Valentin. Tam mevzunun konuşulacağı topraklar. Hadiseye bir kez daha kulak verelim:

mulhus-11Osmanlı Devleti uzun yıllar yabancıların zihninde kurtulunması gereken bir düşmandır. Onun dağıttığı adaletten rahatsızdırlar. Onun gücü kuvveti, yabancı devletlerin serbestce hareketlerini engellemektedir zira. Fakat bir süredir hasta olan ve kendisine bile bakamayan bu gazi devlet, yabancı sömürgecilerin iştahalarını kabartmaktadır. Bu nedenle gözler Osmanlı’nın üzerine dikilmiş, zayıf anları kollanmaya başlanmıştır. Sadece yabancı devletlerin askeri stratejistleri değil, zamanın gazetecileri de Osmanlı topraklarında cirit atmaktadır. Hatta bu serbesti harekat sırasında Osmanlı teb’ası içine ayrılık tohumları bile ekmektedirler. Ama bu düşman hareketler içinde zaman zaman insafa gelerek hakikati inkar etmekten de geri kalmamışlardır.

Osmanlı’nın fiilen nihayete erdiği günlerdir. Yeni Türkiye devletinin kurulma aşamalarında Anadolu’da yeni bir varlık yokluk savaşı verilmektedir. Bu savaş kurtuluş savaşıdır. Yabancı devletler, -Acaba yeni bir Osmanlı’mı hortluyor? Endişeleri içerisinde bu kurtuluş harekatını izlemektedirler. Bu amaçla yabancı basından da birçok muhabir ülkemizde kol gezmektedir. İşte bunlardan bir tanesi de Fransızların ünlü Le Monde Gazetesinin muhabirliğini yapan, bir Türkolog’dur. Meraklı gözlerle çevrede şahlanacak bir Osmanlı kuvveti var mı diye araştırmaktadır.

Halbuki baktığı her tarafta açlıktan, sefaletten başka bir şey görememektedir. Evet Anadolu neredeyse tükenmiştir. Zira yaklaşık bir asırdır devam eden savaşlarda Anadolu defalarca boşalmış, nice ciğerpareler gitmiş gitmiş ve bir daha da dönmemişlerdir. Hertarafı yıkılmış, insanları perişan bu ortamlar içinde gezen muhabirin yolu Eskişehir istasyonuna uğrar. Şöyle bir etrafı gözlemleyeyim der. Manzara diğer yerlerden pek te farklı değildir. Çevre dullar ve yetimlerle doludur. Fakat bir şey görürki buna yürek dayanacak gibi değildir.

7-8 yaşlarında üç çocuk, tüm dünyayı unutmuşçasına oynamaktadırlar. Halbuki bu çocukların ayakları çıplaktır ve üzerlerinde sadece birer çuval vardır. Çuvalların boyunları delinmiş ve çocukların başları oradan dışarıya çıkarılmıştır. Kolları da aynı şekilde yanlardan.

Gazeteci dayanamaz ve yanlarına yaklaşarak sorar:

- Evladım baban nerede?

- Babam Çanakkale’ de din için öldü.

- Sen?

- Benim babam da Yemen’ de din için öldü.

Üçüncü çocuk da aynı cevabı verir.

- Peki size kim bakıyor?

- Burada bir ebe annemiz var. O bakıyor,

derken yaşlı bir kadın istasyon civarındaki kulübesinden çıkarak bağırmaya başladı.

-Gazanfer, Muzaffer, Mücahid! Çorba yaptım, gelin için!

Yoksuldurlar, açtırlar, üstte başta yoktur, çuval giymektedirler. Ama isimleri

Gazanfer, Muzaffer, Mücahid’ dir…

“Bu Millet yenilmez” der Le Monde muhabiri.

Nihayetinde konferansı tamamlıyoruz. Teknik eşyalarımı almak üzere yukarıdaki kumanda odasına gidiyorum. Orada hem bizim yardımcı arkadaşlarımız var, hemde salonun teknik sorumluları. Bunlardan mixerin bizzat başında oturan kişi bir Fransız. Kendisine programın başında, isterse oturabileceğini, mixeri bizim kullanabileceğimizi söylememize rağmen işinin başında kalan bu sarışın genç bana dönüyor ve Fransızca olarak bir şeyler söylüyor. Arkadaşlar çeviriyorlar. Hayretler içinde söylediklerini dinliyorum.

- “Siz aslında bu savaşta haklı idiniz. Bizimkiler size büyük kötülükler yaptılar. Ne güzel bir araya gelip tarihinizi yad ediyorsunuz. Bizim Fransız halkı tarihlerini pek önemsemezler.”

Genelde Konferansların bitiminde organizeyi yapan arkadaşlar ile programın kritiğini yapmak üzere bir yerlerde oturur konuşuruz. Bu kez de öyle yapıyor ve sakin bir ortamda toplanıyoruz. Üç beş muhabbet sonrasında arkadaşlar ille de hatıra fotoğraf çektirelim diyorlar. Aralarındaki esmer siyah çerçeveli gözlüklere sahip genç, elindeki kaliteli makinesi ile özene bezene birçok resim çekiyor. Derken bir arkadaşımız, hareketli ve bir o kadar da neşeli genci bize göstererek, kendisi Ermeni’dir diyor. Gerçek adı farklı olmasına rağmen arkadaşları onu Türkçe bir isimle çağırıyorlardı. Ben hayret ifade eden bir şekilde – Öyle mi! deyince O’da bize dönüyor ve – Ne oldu bunda şaşıracak ne var ki ? diyor. Doğru söylüyor. Bunda şaşıracak aslında ne olabilir ki. Biz düne kadar Osmanlı çatısı altında yan yana evlerde bir Ermeni, bir Rum , bir Yahudi , bir Müslüman bir arada yaşamadık mı? Osmanlı’nın büyüklüğünü ve büyük düşünen idari yapısını bir kez daha aklımdan geçirmeden edemiyorum. Sonra tatlı bir sohbete dalıyoruz. Saatler süren bu muhabbette aynı çatı altında, aynı yemeklerin lokmalarını tadarken, neler neler konuşuyoruz. Ermeni soykırım iddialarından, Osmanlı kardeşliğine, Evrensel düşünmeden, İslamın öngördüğü temelde insan olmanın gerektirdiklerine….

Evet geçmişimizden hala öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki. O büyük medeniyetin torunları olarak bir çatı altında farklı değerlere saygı göstererek yaşayabilmeyi aslında en iyi bizim bildiğimizi ama bir süreliğine unuttuğumuzu fark ediyorum.