Topların yıkamadığı surları depremler yıktı

Topların yıkamadığı surları depremler yıktı

surlar-400

Asırlar boyu aşılamayan İstanbul surları, fetihten sonra kısmen de olsa önemini kaybetti. Osmanlı devrinde gerçekleşen depremlerle pek çok kez harap olan sur duvarları ve ihtişamlı kapıları, geniş bütçeli tamiratlar sayesinde günümüze ulaşmayı başardı.

Yaklaşık 1000 yıl boyunca dünyanın en büyük ordularına dur diyen yeryüzünün bu en gelişmiş sur sistemi şimdi, karşısında yıllardır bu surları aşmak için planlar yapan dirayetli bir kumandan ve inanmış bir ordu ile karşı karşıyadır. 1390’lardan itibaren fasılalar halinde gerçekleştirilen Osmanlı İstanbul kuşatmaları, meyvesini 2. Mehmet ile verecek ve tarihler 29 Mayıs 1453’ü gösterdiğinde şehir düşecektir.

Girdiği hiçbir yerde yıkım yapmayan bu, toplum şehri alır almaz birçok alanda imar faaliyetlerine giriştikleri gibi surları da tamir etmişlerdir. İstanbul’un fetih sonrası görevlendirilen ilk şehremini (belediye başkanı) Hızır Bey’dir. Şehrin imar planlarını yürütmekle de sorumlu olan Hızır Bey’e bir de sur tamirleri havale edilmiştir. Topkapı Sarayı Müzesi arşivlerindeki bir belgeye göre Hızır Bey’den surun Bali Kapı ile Topkapı arasındaki kısmının tamiri istenmiştir. Tamir sonrası Hızır Bey’in yönetime sunduğu rapora göre ise yükseklikleri 1-20 zira arasında değişen, toplam uzunluğu 342 zira (240 m.) olan sur duvarları ve burçlar elden geçirilmiştir.

Depremler Osmanlılar zamanında da surları yıkıma uğratmaya devam edecektir. Küçük Kıyamet olarak adlandırılan ve 2. Bayezid dönemine rastlayan 1509 depremi 49 sur kulesini harap hale getirmiş, tamiratı için Mimarbaşı Ali bin Abdullah, mimar Bali ve Mahmud ağalar görevlendirilmiştir. 8 bin işçinin çalıştığı tamiratlar tam bir yıl sürmüştür. 1510 tarihli Silivrikapı ve Edirnekapı tamir kitabeleri bu çalışmalara aittir.

surlar-2-400Osmanlı dönemine ait bir diğer tamirat 4. Murat döneminde gerçekleşmiştir. Sadrazam Bayram Paşa’nın yönettiği bu iyileştirme çalışmasında surlar tamir ettirilmiş ve üzerine bir de badana çektirilmiştir. Bu çalışma ile ilgili bir de kitabe hazırlanmış, 1635 tarihli bu kitabe Edirnekapı’nın şehrin iç kısmına bakan güney yan duvarı üzerine konulmuştur.

Osmanlı Devleti her ne kadar Akdeniz dahil geniş bir coğrafyaya hakim olsa ve bu nedenle İstanbul’u çeviren surlara bu manada ihtiyacı yokmuş gibi gözükse de yine de surlara ihtiyaç duyulduğu zamanlar olmuştur. Bunlardan biri 1656’da yaşanmıştır. 1. İbrahim döneminde Girit adasının alınması ve sonrasında Osmanlı tahtına çok küçük yaştaki 4. Mehmet’in oturması ile Venedikliler Osmanlı’ya karşı taarruza geçmişlerdir. Niyetleri direkt merkeze, İstanbul’a saldırmak olan Venedikliler Çanakkale Boğazı’nın ağzını da ablukaya alacaklardır. İşte bu dönemde Çanakkale Boğazı’nın ağzına Seddülbahir Kalesi yaptırılırken aynı zamanda Venediklilerin gemileri ile İstanbul önlerine gelmeleri ihtimali düşünülerek şehrin Marmara surları gözden geçirilmiştir. Bu amaçla Sadrazam Boynueğri Mehmet Paşa Marmara surlarını tamir ettirerek badanalatmış ve geçen yıllarda surların üzerine inşa edilmiş kaçak yapıları yıktırmıştır. Özellikle Ahırkapı Yedikule arası sivil mimariden tamamen arındırılmıştır.

İstanbul depremleri devam ettikçe sur tamirleri de devam etmiştir. Dönemin tarihçisi Râşid’e göre 1690 depreminde kara surlarının Topkapı’sı yıkılmıştır. Devamında gelen 1719 depreminde Edirnekapı’nın iç tarafında bulunan Mihrimah Sultan Külliyesi’nin baktığı duvarlar yıkılmıştır. Aynı sarsıntıda Marmara surları da hasar görmüştür. Lale Devri olarak adlandırılan bu dönemde padişah 3. Ahmet ve sadrazamı Nevşehirli İbrahim Paşa önlemler almış, ciddi bir mali destekle 1722 yılında, Ahırkapı Yedikule arası tamir edilmiştir. Bu dönem tamirine ait kitabeler; Ahırkapı, Narlıkapı ve Yedikule Kapı’da görülmektedir. Hatta bu kitabelerde surların onarıcıları olarak padişah 3. Ahmet ile birlikte damadı ve Sadrazamı Nevşehirli’nin de adı geçmektedir.

Devlet eliyle gerçekleşen yıkımlar

İstanbul’un depremleri ve onarımları bunlarla bitmez. Osmanlı tarihinin en büyük depremlerinden biri, 1766 depremi zuhur eder. Fatih ve Eyüp camilerinin tamamen yıkılmasına, Topkapı Sarayı Bab-ı Selam’ının ciddi hasar görmesine sebep olacak olan bu depremden surlar bir kez daha payını alır. Hasar gören surlar ve tamamen yıkılan üç kulenin tamiri için Hacı Mehmet Ağa görevlendirilir. Osmanlı döneminin son iki büyük depremi 1855 ve 1894 depremleridir. Tarih-i Cevdet’te de anlatıldığı üzere yine duvarların çatladığı ve yıkımların olduğu bu iki büyük depremden sonra bizzat Sultan 2. Abdülhamid Han’ın emri ile tamirat adına hasar tesbit çalışmaları yaptırılır. Ama aniden patlak veren Trablusgarp, Balkan ve 1. Dünya Savaşları ile devletin içine düştüğü ekonomik sıkıntılar surların tamiratını unutturacaktır. Osmanlı’nın nihayeti ve yeni kurulan devletin içinde bulunduğu durum nedeniyle harap olmuş surların tamiratı için uzun yılların geçmesi gerekecektir.

Osmanlı dönemi İstanbul surları ile ilgili deprem ve tamir faaliyetleri dışında söylenecek bir şey de devlet eli ile gerçekleştirilen sur yıkımlarıdır. Sultan Abdülaziz Han’ın tahtta bulunduğu yıllarda Alman mühendisler İstanbul’a davet edilerek şehrin demiryolları ile donanması için bir çalışma yapmaları istenir. Çizimlerini tamamlayan demiryolu mühendisleri Sirkeci civarından kalkacak trenlerin Sarayburnu’nu dolanarak Florya istikametinde ilerleyeceklerini ama burada bulunan Topkapı Sarayı müştemilatına ait yapıların ve surların bu güzergaha engel olduklarını, yıkılmaları gerektiğini bildirirler. Rivayetlere göre Sultan Abdülaziz, “Sırtımdan bile geçirseniz razıyım, yeter ki bu sistem ülkeme gelsin.” diyecektir. Bu karar sonrasında İstanbul’un Sarayburnu’nu dolaşan surları, özellikle Topkapı Sarayı’nın Marmara Denizi’ne bakan kısımları yıktırılacaktır.

Yeni padişahların şehre girdiği yer

İstanbul surları üzerinde çok sayıda kapı bulunmaktadır. Muhtelif zamanlarda açılmış olan bu kapıların kimisi Roma, kimisi Bizans kimisi de Osmanlı dönemine aittir. Şehir surlarını süsleyen ve giriş çıkışı sağlayan bu önemli mimari unsurlar aynen insanlar ve devletler gibi doğmakta, önem kazanmakta ya da önemini yitirerek ortadan kalkmaktadırlar. Bir dönem Roma’sının en ihtişamlı kapısı olan ve devlet törenlerinin vazgeçilmez adresi haline gelen Altınkapısı, Osmanlı’nın şehri fethi ve Fatih Sultan Mehmet tarafından Yedikule Hisarı’nın yapılması sonrasında şehir ile direkt bağlantısı kesildiği için sadece bu kaleye ait bir kapı haline gelmiş ve önemini yitirmiştir. Fakat Roma döneminde diğer kapılardan çok da farklı olmayan Edirnekapı, Osmanlı döneminde merasim kapısı haline gelecek ve her bir Osmanlı padişahı saltanata adım attığı ilk hafta Eyüp Sultan ziyareti sonrası bu kapıdan şehre girecektir. Tabii bunda, Fatih Sultan Mehmet’in şehri fethinde bu kapıyı merasim kapısı olarak kullanmasının ve Eyüp’e yakın en ihtişamlı kapının Edirnekapı olmasının etkisi büyüktür.

Fetihten sonra isimler de değişiyor

surlar-3-150

Fetih ile birlikte İstanbul hızla Osmanlılaşmış ve İslâm kültürü dört bir yana hakim olmuştur. Şehrin silüeti gibi isimleri de değişmiş, bu değişim kapılarda da kendisini göstermiştir. Hızlı bir şekilde kapılar, Belgrad, Edirne, Eğri, Çatladı vb. isimler alacaktır. Fakat Osmanlılar geçmişle barışık bir toplumdur. Başka medeniyetlere ait izleri de silme gibi özel bir çabaları bulunmaz. Kanıksanmış Roma’ya ait Ayakapı vb. bazı isimler ise günümüze kadar yaşamaya devam edecektir.

Yorum yap