• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Soru Cevap
  • Anadolu'ya İslamiyet gelmeden önce burada Türkler yaşıyorlar mıydı? Ve bunların durumları nasıldı? Bu konuda kimleri okumalıyım?

    Anadolu'ya İslamiyet Hz.Ömer döneminde sahabelerin eli ile gelmiştir. O tarihlerde Anadolu'da Doğu Roma imparatorluğu vardı. Onların emrinde sonraları vazife yapan Peçenekler ve Oğuzlar ile Karadenizin kuzeyindeki Avarlar dışında ciddi bir Türk topluluğu yoktu. Bunlar, zaman zaman Doğu Roma ile de savaşabiliyorlardı. Avarların İstanbul'u kuşatması gibi. Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan'ın Malazgirt Meydan Muharebesinde, Roma ordusunda paralı askerlik yapan bu türk gruplar, savaşta yer değiştirerek Selçuklu safında yeralmışlardır. Osman Turan ve Mehmet Altay Köymen'in kitaplarına bakabilirsiniz.

  • Padişahlar ileriyi görememiş mi? Osmanlı Padişahları saraylarda cariyelerle sefa sürmüş deniliyor. Ben inanmıyorum. Yeni kurulan devletler bizden ilerideler. Padişahlar ileriyi görememiş mi? Teknolojiye neden önem verilmemiş? Osmanlı'da amaç sadece islamiyeti mi yaymak idi?

    SOsmanlı 600 yıllık bir devlet. Devletlerde insanlar gibi doğup büyüyüp yaşlanıp ölür. Onun da güçlü büyük dönemleri vardı. O zamanlarda da bugünün Avrupa devletleri çok küçük ve zayıftı. Son dönemde Osmanlı eğitim sistemindeki zaaflar, orduya halka ve yönetime yansıdı ve çöküş başladı. Kısacası bu. Tabi bu cevap sayfalarca da uzayabilir.

  • Türkler zorla mı İslam'a sokuldu? Moğollar müslüman değildir, Talas savaşı ve Türklerin islamlaştırılması konularını iyi okursanız bizlerin öyle kucaklanarak islama çağrılmadığımızı öğreniriz. Osmanlı da öyle hoşgörüyle islamı yaymamıştır.

    Türklerin, kara sakallı entarili araplar eli ile ve kılıç zoru ile zorla müslümanlaştırıldığı tezleri çoktan yokolup gitti. Bir kere Talas Savaşında Türkler Çinlilerin değil, müslüman arapların yanında yeraldı. Selçuk Bey gibi elinde ciddi bir gücü olan bir kişinin hangi arabın zoru ile müslüman olduğunu bana izah edebilir misiniz ? Yada Tuğrul Bey'in dev bir Selçuklu Ordusu ile Abbasi Halifesini kurtarmaya gittiğinde O'nu buna zorlayan gücü. Daha eski dönemlerde zorla müslüman yapıldılar diyorsak ilk müslüman Türk Devleti Karahanlılara bakalım. İlk hükümdarı Bilgekül Kadir Han müslüman değil. Ama sonrasında gelen Abdülkadir Satuk Buğra Han müslüman. Devletin en güçlü olduğu dönemde bu sultanı müslüman olmaya acaba o günün hangi arap devleti zorlamış olabilir. Moğollar müslüman değildir demişsiniz. Programda hiçbir yerde moğollar müslüman denilmedi. Anadoluyu ele geçiren İlhanlı Moğolları Anadolu'nun zengin kültürü içinde zamanla müslümanlaştılar denildi. Doğrusu da bu. Tüm Selçukluyu ve İslam dünyasını avucunda tutan İlhanlı Hükümdarı ve Hülagu'nun 3. göbek torunu Olcaytu Han'ı acaba kim müslüman olmaya zorlamış olabilir. Elbette devletler birbirleri ile savaşacak ve zaman zaman toprak alıp verecek. Ama asimilasyon soykırım yanlış şeyler. Fatih'in devşirmesi Yavuz'un Çaldıran Savaşında Sadrazamı Hersekzade Ahmet Paşa'nın lakabı olan Herseklinin oğlu ibaresi bile Hersek dükasının oğlunun Enderunda okutulurken geçmişinden koparılmadığının en güzel örneklerinden biridir. Yada Osmanlı Macaristan'ı 3 seferinde Avusturyaya karşı koruyup almayıp kral Zapolyo'yu yerinde bıraktığı halde (1526), taa 1541 seferinde zapolyonun ölümü ile eyalet haline getirmesi O'nun toprak sevdalısı olmadığını gösterir. Ayrıca Macaristan'ın Peç şehrine mensup İbrahim Peçevi gibi ünlü bir düşünür ve tarihçiyi acaba hangi Osmanlı zorla müslüman yapmış olabilir. Siz, bu soruyu yönelttiğinize göre meraklı ve araştırma içindesiniz. Tavsiyem, yıllardır tarihimiz üzerindeki oryantalist karalamalarına ait gölgeden kurtularak tamamen kendi ana kaynaklarımız ışığında bir tarih okuması yapabilmemiz. Çünkü yıllardır Türkleri geldikleri yere, Orta Asyaya göndermek isteyen, enselerindeki Türk-İslam Medeniyetinin korkusu karşısında Hülagu ile ittifak yapan bazı ard niyetli Avrupalıların, arşivlerimizin kapalı kaldığı son yarım asırı fırsat bilerek ortaya koydukları iftiralar ile bu büyük medeniyeti kimse gölgeleyemeyecektir.

  • Oniki Ada'yı Nasıl kazandık ve ne şekilde kaybettik?

    Cevap-1: On iki adanın en büyüğü olan Rodos Adası Fatih Sultan Mehmet Han tarafından çok istenmesi ve kuşatılmasına rağmen alınamamıştır. Fethi, 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın eli ile gerçekleşecektir. Bu seferde donanma kumandanı Bulak Mustafa Paşa olup 8 ayı geçen bir kuşatmada 18bin şehit verilerek ancak alınabilmiştir. Kanuni bu sefer için Marmaris Kalesini inşa ettirmiş, annesi Hafsa Hatun'da, askerlerin ikameti için, bugün hala ayakta duran Hafsa Hatun Kervansarayını yaptırmıştır. Fetih sonrası Sultan Süleyman adaya bir Süleymaniye Medresesi, eşi Hürrem Sultan'da bir Haseki Külliyesi yaptırmıştır ki bu iki yapıda hala ayaktadır. 1911 yılında İtalyanlar Osmanlı'nın Trablusgarp topraklarına göz dikmişlerdir. Hatta bu toprakları teslime zorlamak için Oniki Adayı da işgal etmişlerdir. 1912 yılında Balkan Harbi patlak verince iki ateş arasında kalamayacak durumda olan Osmanlı yetkilileri Uşi Anlaşması ile Trablusgarb'ı İtalyanlara bırakmak zorunda kalmışlardır. İtalyanlarda On İki Adayı geri vermişler ama Balkan Savaşı sırasında Yunanlılar her an bu adalara çıkartma yapabileceği için o günkü yetkililerimiz adaların Osmanlı'da olmasına rağmen İtalyanlarda gözükmesini istemişlerdir. Tabi bu durum 1945 e kadar sürmüştür. 2.Dünya savaşının bitiminde Musollini'nin İtalyası yenilmiş ve İtalyanlar On İki adadan çekilirken adaları alabileceğimizi söylemiş ama o günkü yetkililerimiz O kayalıklara ihtiyacımız yok diyerek bu teklifi geri çevirmişlerdir. On sekizbin şehit ve Bulak Mustafa Paşa. Bugün Eyüp Caminin kıble duvarı önünde yatan bu paşamızın önünden başımız dik geçebilir miyiz? Bilemiyorum.Merhaba Talha Bey,Bir programınızda, "unutulan 12 ada" ile ilgili söyleşide, merak ederek Dışişleri Bakanlığına bu konu ile ilgili bilgi edinme hakkımı kullandım, cevabı aşağıda bilginize sunarım. İşlerinizde başarılarınızın daim olması dileği ile,
    Saygılarımla,
    Ferudun DALLI _____
    From: Dışişleri Bakanlığı
    Sayın Dallı,Trablusgarp savaşından sonra Osmanlı Devleti ile İtalya arasında imzalanan Uşi Anlaşması'yla İtalya'ya bırakılan Onikiada'da İtalya'nın hakimiyeti 1923 Lozan Antlaşması'nın 15.Maddesinde onaylanmıştır. Adalar İkinci Dünya Savaşı sırasında önce 1942 yılında Almanya'nın, daha sonra İngiltere'nin eline geçmiş ve savaş sonrasında da 10 Şubat 1947 tarihinde imzalanan Paris Barış Antlaşması'yla, Yunanistan'a bırakılmaları kararlaştırılmıştır. Diğer yandan, komşumuz Yunanistan'ın içinde bulunduğu ekonomik koşullar yakından takip edilmektedir. İki ülke arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesini teminen çeşitli öneri ve tedbirler ilgili kurumlarımızla bilistişare değerlendirilmektedir. Yunan Hükümeti tarafından 29 Haziran 2011 tarihinde kabul edilen Orta Vadeli Mali Strateji çerçevesinde uygulaması planlanan özelleştirme programları bu çerçevede ilgili kuruluşlarımızın bilgisine getirilmiştir. Cevap-2:Ferudun Bey öncelikle bu ilgi ve uğraşınızdan dolayı tşk. ederim. Haklısınız gönderilen cevap resmi tarih akışında doğru bilgiler. Ancak biliyorsunuz devletler arası gizli anlaşmalar bir hayli yaygın. İşbirliği, bölme, paylaşma ve ortak hareket anlaşmaları. İtalyanlar ile Osmanlının 12 adayı göstermelik İtalyanlara bırakma anlaşması gizli idi. Lozanda da bu durum tescillendi. 2.dünya savaşında tabi hergün bir yerler yer değiştirdi. Ancak savaş bittiğinde yani 1944-45 döneminde Yunanistan gibi Türkiye Cumhuriyetimiz de 2.Dünya savaşına İngilizlerin yanında girmişti. Ayrıca o günkü hatıratları inceledim. Adalardaki halkların Türkiyeyi isteyenleri ile Yunanistanı isteyenleri aylarca adaların iki tarafında bekliyorlar. Bizimkiler gelecek diye. O günlerde Yunanistan ısrarlı bir politika ile adalara konuyor. Çok geç konuyor. 1947 de. Halbuki o günkü söz sahibi devletler buranın savaşa ing. yanında giren Türkiyeye kalacağını düşünüyor ve bekliyorlar. Tam iki sene bizden ses çıkmayınca Yunanistan'a devrediliyor.
    Benim ızdırabım o günkü siyasilerimizin bu konudaki duyarsızlığı ve bilgisizliği. Biliyorsunuz Kaş önlerindeki Meis adasını, Kaş ziyaretinde gören İsmet Paşa'da, "Bu kadar yakın olduğunu bilmiyordum" acı yorumunu yapacaktır.
    Selam ve Saygılarımla

  • Ebu Suud Efendi ya da Zenbilli'nin Aleviler ile ilgili düşünceleri doğru mu?

    Günümüzde bu mesele ciddi şekilde karıştırılıyor. Dönem, Şah İsmail'in Anadolu'yu ele geçirmek için dini yani kendi mezhebini kullandığı günler idi. Şii akım ile Anadolu sünnüliğini etkilemeye, Türk boylarını kendi yanına çekmeye çalışıyordu. Çünkü o günlerde zaten Doğu Anadolu toprakları Şah İsmail'in elinde bulunuyordu. Osmanlı'nın doğuya en yakın toprağı Trabzon idi. Şah İsmail'in bu zararlı provagandasına karşı Osmanlı da gerekli tedbirleri almaya çalışıyordu. Yavuz Sultan Selim, bölgenin kanaat önderlerine adamlar gönderiyor, Osmanlı'nın misyonunu anlatmaya çalışıyordu. Bu arada Anadolu'ya Şah ismail'in gönderdiği ve toplumu bölmeyi amaçlayan ajanlarda yakın takip altında idi. İdris-i Bitlisi gibi Kürt Alimler bu fikir ve siyasi çatışma ortamında hep Osmanlı'nın yanında yeralmışlardı. Aynı zamanda ilmi platformda da müthiş bir provoganda çatışması vardı. Şiiliğin yayılma çalışmaları karşısında en sağlam duran alimlerden Zenbilli Ali Cemali Efendi ve Ebussuud Efendiler bu konuda ciddi gayret gösteriyordu. Ne yazıktır ki günümüzde bazıları Osmanlı'yı gaddar ve barbar göstermek amacı ile şiiliğe ve Şah İsmail'in siyasi tavırlarına karşı alınan bu tedbirleri sanki alevi vatandaşlarımıza karşı alınmış bir soykırım gibi göstermeye çalışıyorlar. Osmanlı hiçbir zaman insaların zihinlerinin zindancıları olmamıştır. Farklı görüş ve düşünceden nice insan hayatlarını özgürce bu topraklarda yaşayagelmişlerdir. Ancak bu düşünceler ne zaman ki, başka insanları rahatsız eder, canlarını acıtır hale gelmiştir, Osmanlı, o zaman müdahale etmiştir. Aynen Çelebi Mehmet döneminde Şeyh Bedrettin'in Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa ile fikir döneminde dokunulmayan icraatlarına, kan dökmeye başladıkları anda müdahale edilmesi gibi. Yada Bahailik adında yeni bir din ile geldiğini söyleyen Bahaullah'ın hiçbir zaman ölüm vb. bir cezaya çarptırılmaması sadece çevresindeki büyük örgütlenme üzerine sadece Edirnede bir süre yaşaması şartı konulması gibi. Son olarak, o dönemdeki icraatlar bir alevi düşmanlığı değil, şiilik ile Anadolu'yu ele geçirmeye çalışan Şah İsmail ve provagandasına karşı alınmış tedbirlerden başka birşey değildir.

  • Hz.Muaviye diyorsunuz? Neden İsminin başına Hz.ifadesi getiriyorsunuz? Muaviye'ye Hz. demenizi yadırgadığımı öncelikle belirtmek isterim. Ebu süfyan ve Muaviyenin kendisinden sonra gelen oğlu da Hz.Muhammedin soyuna kastemiş, Hz. Hasan'ı zehirletmişler, Hz.Hüseyin'i ve yanındaki diğer ehlibeyt mensuplarını da hunharca Kerbelada şehit etmişlerdir. Emevi Saltanatı ve Muaviye hakkında nasıl düşünmeliyiz?

    Emevilerin İslam toplumundaki tahribatları hepimizin malumu. Zaten İslam tarihi de çekinmeden bunları hep yazagelmiş. Arap milliyetcilikleri, işi saltanata dökmeleri, şan ve şöhretperest olmaları, saraylar köşkler inşa ettirmeleri, teşrifat kurallarını uygulamaları gibi. Tabiki Emevi toplumunun da İslam Medeniyeti'ne katkıları çok. İslam Sanatını zirveye çıkarmaları. Bugün gözbebeğimiz olan Mescid-i Aksa ve Kubbet'üs Sahr binalarını inşa etmeleri. Şam Emeviye'yi vb. daha nice Cami ve medreseye emek vermeleri. Onların döneminde Kuzeyafrika'nın sonuna kadar gidilip, İspanya'ya geçmeleri ve Endülüs'ün temellerini atmaları. Ama bunların hiçbiri Kerbela olayının günahını silemez tabiki Yezid'in üzerinden. Hz.Hasan'ın zehirlenme olayını bunların hiçbiri aklayamaz. Babası Ebu Süfyan Mekke'nin fethine kadar müşrik. Ama Ebu Süfyan'nın kızı Peygamber Efendimiz'in eşi. Hatta babası bir keresinde Medine'ye kızını ziyarete geldiğinde odada bir minderin üzerine oturmak istiyor, kızı hemen o minderi altından çekip, burası Peygamberimiz'in oturduğu yer, kirletmene izin veremem diyor. Ama aynı baba müslüman olduğunda duruma bir bakın. Yemame Harbinde Ebu Süfyan'ın bir gözüne ok girecektir. Oku çekip çıkartılarken, kendisi şunları söylemektedir; "Ey göz yetmiş yıldır önündeki hakikati göremedin, ne işe yararsın!" Babasının zamanında cahiliyenin başı olması Hz.Muaviye'yi tardetmemizi gerektirmez. Günahları ve sevapları ile bir Emevi Tarihi duruyor önümüzde. Zaten eskilerde bunun farkında. Abbasi dönemi başlayıp, Emevileri yıkanlar, Şam'da bulunan Emevi Halifelerine ait türbeleri de tahrip etmişler. Ancak üç tanesine dokunmamışlar. Bunlardan ilki Hz.Muaviye, diğeri onun torunu, Yezid'in oğlu Küçük Muaviye (Muaviyey-i Suğra), bir de Ömer bin Abdülaziz Hz. Tarihler bu üçü hakkında hiç ilenme yapmamış, aşağılayıcı söz etmemiş. Araştırdığımız zaman şunları görüyoruz. Yezid'in oğlu olan Küçük Muaviye başa geçtiğinde sadece 40 gün tahtta kalıyor. Halbuki hükmettiği devlet, bugünkü Türkiyemizin 48 katı büyüklüğünde. 40. gün çıkıyor minbere ve sesleniyor başkent Şam'daki ahaliye; "Sizin benim saltanatıma ihtiyacınız olmadığı gibi benimde sizin bana vereceğiniz ünvanlara ihtiyacım yoktur. Bu andan itibaren halifeliği ve yönetimi bırakıyorum" diyor. Elinin tersi ile dünyayı itebilmek. Ne büyük erdem. İşte bu Allah dostu alim zatı, Emevi saltanatından hep ayrı tutmuş vakanüvistler. Emeviyi devirenler bile kabrine hürmet göstermişler. Bugün kabri hala eski Şam sokaklarının arasında, Şam Emeviye Cami'nin kıble duvarı önündeki mahalenin sonunda yeşil kaplı duvarların arasında durmaya ve devamlı ziyaretci almaya devam ediyor. Ömer bin Abdülaziz Hz. ise müstesna bir sima. Tahtta kaldığı 2,5 sene içinde zekat verilcek bir fakir kişinin kalmadığı bir yönetim. Kılı kırk yaran hassasiyet. Züht içinde geçen bir ömür. Dev bir coğrafyanın hakimi ama üzerine giyecek ikinci bir gömleği yok. Düşmanı Roma İmparatoru bile O'na hayran. Nitekim Emevileri yıkanlarda O'na hayran ve dokunmuyorlar kabrine ve hatıralarına. Gelelim Sahabe Hz.Muaviye'ye. Bir kere sahabe çok farklı bir toplum. İlkler. İlk sahip çıkanlar. Ortada hiçbirşey yokken O'nun (SAV) yanında olanlar. Elbetteki aralarında sevabı olanda günahı olanda var. Ama burada mesele şu, Ömer bin Abdülaziz Hz. Hz.Ali ve Hz.Muaviye arasında geçen Sıffın Harpleri, Hakem olayı vb. olaylar için, "Allah bizi o dönemde dünyaya getirmeyerek O fitneden korudu, bizlerde o insanlar hakkında kötü konuşmayarak dillerimizi o günahtan koruyalım" diyor. Bunu derken kastettiği şey şu, o insanların her biri sahabe, kendilerine ait hususiyetleri olan kişiler. Olaki bu konularda yorum yapılırken yanlış bir ifade kullanılır ve günaha girilebilir. Bu nedenle sahabe konusunda çok hassas olmak gerekiyor. Hz.Muaviye hakkında Hz.dememiz tamamen bundan kaynaklanmaktadır. Sizinde ifade ettiğiniz gibi kendisi hem vahiy katibi, hemde Peygamber Efendimiz'in (SAV) abdest suyunu dökmüş bir kişi. Hatta bir keresinde Efendimiz (SAV) tam onun döktüğü su ile abdest alırken birden duruyor ve kendisine dönüp, "Ey Muaviye bir gün bu toplumun başına geçecek olursan adaletli ol" diyor. Şam'a gelen ve kendisini görmek isteyen Ebu Zer Gıfari Hz., buradaki teşrifatı ve debdebeyi görünce Hz.Muaviye'nin yüzüne bir tokat vurmuştur. Muafızlar koşup O'nu tardetmek istediklerinde Hz.Muaviye engel olmuş ve ilişip zarar vermelerine izin vermemiştir. Ne diyor Peygamber Efendimiz (SAV), "Sahabelerim gökteki yıldızlar gibidir, hangisine ittiba ederseniz kurtuluşa erersiniz." Bu hadisi şerif bugün hale Eyüp Sultan Hz.nin türbesinin çıkış kapısının üzerinde yazılı durmaktadır. Biz sahabeye saygıda kusur etmeyelim. Eğer ki aralarında cezaya layık biri varsa biz birşey kaybetmeyiz. Ama biz hakaret eder yada saygısız sözlere girersek, Olaki, böyle bir durumları yoktur, O zaman Ömer bin Abdülaziz Hz.nin dediği gibi günaha girenlerden olma tehlikesi de var.

  • Tarsus'ta Bilal-i Habeşi Hz. türbesi var.Acaba çok sevildiğinden mi orada türbesi yapılmış? Bu tarz zatların birden çok kabri olabiliyor. İstanbul'da da benzerleri var. Birden çok kabri olanlar için nasıl düşünmeliyiz?

    Dünya coğrafyası tarandığında bazı insanların farklı mekanlarda birden çok kabirlerinin olduğu görülebilmektedir. Medine'de Cennet'ül Bâki'de kabri olan bir sahabenin İstanbul'da kabri olabildiği gibi, Veysel Karani (Üveysel Karni) gibi insanlığa mâl olmuş kişilerin birden çok yerde kabri bulunmaktadır. (Bursa, Siirt-Ziyaret,Suriye-Rakka,Yemen-Zebit-Karan) Bilal Habeşi Hz.de bunlardan biridir. Normalde kabri Şam'da eski kabristanda olup, üzerinde türbesi bile bulunmaktadır. Hatta orada medfun bulunduğu için, Suriye'de vazife yaparken vefat eden Osmanlı Paşaları, bu türbenin içine defnedilmek istemişlerdir. Kabirleri hala orada durmaktadır. Bilal Habeşi Hz.'nin aslında bir üçüncü kabri daha vardır. Orası da Kilis'e bağlı Til Habeş köyüdür. Tam Suriye sınırında bulunan bu yerleşim merkezi aynı zamanda Mercidabık Savaşı'nın yapıldığı mekanlardır. Peki bu birden çok kabir durumu neden kaynaklanmaktadır ? İnsanlar yaşantıları boyunca farklı yerlere seyahat etmektedirler. Bu seyahatlar, ticari, gezi, tebliğ adına olabildiği gibi sefer ve savaş anlamında da olabilmekteydi. Ve bu farklı coğrafyalarda, oralara giden kişilerin bir takım hatıraları kalabilmekteydi. Ya başından geçen bir olay, ya mücadele esnasında kanının oraya dökülmesi, yada vücuduna ait bir uzvun orada kalması. Bu ve bunun gibi nedenlerle o kişinin hatırası adına orada yaşayanlar bir emmare, işaret vb. birşeyi oraya koyup işaretleme gereği duymuşlardır. Bu işaretler, O kişinin adının verildiği bir mescid olabileceği gibi, sanki orada medfunmuş gibi bir kabir bile yapılabilmekteydi. İşte biz bu tarz merkadlere makam kabir diyoruz. Yani gerçekte kişinin içinde yada altında medfun olmadığı, ama o mekana tarih içinde muhakkak geldiği ve bir şekilde orayı şereflendirdiği mekanlar. Orada bir hatırasının geçtiği, yada bir uzvunu orada bıraktığı yerler. Meşhur bir arap atasözü vardır; "Şerefel mekan bil mekin" yani "Bir yeri şerefli kılan, o yere gelen şereflilerdir". Toplumlara mâl olmuş kişiler, o kişilerce sahiplenilmiş, kendi coğrafyalarında bu isimlerin anılması, onların büyüklüklerinden istifade edilmek istenmiş ve bu şekilde makam kabirler ile bu büyük isimler o coğrafyalar ile irtibatlandırılmaya çalışılmıştır. Aslında bu anlayışın bir benzerin Tabiin, Peygamber Efendimiz'den (SAS) sonra da uygulamıştır. O'nun (SAS) ayağının değdiği, bir takım hatıralarının bulunduğu ortamlara mescidler yapmışlar ve bu mescidlere o hatırayı çağrıştıran isimler vermişlerdir. Bugün bu mescidlerin bir kısmı hala o isimlerle ayakta durmaya devam etmektedirler. Mesela; Mekke'deki İcabe Mescidi, Mescid'ül Raye (Bayrak Mescidi), Mescid'ül Şecere (Ağaç Mescidi), Mescid'ül Cin vb. Yada Medine'deki; Fetih Mescidi (7 Mescidlerde), Şeyheyn Mescidi, Mescid'ül Gamame (Bulut Mescidi) vb.

  • Şehzade Mustafa niye öldürüldü?

    Öncelikle Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki karışıklıkları sadece şahsi kinler, hevesler yada makam savaşlarına vermek son derece yanlıştır. Dönemin en güçlü devleti Osmanlıdır ve 46 yıllık saltanatında Sultan Süleyman'ın önüne çıkmaya cesaret edemeyen dönemin en güçlüleri; Avrupa'nın kayıtsız şartsız yegane kralı Büyük Karl (şarlken), kardeşi Viyana'nın başındaki Ferdinant ve İran Şahı Tahsmab Osmanlıya diş bilemekte ama direk yapılacak bir savaşla Kanuniyi alt edemeyeceklerini de net bir şekilde görmektedirler. Eğer böyle kuru bir kahramanlıkla karşısına çıkarlarsa sonlarının , 1526 Mohaç ile birkaç saat içinde haritadan silinen Macarlar gibi olacağını adları gibi bilmektedirler. Ama Osmanlı'nın bir şekilde ortadan kaldırılması yada zayıf düşürülmesi gerekmektedir. Peki bu nasıl olacaktır ? Dıştan olamıyorsa tabi ki içten ! Sultan Süleyman artık 60'ını aşmıştır ve oğulları belli bir yaşa varmıştır. Mesela Konferanslarımda Mustafa'nın öldürüldüğünde 43 yaşında olduğunu söylediğimde nice kişinin şaşırdığını görürüm. Çünkü birileri Osmanlıyı gaddar göstermek için ? "Çocuk katili" gibi yaftalamalara gitmekten çekinmemişlerdir. Bu nedenle de Mustafa'dan bahsederken sanki bıyığı telli bir delikanlı imajı özellikle sunulmaktadır. Muhteşem Süleyman'ın önüne çıkılamıyorsa Onu yıpratma adına oğulları ile karşı karşıya getirmek çok daha akıllıca olacaktır. Mustafa'nın Konya ordusu bunlardan biri olabilir. Yani burada amaç Mustafa'yı öldürtmek değil, baba ve oğulu karşı karşıya getirmektir. Uzun zamandır Mustafa ile ilgili haberler ortalıkta dolandırılmakta, ortam bir gerginliğe hazırlanmaktadır. Fırsatı Sultan Süleyman'ın 1553 2.İran Seferinde değerlendirmeyi düşünürler. Bu seferde baba, ordusu ile Konya'ya kadar gelecek, burada oğul babanın ordusuna kendi ordusu ile katılacaktır. İşte bu sırada meydana gelecek bir savaş başkaları için bulunmaz bir fırsata dönüşebilir. Ama nice hadiseye rağmen babayı, Mustafa'nın hainliğine nasıl ikna etmelidir ? İşte o günlerde Şehzade Mustafa'ya sağdan yaklaşırlar. Ona inanmak zorunda kalacağı geçmişten deliller sunarlar. Büyük dede Bayezid ile oğlu Yavuz Sultan Selim meselesini hatırlatırlar. Hani derler Şehzade Selim Trabzon'dan babasına Şah İsmail ile ilgili mektuplar gönderiyordu da Bayezid'in etrafındaki vezirler bunları padişaha ulaştırtmıyordu. Eğer küçük oğlunun kaabiliyetini görürse Onu yerine bırakır ve biz seferlerden başımızı kaldıramayız. Diyorlardı. Neticede Selim, gemilerle Trakyaya geçti ve oradan askeri ile ilerleyince baba, acaba oğul bize kılıç mı kaldırıyor dedi. Neticede baba oğul vezir engelini aşarak görüştüler ve baba yerini oğul Yavuz Selim'e bıraktı. "İşte aynen burada olduğu gibi, baban Sultan Süleyman'da tahtı sana bırakacak ancak etrafındaki vezirler buna engel oluyor. Sen sakal bırak, tuğunu dik bak baban senin durumunu görünce nasıl tahtı sana bırakacak." Mustafa'nın en büyük hatası bu iddialara kulak vermesi olmuştur. Bir şehzadenin şehzadelik döneminde sakal bırakması isyan alametidir. Hele tuğ dikmesi. Tüm bunlar yapılır ve haber İran Seferine çıkmış ve hızla Konya'ya yaklaşmakta olan babanın kulağına çalınır. Tetkik ettirir, duydukları doğrudur. Yol boyunca düşünür, devletin dirliği birliği mi? İsyan eden evladın feda edilmesi mi? Divan-ı Hümayun'da hadiseleri değerlendirir ve Hal (ölüm) kararı verir. Baba onaylar ve Şeyhülislam fetvasını verir. Konya Ereğlisindeki ovada iki ordu yan yana gelir. O gün Mustafa babasını ziyarete çadırına gidecektir. Ard niyetlilerin asıl arzuları Mustafa'yı öldürtmek değil, iki orduyu birbirine kırdırmaktır. Aynen İslam'ın erken döneminde Hz.Ali kuvvetleri ile Hz.Aişe kuvvetlerinin Hz.Osman'ın katilini aramak için başlattıkları harekatta Cemel savaşında birbirlerine girmeleri gibi. Normalde bu iki ordu yan yana gelir ve Hz.Osman'ın katillerini bulma meselesinde hemen mi hareket edelim yoksa biraz bekleyelim mi meselesini müzakere etmeyi planlarlar. O gece geçsin ertesi sabah görüşelim denilir. Ama İslam düşmanları o gece iki ordunun arasına sızıp her iki tarafa da ok atacak ve gecenin karanlığında iki ordu da diğeri bize savaş açtı diye birbirlerine gireceklerdir. Baştaki sahabe çok uğraşır ayırmak için ama nafiledir. Ertesi sabah Hz.Ali'yi Talha bin Ubeydullah Hz.nin cenazesinin başında ağlarken görürüz. Mustafa'ya haber uçururlar, sakın o çadıra girme diye. Hal edileceksin zira. Şunu hedeflemektedirler: "Vay babam demek böyle ha, ben yapacağımı bilirim o halde?" diyecek ve ordusu ile sonuçsuz bir mücadeleye girecektir. Olan Osmanlı'nın birlik ve düzenine olacaktır. İran Seferi sonuçsuz kalacak ve belki de karşı güçler teyakkuza geçeceklerdir. Ama Mustafa bu iddialara kulak asmaz ve o çadıra girer. Oyun bozulmuştur. Olan, yiğit bir oğlunu kaybeden acılı baba ile 43 yaşında hayata veda eden istikbal vadeden evlada olacaktır.