• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
  • Telefon 0539 404 72 34
Suriye – 3

Sitti Zeynep:

sur-34Bugün ilk durağımız Sitti Zeynep olarak adlandırılan, Hz.Ali ve Hz.Fatıma’nın kızlarının kabrini ziyaret olacak. Bu mübarek hanım da Kerbela vak’ası sonrasında Şam’a getirilenlerden. Hayatına kısaca bir göz atacak olursak, doğumu sonrasında ismini Peygamber Efendimiz vermiş. İleride amcasının oğlu Abdullah ile evlenecektir. Bu evlilikten doğan iki çocuğunu da Kerbela’da şehit verir. Bu feci olay sonrasında, Hz. Hüseyin şehit edilir ve başı Şam’a götürülür. Bu mübarek başı, Şam’a kadar kardeşi Hz.Zeynep’in taşıdığı rivayet edilmektedir.

Bugün Hz. Zeynep’in kabrinin bulunduğu yer tamamen bir Şii mahallesi görünümünde. İran Devleti buraya özel bir önem gösteriyor. Türbe muhteşem bir şekilde inşa edilmiş. Türbenin kubbesinde tam dört ton altın kullanılmış.

Selahaddin Eyyübi:

sur-35Şimdi yeniden şehir merkezine dönüyor ve Emeviye Cami’nin yanına yaklaşıyoruz. Çünkü caminin hemen yanındaki türbede yatan bir büyük sultanı, Selahaddin Eyyübi’yi ziyaret edeceğiz. Mehmet Akif’in şiirinde geçen, Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin ki, Üç Haçlı seferine göğüs germiş müthiş bir insandır. Heyecanla Türbesine doğru yaklaşıyoruz. Türbe bir Osmanlı yapısı. Dilimli bir kubbesi var. Türbeyi yaptıran Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han. Yavuz’un Mısır seferi öncesi Şam’ı fethettikten sonra buraya geldiğini ve türbede uzun uzun dua ettiğini biliyoruz. Ne muhteşem bir manzara. İslamın iki büyük kumandanının buluşması. Görülmeye değer bir an olduğunu düşünerek içeriye geçiyoruz.

Selahaddin Eyyübi aslıdan Zengi Atabeyi Nureddin’in yardımcılarından. Onun yanında yetişmiş. Sonra bu manevi babası tarafından Mısır’a gönderilmiş. O günlerde Mısır Fatimi Devleti büyük çalkantılar yaşıyor. Ve derken Selahaddin kendisini Mısır’ın başında buluyor. Oradan Suriye’ye ve Urfa’ya kadar gelecektir. Daha 1100 lerde başlayan Haçlı Seferleri ile Urfa, Antakya ve Kudüs’te Latin Kontlukları kurulmuştur. Bunları tek tek ele geçirir. Ve sıra Kudüs’e gelmiştir. Yabancıların çevrelerine zararları hat safhadadır ve yapılan Hıttın Savaşı’nda düşman darmadağın edilecektir.

sur-36Selahaddin Eyyübi’yi anlatmaya elbette sayfalar yetmez. O, Hıttın savaşı öncesinde düşmanın çokluğunu görerek ürperen askerlerine hitabında: ”-Madem ölümden korkuyoruz ne diye asker olduk ki. Evde hanımlarımızla çoluk çocuğumuzla keyif yapmadık da asker olduk… Bizim Allah’a karşı vazife ve mes’uliyetimiz düşman çokluğu değil onlarla cihad etmektir, netice Allah’a aittir.” demektedir.

Haçlılar Kudüs’e girerken binlerce insanı vahşi öldürmelerine ve Kudüs sokaklarından günlerce kan akıtmalarına rağmen o şehre girdiğinde bunların hiçbirini yapmadığı gibi başka dinlerin yapılarına da saygılı davranacaktır.

Meşhur hadisedir ki, uzun yıllar çadırda yaşamıştır. Kendisine sebebi sorulduğunda, -”Bu mukaddes mabed düşman elinde iken bize saraylarda kalmak yakışmaz.” Cevabını verecektir. Uzun yıllar hiç gülmediğini görenler vardır. Birgün Cuma esnasında bir hatip, tebessümün güzelliğinden ve sadaka olduğunda bahseder, çıkışta Selahaddin, imama hitaben, -”Sanıyorum hutbenizde beni kastediniz. Allah’ın evi Mescidi Aksa esaret altında iken ben nasıl gülebilirim.” diyecektir.

sur-37Kudüs’ün fethi sonrasında bu kez Avrupa’nın en şöhretli kralları burayı kurtarma adına kalkar ve Suriye topraklarını işgale gelirler. Alman Kralı Frederik Barbaros, Fransa Kralı Flip Ogüst ve İngiltere Kralı Aslan Yürekli Rişar. Krallar savaşı denilen bu hadisede onbinlerce askerine ve nice hilelerine rağmen hemen hiçbir başarı kazanamazlar. Evet bir şey kazanmışlardır. O da Selahaddin Eyyübi’den öğrendikleri insanlık dersi. Çünkü onlara o kadar centilmence davranmıştır ki, bu hadiseler, Avrupa tarihçisinin hiçbir zaman yalanlayamayacağı kadar çok onları etkilemiş ve meşhur olmuştur. Geçen yıllarda yayınlanan Cennetin Krallığı filminde bile Selahaddin Eyyübi ne kadar büyük, karşısındakiler ne kadar alçak ve küçüktür.

Sultanlığı yanında büyük bir ilim adamı ve doktor da olan Selahaddin’İn kılık değiştirip İngiliz kralı Rişar’ı tedaviye gittiği bile söylenmektedir.

İki büklüm bir halde türbesinden içeriye giriyoruz. Bugün sana ve senin ifade ettiğin ruha ne kadar muhtacız ey Selahaddin………………….

Türbesinde iki adet sanduka var. Bunlardan birisi orijinal kabri üzerinde olanı, diğeri ise Alman İmparatoru 2.Wilhelm’in hediyesi olandır. Biliyoruz ki Osmanlı Alman dostluğunda (1890) Şam’a gelen Wilhelm burayı da ziyaret etmiştir.

Bu büyük sultanın öyle uzun bir ömrüde olmamıştır. Vefatı öncesinde bir vasiyeti vardır. “Benim kefenimi mızraklarınızın ucuna takın ve Şam sokaklarında gezerek -Selahaddin koca bir hükümdardı ancak bu bez parçasını götürebildi. Deyin diyor” Aynen böyle yapıyorlar. Öldüğünde günümüzün parası ile cebinden 20 milyon gibi bir para çıkmış. Fransızlar 1920 lerde buraya girdiklerinde Fransız generali geliyor ve onun kabrini tekmeleyerek Kalk Selahaddin artık Hittin değil burası, artık biz buradayız diyor. Selahaddin kalkardı ama devrin Müslümanları Selahaddin’e layık olmadıkları için O’da kalkmadı. Bir büyük mütefekkir de, -”Şu asrın sıkıntılarının üstesinden gelebilmek için ya Yavuz ya da Selahaddin gibi olmak lazım” diyor.

Bugün Selahaddin Eyyübi’nin kabri bir hayli harap olmuş bir medresenin bahçesinde. Aziziye adı verilen bu medreseyi kendisinden sonra oğlu Aziz’in yaptığı söyleniyor.

Hava Şehitlerimiz:

sur-38İşte gayet ibretli bir sahne tam karşımızda duruyor. Selahaddin Eyyübi’nin türbesinin hemen yanında üç hava şehidimiz yatıyor. Onlar 1.Dünya Savaşı’nın ilk yılında bu topraklarda tayyareleri düşürülerek şehit edilen askerlerimiz. İsimleri; Yüzbaşı Fethi, Üsteğmen Sadık ve Üsteğmen Nuri. Onların bu büyük kumandanın hemen ayak ucu sayılan bu yere defnedilmelerinin de bir hikmeti var. Biliyorsunuz ki bizler o sıralarda itilaf devletleri denilen yabancılarla savaşıyorduk. Yine Avrupa bir araya gelmiş ve dört bir yana saldırmaktaydı. İşte Avrupa’nın bu saldırıları Haçlı Seferlerine benzetilmiş ve bu çatışmalarda şehit düşen askerlerimizden üçü, bir zamanlar Haçlıları perişan eden bu büyük kumandanın kabrinin ön kısmına defnedilmiştir.

Nureddin Zengi:

sur-39

Selçuklu atabeglerinden. Künyesi Ebü’l-Kâsım Mahmûd bin İmâdeddîn Zengi’dir. 1118′de Musul’da doğdu. Musul ve Haleb Atabegi İmâmeddîn Zengi’nin oğludur. İyi bir eğitim ve öğretim görerek, İslâm terbiyesiyle yetiştirildi. Gençliğinden îtibâren babasının seferlerine katılarak kumandanlık vasıflarını geliştirdi.

Babası İmâmeddîn Zengi’nin 1146′da öldürülmesinden sonra Musul Atabegliği oğullarından Seyfeddîn Gâzi ile Nûreddîn Mahmûd arasında paylaşıldı. Seyfeddîn Gâzi Musul merkez olmak üzere Fırat Nehrinin doğusunda kalan yerleri alırken, Nûreddîn, Halep merkez olmak üzere Fırat Nehrinin batısında kalan yerleri aldı.

Bu sırada Zengi’nin ölümünü fırsat bilen Haçlı liderlerinden İkinci Joscelin, bir kısım Hıristiyan halkla anlaşarak Urfa’yı ele geçirmeye muvaffak oldu. Nûreddîn Mahmûd, bu haberi duyunca süratle gelerek kaleyi tekrar ele geçirdi. İhânet eden Hıristiyanları cezâlandırdı. Halep bölgesine hâkim olup, Hıristiyanların elindeki Keferlâsa ve Artak’ı aldı.

sur-41

Mısır işleriyle alâkadar olmaya başlayan Nûreddîn Zengi, Şirkûh ve yeğeni Selâhaddîn Eyyûbî’yi Mısır’a gönderdi. 1164 yılında Harim’i yeniden Haçlılardan aldı. 1169 yılında Şirkûh, Mısır’da hâkimiyeti ele geçirdi. Selâhaddîn Eyyûbî, Nûreddîn Zengi’nin emriyle 1171 yılında Fâtımîleri tamâmen ortadan kaldırdı. Sultan Nûreddîn Zengi, Şam’da vefât etti (1174). Kendi yaptırdığı Nûriye Medresesine defnedildi. 1147-1149 yılları arasında gerçekleşen İkinci Haçlı Seferlerini netîcesiz bırakan İslâm kahramanlarından biri olan Nûreddîn Zengi, kurduğu eğitim kurumları, sosyal tesisler ve yaptığı îmâr faaliyetlerinin yanında, güçlü bir devlet kurucusu olan Selâhaddin Eyyûbi’yi yetiştirmesiyle de tanınmaktadır. Nureddin Zengi’nin eseri olan ve kendisinin türbesinin de bahçesinde bulunduğu Nuriye MedresesiHalep, Şam, Hama, Humus, Baalbek, Menbic ve diğer şehirlerde büyük medreseler, câmiler, imâretler, kervansaraylar, hastâne ve dâr-ül-hadîsler yaptırdı. Masrafların karşılanması, tâmirâtı ve yaşatılması için büyük vakıflar bıraktı. Şam’da yaptırdığı büyük hastâne, devrin en meşhur mütehassıs doktorlarının hizmet verdiği bir sağlık müessesesiydi. Hadis üniversitesi mâhiyetindeki ilk Dâr-ül-hadîsi o kurdu ve pek çok kitap vakfetti. Rasadhâne kurdurarak, güneş saati yaptırdı. Dindâr olup, ilim adamlarının hâmisiydi. Karargâhında dahi Kur’ân-ı kerîm okutup, hürmetle dinlerdi. Ülkesini adâletle idâre ettiği için”Melik-ül-âdil” lakabıyla tanındı. Haftada iki gün halkın huzûruna çıkarak şikâyetleri dinlerdi. Haksızlıkların önüne geçmek ve devletin menfaatlerini korumak için, hassas bir haber alma teşkilâtı kurdu. Haberleşmede güvercinlerden de faydalandı. Kendisinin ve âile çevresinin ihtiyaçlarını, ihsanlarını, şahsî malından karşılardı. Ganîmetten, âlimlerin helâl dediklerinden başkasını almaz, altın, gümüş kullanmaz ve ipek giymezdi.

sur-43

Bu büyük kumandanın hayatına ait en meşhur hadiselerden birisi, Efendimiz’in kabrini koruma hadisesidir. Bir gece rüyasında Efendimiz’i görür. Peygamberimiz kendisine, -Ya Nureddin bu iki kişi bana zarar veriyor. der. Sabah uyandığında adamları ile doğru Medine’ye hareket eder. Oraya vardığında sokaklarda dellallar bağırtır. Bu münadiler; -”Ey Medine’dekiler, şehrimize Zengi Atabeyi Nureddin teşrif etmişlerdir. Herkese hediyeler vermek dilemektedir. Tüm halkı falan yerde beklemektedir. ” derler. Gerçekten de tüm Medineliler birer ikişer buraya gelir ve bizzat Nureddin Zengi’nin elinden hediyelerini alırlar. En sonunda hediye almadık kimse kalmaz. Ama Nureddin Zengi gelenelerin şahsında rüyada Peygamber Efendimiz’in gösterdiği iki kişiyi görememiştir. Yanındakilere, hiç kimse kaldı mı ? diye sorar. Sadece iki kişi kaldı hünkarım derler. Ama onlar da şuan Mescid-i Nebevi’nin bahçesine çadır kurmuş ve içinde itikaftadırlar. derler. -”Onlar gelemiyorsa biz onların yanına gidelim diyen Nureddin, kalkar bu çadıra gider. İçeri girince bir de bakar, rüyada Peygamberimizin gösterdiği iki kişi. Çadırın altına bir hasır serilmiştir. Hasırı bir kaldırtır. Yerin altına doğru bir tünel uzanmaktadır. Meğer bu iki kişi Mecusilerden olup niyetleri peygamberimizin mübarek naaşını çalmakmış. Yer altından kazarak bir hayli de ilerlemişler. Bu hadise üzerine Nureddin Zengi Efendimiz’in kabrini dört bir yanından altı metre derinlikte kazdırarak içerisine kurşundan duvarlar döktürecektir. Zengi Bimarhanesinde tıp öğrencileri ders esnasındaBugün Nureddin Zengi kendi yaptırdığı Nuriye Medresesi’nin bahçesindeki türbesinde yatmaktadır.

sur-42Bizler de bu büyük hükümdarın kabrine uğradıktan sonra medresesinin bahçesinde çekimlerimizi tamamlıyor ve az ilerideki şifahanesine doğru ilerliyoruz. Bizi muhteşem bir yapı karşılıyor. Evet burası Nureddin Zengi’nin yaptırdığı bir Bimarhane. Yani hastane. Çok kompleks bir yapı olarak tasarlanmış. İçerisinde akıl hastalarına bile hizmet veriliyormuş. Dört eyvanlı avlusuna girdiğimizde içimizi bir huzur kaplıyor. Odaları orijinale çok yakın mumlu heykellerle donatmışlar. O günleri gözünüzde daha rahat canlandırmanız için. Duvarlarda bir takım eski tıp eşyaları ve resimlerde bizleri bilgilendiriyor. Yaşatmak için yaşayanların destanını yapının her yanında solukluyoruz. Yapılış tarihi 1200 ler. Bu yıllarda Avrupa insanının nasıl bir hayat yaşadığını, hasta insanlara karşı muamelelerini düşündükçe geçmişte medeniyet noktasında geldiğimiz dereceyi görüyor ve bugünlerimize hayıflanmaktan kendimizi alamıyoruz.

Küçük Muaviye:

sur-46Bu kez Şam’ın en gizemli yerlerini adımlayacağız. Burası eski Şam denilen yer.

Yani Emeviye Cami’nin kıble duvarına bakan dar sokaklar. Burada bir arabanın dolaşması mümkün değil. Bu nedenle taşımacılık ya iki tekerleklilerle yada eşeklerle yapılıyor. Kıble duvarı tarafından içeriye dalıyoruz. Karşılıklı yapıların pencereleri birbirlerine o kadar yakın ki bir evden diğerine yemek sahanı uzatmak hiç te zor olmaz. Bu ara sokaklardan devam ede ede nihayet aradığımız yere geliyoruz.

Burası ön duvarı sonradan yeşile boyanmış küçük bir türbe. İçerisi yarı mescid haline gelmiş. Kapıdaki yaşlı ve sarıklı kişi tam biz içeriye girecekken kapıyı kilitlemeye kalkmaz mı, aman amca dakikalardır buraya gelmek için yürüdük diyoruz ama adam nuh diyor peygamber demiyor. Çözümü Erol Hocam buluyor ve adamın eline biraz Suriye lirası sıkıştırıyor. Hayret, sırtını dönüp giden adam bir anda kırk yıllık tanıdık gibi geliyor ve az önce sıkı sıkı kitlediği kapıyı açıyor ve biz çekimlerimize başlayabiliyoruz.

sur-45Evet burada Küçük Muaviye yatıyor. Hz. Muaviye denilince aklımıza, Ebu Süfyan’ın oğlu ve Emevi Devleti’nin kurucusu Muaviye gelmektedir. Peki bu küçük Muaviye’de kimdir? O, Hz. Muaviye’nin torunu, Yezid’in oğlu Muaviye’dir. Anlatıldığı kadarı ile alim ve takva ehli bir kişi imiş. Babasından sonra halifelik kendisine geldiğinde bu vazifede sadece kırk gün duruyor ve sonrasında halkın önüne çıkarak şu anlamlı konuşmayı yapıyor; -”Benim sizin ilgi ve maaşınıza ihtiyacım olmadığı gibi sizinde bana ihtiyacınız yoktur. Öyleyse hepiniz sağlıcakla kalın.” İşte bundan sonra halifeliği bırakacak ve idareciliğin getireceği gurur, kibir ve mal sevgisi gibi nice illetten kurtulacaktır. Babamın bana daha çocukluğumda anlattığı Küçük Muaviye’yi ben hiç unutmamıştım. Ve bugün O’nun gibi güzel bir kişiyi televizyon aracılığı ile insanlara anlatmak benim için çok anlamlı olacaktı. Huzurunda uzun uzun dua ederek buradan da ayrıldık.

Hz.Muaviye:

sur-47Suriye’de üçüncü günümüzün artık ikindi vakitlerini yaşıyoruz. Şam’ın en eski sokaklarını adımlamaya devam ediyoruz. Küçük Muaviye’den sonra bu kez biz O’nun dedesi Hz. Muaviye’nin kabrine gitmek istiyoruz. Fakat daha önce gelmeme rağmen sokakları gene karıştırıyorum. Çünkü çevremiz tam bir labirent gibi. Allah’tan yanımızda çok iyi Arapça konuşabilen Cihan Haber Ajansı muhabiri Nazif Bey var. Onunla sora sora dirsekleri döne döne sonunda kabrin başına geliyoruz. Burası mütevazi fakat bakımsız bir türbe. Ve her zamanki gibi yine kapalı. Üzücü olan türbenin camlarının da kırık olması. İçerisine giremesek te dışarıdan çekim yapabiliriz diyor ve başlıyoruz bu önemli sahabeyi konuşmaya. Hz. Muaviye aslında Ebu Süfyan’ın oğlu. Fakat Efendimize yakınlığı ile biliniyor. Vahiy katipliği yapmış. Hz.Ömer döneminde Şam valisi ve sonrasında da bunu devam ettirmiş. Her ilahi dinde olduğu gibi İslamiyet’te de suları bulandırmaya çalışanlar olmuş ve içerideki samimi insanları birbirine kırdırmaya kalkmışlar. İşte bu kargaşa döneminde Hz. Muaviye’de ne yazık ki Hz. Ali ile karşı karşıya gelmiştir. Fakat her ikisi de sahabedir ve onları tartışmak bize düşmeyecektir.

Onun takvası ortadadır. Bir gece kendisini sabah namazına kaldırmaya gelen şeytan darbı meseli meşhurdur. Çünkü öncesinden sabah cemaate geç kaldığı bir günde o kadar derinden bir ah çekmiştir ki bunun yüzü suyu hürmetine nice kişiler affolunmuştur.

sur-48Abdurrahman ibni Avf Hz.nin kızı EmineYine birgün Şam’a gelen ve kendisine bürokrasi uygulanan Ebu Zer, Hz.Muaviye’nin yüzüne bir tokat indirmiş ama Hz.Muaviye hiçbir şey yapmamıştır. Onunda adının geçtiği bir konuyu Hocaefendi şöyle anlatır: Sa’d ibn Ebî Vakkas’ın da bulunduğu bir topluluk içinde adamın biri, Hz Ali, Hz. Muaviye, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr’e sövüp sayar ve onlar hakkında ağza alınmayacak pek çok şey söyler. Hz. Sa’d o adamı kenara çekerek ona şu nasihatte bulunur: ”Sen ne dediğinin farkında değilsin. O zatlar, Allah indinde makbul kimselerdi. Bu şekilde ileri geri konuşarak onlar hakkında haksızlık ediyorsun.” Bunun üzerine adam, “Sen de kim oluyorsun?” diyerek bir hakaret de ona savurur. Daha sonra Hz. Sa’d, hemen orada ellerini açar, kıbleye yönelir ve Allah’a şöyle dua eder: “Allahım! O zatlar hakkında beni yalancı çıkarma! Eğer onlar senin nezd-i Ulûhiyetinde kıymetli kimselerse, burada o mânâyı teyid edecek bir şey göster!” Bu sırada nereden çıktığı belli olmayan bir deve, toplumu yara yara gelir ve o adamı ayaklarının altına alıp çiğner. İhtimal bu manzara karşısında Hz. Sa’d ibn Ebî Vakkas çok duygulanmış ve belki de böyle bir dua ettiğine pişman olmuştu.

Çekim onrasında oradaki yaşlı türbedardan, Hz.Muaviye’nin yanında Abdurrahman bin Avf’ın oğlunun ve türbenin bahçesindeki tek kabirde de kızı Emine’nin yattığını öğreniyoruz. Dualarla oradan da ayrılıyor ve son çekim güzergahımıza doğru ilerliyoruz.

Sinan Paşa Cami:

sur-49Şam’da birçok yerde Osmanlı’ya ait eserler görmek mümkün. Nice han, hamam ve caminin yanında medreseler, imaret ve sebiller de göze çarpıyor. Fakat buradaki Osmanlı yapıları içinde iç tezyinatı bakımından en önde olanlardan birisi şüphesiz Sinan Paşa camisi.

Emeviye’den Sahabeler kabristanına doğru ilerlerken dericiler çarşısının hemen berisinde kalan bu caminin en bariz özelliği tamamen sırlı tuğla ile kaplı olan minaresi. Çivit yeşilin tüm tonları güneş ışınlarını üzerinde oynatırken bizlerde bu tarihi ecdat yadigarına giriyoruz.

Sinan Paşa’nın İstanbul Divanyolu üzerindeki türbesine defalarca giden biri olarak sanki çok önemli bir yakınımın buralardaki evinde gibiyim. Kendisi tarihe Yemen Fatihi olarak geçmiştir. Doğu ve batıda seferleri vardır. Şam valiliği yaptığı dönemde her Osmanlı Paşası gibi o da bulunduğu yeri mamur etmek istemiş ve bu güzel camiyi buraya kondurmuş.

Caminin içi hepimizi büyülüyor. Dört köşedeki dört pantantifin her biri diğerinden farklı tezyin edilmiş. Pencere alınlıklarının tamamı çini kaplı. Camiye ilk girişte sağ ve sol tarafta iki adet siyah mermerden gayet güzel iki sütun duruyor. Ama bir tanesi kırılmış ve inanmayacaksınız izolobantla bağlanmış.

sur-50 sur-51

sur-53Caminin beni en çok etkileyen kısmı ise o muhteşem mermer minberi oldu. Üzerindeki kabartmaların zenginliği ve güzelliği adeta bizi şaşkına çevirdi. Bu desenler arasında neler vardı neler. Muhteşem laleler, güller, karanfiller. Çiçeklerin farklı formlardaki halleri insanı adeta büyülüyordu. Müstakil, saksı içinde, boynun bükmüş hatta kırılmış olanları bile mevcuttu. O kırık kısımlar o kadar sanatlı idi ki gerçek gibi duruyorlardı karşımızda.Tarihi Cami sancaklarını incelerken Serviye sardırılan mor salkımlar ve daha neler. Ama bu minberi muhteşem yapan sadece bunlar değildi. Bu güne kadar binlerce camide bir o kadar minber görmüş biri olarak başımı tavana vurduran bir detay ile karşılaştım. O da bu minberin taş kapısı idi. Evet yanlış duymadınız taş kapısı. İki parça ince kayrak diyebileceğimiz taş minberin iki kanat kapısı olarak düşünülmüş. Üzerindeki işlemeleri burada anlatabileceğimi sanmıyorum. Çünkü taş kapı kanatları üzerinde neredeyse hiç boşluk kalmayacak şekilde bir süsleme icra edilmişti. Beni en çok etkileyen şeylerden birisi de minberin üzerinde, sivri külahının hemen altında hala durmakta olan sancakları idi. Üzerleri iplik ile dikilerek yazılmış ve süslenmiş tarihi sancakları görünce hepimiz duygulandık.

Bu yapının harikalığına şaşırmamak lazım çünkü yapıldığı dönem, Osmanlı Devleti’nin en güçlü olduğu zamandı. Siyasette olduğu gibi sanatta da hiçbir güç onunla boy ölçüşemiyordu.

sur-54Bu camide yaşadığımız enteresanlıklar bununla da bitmedi. Biz cami içinde çekimlerimizi tamamlarken, caminin hemen arkasındaki postlu koltuğunda oturan ve habire Kuran’ı Kerim okuyan yaşlı amca birden doğruldu ve bize doğru yaklaşmaya başladı. İyice yaklaştığında da Arapça bir selamla bizleri selamladı. Aramızda Arapça bilen tek kardeşimiz olan Nazif Bey selamını aldı ve derin bir muhabbete başladılar. Bu konuşma yaklaşık onbeş dakika kadar sürdü. Sonrasında Nazif Bey bir hayli etkilenmiş olarak bizlere dönerek neler konuştuklarını anlattı. Amcamız meğer bu caminin eski hatiplerinden imiş. Ve mihmandarımıza, şunları söylemiş:

sur-55-”Siz Türkler ile biz Araplar tarihten bu yana kardeşiz. Ama birileri aramıza husumet sokmaya  kalkıştılar. Bize sizin için bu toprakları sömürdüler dediler. Onlar artık dini asli şekli ile yaşamıyor dediler. Halbuki bunlardoğru değildi. Siz bu toprakları asla sömürmediniz. Aksine sömürenler onlardı.” Bunların diyen amcamız eli ile kubbeyi gösteriyor. Kubbeye dikkatle bakıyoruz. Hani evin tavanında rutubet olurda o kısım yama gibi durur ya. İşte öyle bir büyük iz var. Meğer Fransızlar Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’nda ki yenilgisi ile bu topraklardan çekilmesi sırasında Şam’ı işgal ederlerken bu camiyi de bombalamışlar. Caminin kubbesine isabeteden bir top mermisi kubbeyi delerek caminin girişinin sağ ve solunda bulunan siyah mermer kolonlardan birisini kırmış. Ben bunları duyunca girişte gördüğüm kırık mermer kolonun sebebini şimdi daha iyi anlamıştım.

sur-52Hemen bu yaşlı nurani zatın yanına gittik. Eğildim ve elini öptüm. Çok şaşırdı ve mutlu oldu. Ardından kendileri ile fotoğraf çektirdik. Evet büyük vazifelerimiz vardı. Onlarla tarihten ve inancımızdan gelen nice ortak yönümüz bulunmaktaydı. Bizler iki necip miller olarak yine bir araya gelmeli ve ortak paydalarda daha nice güzel icraatlara imza atmalı idik. Aramıza yabancıların attıkları ayrılık tohumlarını bir bir temizlemeli ve bu kardeşliğimizi daha da pekiştirmeye çalışmalıydık.

İşte bu anlamlı duygularla buram buram Osmanlı kokan camiden de ayrıldık. Hava kararmak üzereydi ve üzerimizde tatlı bir yorgunluk vardı. Ayrıca ayrılacak olmanın verdiği bir hüzün. Nice sahabeyi bağrında saklayan, Efendimiz’in iki kez şereflendirdiği, Selahaddin Eyyübilerin yurdunu nasıl bırakıp gidecektik. Hey Şam, dedikleri kadar vardı, seni gören bir daha bir daha görmek istiyordu. En yakın zamanda yeniden görüşebilmek dileği ile bu hayırlı beldeye, ecdadın tabiri ile Şam-ı Şerif’e veda ederek ayrıldık.