• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Samanyolu TV Suriye Çekimleri – 2

Bugün ki çekim maratonunun dünden daha yoğun olacağını sabahın bu erken vaktinde nereden bilebilirdik ki. İlk önce nereyi çekelim derken, dünkü çekimlerimizde bizlere eşlik eden Said Bey, Kasyun Dağı’nın arkalarında uzanan ve bir mağara içinde medfun bulunan Habil’in kabrinden bahsetti. Şaşırmıştık. Hz.Adem’in oğlu Habil’in kabri burada mı?! diyebildik. Şam’da medfun olduğunu ve otelimize de bir hayli yakın olduğunu öğrenince oraya gitmeye karar verdik.

Yeryüzünün İlk Maktulu Habil’in Kabri:

Yolumuz yarım saat kadar sürdü. Habil’in kabri askeri bölgede kaldığı için yolda askerlere nüfus cüzdanlarımızdan birkaçını bırakmak zorunda kaldık.

sur-20Dağların arasında, yüksek bir düzlüğe kurulmuş güzel bir külliye ile karşılaştık. Bir takım sosyal tesisler ve bir de beyaz kubbe. İşte bu beyaz kubbenin altında yatıyormuş Hz.Habil. İçeriye girdiğimizde altı metre uzunluğunda bir kabir ile karşılaştık.

Türbe ve çevresi Dürziler tarafından yönetiliyor. Yani Habil’e onlar sahip çıkmışlar. Kendileri genelde siyah şalvar, başlarına da beyaz takke yada sarık giyiyorlar. Yanımdakilere, neden Dürzilerin buraya sahip çıktığını sorduğumda, onların kardeşleri ile evlenebildikleri, Habil’in de evlendiği için kendilerine bir nevi önder gibi gördüklerini öğreniyorum. Buradaki çekimlerimizde Habil ve onun inancımızdaki yerini konuşuyoruz. Zaten ismi ne zaman anılsa akla hemen yeryüzünün o ilk cinayeti gelmiyor mu? Hadiseyi gelin yeniden hatırlayalım:

Hz.Adem (a.s) ve Hz. Havva’nın her defasında ikiz olmak üzere 4 çocukları olur. İlk ikizler Kabil ve kız ve ikinci doğumda Habil ve kız olur. Hayat akıp giderken evlilik çağları gelir çatar. Hz. Adem ilhamen ilk erkek çocuk olan Kabil’i, Habil’in ikizi olan kızla evlendirmek ister. Kabil’le doğanı da Habil’le. Yani çaprazlama. Böylece eşler arasında az da olsa uzaklık olacak, ikiz kardeşle evlenme engellenmiş olacaktı. Zaten insan neslinin devamı açısından bu Allah (c.c)’ın müsadesiydi. Hz.Adem’in (a.s) bu hükmüne Kabil razı olmaz ve herkes kendi ikiziyle evlensin der. Kendi ikizi “İklimya” olduğu rivayet edilen kızla evlenmek ister. Habil ise hem peygamber hem de babası olan büyüğüne teslim olur.

Baba ve annenin “-Oğlum bu Allah’ın emridir. Bu bizim rızamızdır, bunun aksinde huzursuzluklar ve isyan vardır…” dediyse de nasihatleri tesir etmez nefsine kurban olmuş oğul Kabil’e. Netice Hz.Adem(a.s) iki kardeşe kurban kesmelerini, kimin kurbanı kabul olursa “İklimya”yı onun almasını teklif eder. Kabil de Habil de kabul eder. Kabil çitçilikle,Habil hayvancılıkla uğraşıyordu. O dönemde kurbanlar bir meydana bırakılıyor ve semadan bir nur gelip o kurbanın üzerini aydınlatıyordu. Kabil bir demet buğday, Habil de bir koyun getirdi. İmtihanlar girdabındaki hüzünlü baba şahit. Kabil telaş ve korku çukurunda endişeli iken teslimiyetin verdiği sürur ve huzurlu Habil sakindir. Netice beklenen nur semadan iner Habil’in kurbanını aydınlatır. Gönlü ve kafası karanlıklar içerisindeki Kabil’in kurbanı da zifiri karanlıktadır. Allah-u Teala samimi, ihlaslı ve hakiki teslim olan içinde herhangi gılliguş olmayan Habil’in kurbanını kabul etmiştir.

sur-21Habil ellerini açıp şükrederken ağabeyine de teselli verir üzülmemesini, haklarında hayırlısının böyle olduğunu anlatmaya çalışırsa da Kabil için şeytan ağını örmüş artık o nefsinin kurbanı olmuş kalb katılaşmıştır söz ve nasihat tesir etmez ki nefsinin tuzağında olana.

Günler ömrü azaltırken nefsin arzularını ve öfkeyi de aksine arttırmaktaydı. Kabil günden güne nefretini dizginliyor, işlenmemiş bir suçun hesabının peşine düşüyordu.Habil’in varlığını kaldırmadan içindeki bu şeytani öfke ve ateşin dinmeyeceğini düşündü ve yılansı zehirini kustu:

“-Seni mutlaka öldüreceğim… (Maide suresi,27)

Ve yeryüzünde toprak ilk defa bir şehidin kanıyla sulanır. Habil Kasiyun dağında koyunlarını otlatırken bir kenarda uzanmış tefekkürle meşgulken, şeytani arzulara donanmış Kabil yine şeytani usulle erkekcesine değilde haince Habil’in arkasından yaklaşır gafletinden istifade eder, eline aldığı taşla başına vurur. Habil olduğu yerde yığılır cansız bir şekilde yatar. Kabil bakar ki kalkmıyor, ses vermiyor. Tutar kaldırır, sallar bakar hiçbir tepki yok bırakır kaçar. Biraz gider belki kalkmıştır diye tekrar döner gelir kardeşi hala yerde cansız yatmaktadır. Yanına oturur sabaha kadar bekler ne yapacağını bilemez halde sağa sola koşuşturur ama çare yok. Ceset kokmaya başlar, alıp götürmek ister babadan çekinir. Öylece düşünmeye başlar. Bir de ne görsün iki karga kavga etmekte ve biri yere serilir. Kavgada ayakta kalan karga toprağı eşeler küçük bir çukur açar yere serilen kargayı bu çukurun içine çeker atar ve üzerine toprak atar sonra uçar gider. Sevk-i ilahi ile Allah’ın rahmeti Kabil’e yol göstermek için bu karga olayı yaşanmıştır. Ve Habil ilk şehid olarak yeryüzünde ilk kabre giren, Kabil ilk zalim, kardeşinin kanına giren ilk katil olarak insanlık tarihine kara bir leke olarak kalacaktır

Osmanlı’yı, İstanbul’un Fethini, Yavuz ve Şam Fethini Müjdeleyen Alim: Muhiddin İbni Arabi Hz.

sur-22Çekimlerimizin en heyecanlı kısımlarından birine gelmişti şimdi sıra. Anadolu’da ki hemen her kişinin bir şekilde adını duyduğu, bir menkıbe yada masal gibi kendisine anlatılan bir isim, Muhiddin İbni Arabi Hz.ni çekecektik şimdi.

Eğer birgün yolunuz İstanbul’da Çarşamba sırtlarına düşerse, oradaki büyük padişah Yavuz’un kabrini ziyaret etmeyi ihmal etmeyiniz. Ve bu ziyaretinizde eğer türbe açık ise içeride duvarda şu yazıyı göreceksiniz; -”Sin Şın’a girdiğinde benim yerim ortaya çıkar.” Bu söz Muhiddin İbni Arabi Hz.ne aittir. Gerçekten de öyle olmuştur. Bu cümledeki sin, Selim, şın ise Şam’ı simgeler. Yavuz Sultan

Selim 1516 da Mısır seferi öncesinde Şam’a ilerler ve bu şehri fethi ile birlikte bu güzel zatın kabrini buldurur. Kabrin bulunuşu da bir hayli enteresan. Muhiddin İbni Arabi Hz. birgün bir yere çıkmış ve oradaki ham kaba softalara dönerek,

-”Sizin taptıklarınız benim ayağımın altındadır.” demiştir. Bu ince anlamı sezemeyen bu cahil güruh, küfre girdi diye bu alim zatı orada şehit ederler. Yıllar içinde kabrinin üstü şehir çöplüğü haline gelir. İşe Yavuz Şam’ı fethi sonrası beldenin yaşlılarını buldurur ve Muhiddin İbni Arabi Hz.nin vefatı öncesinde bu sözü nerede sarfettiğini sorar. Gösterirler. Orayı kazdırır testilerle altın çıkar. Meğer bu büyük imam, insanlara, inancınızı bırakıp paraya tapıyorsunuz demek istemiştir. Bundan sonra Yavuz Sultan Selim, Muhiddin İbni Arabi Hz.nin kabrini buldurur ve temizletir. Ardından üzerine çok güzel bir türbe, yanına da bir cami yaptıracaktır. İşte bu yapılar Şam’daki ilk Osmanlı eserleri olacaktır.

Bizde ekip arkadaşlarımız ile buraya geliyoruz. Büyük imamın önünde el açıp uzun uzun dualar ediyor ve ardından çekimlerimize başlıyoruz. Tabi O’nun hayatını konuşmak için önce Endülüs’e kadar gidiyoruz. Çünkü Arabi Hz. orada dünyaya gelecektir.

Endülüs yani İspanya topraklarında doğan İbni Arabi, önce devrin büyük alimi İbni Rüşt’ten eğitim almış. Hatta ileride O’nun cenaze namazında da bulunan imam, kuzey Afrika üzerinden Mekke’ye gelmiş. Sonra Şam üzerinden Anadolu’ya geliyor ve o günlerin Selçuklu başkenti Konya’ya geçiyor. En samimi arkadaşının burada vefatı sonrasında dul kalan eşini himaye için nikahına almıştır ki bu hanımın oğlunu da manevi evlat edinir ve yetiştirmeye başlar. Bu çocuk ileride ilmin kapılarından biri olan Sadreddin Konevi Hz. olacaktır.

sur-23Şam’a yerleşen imam hayatının geri kalanını orada geçirecektir. 1220 lerde kendisini ziyarete, Buhara Belh üzerinden gelen Bahaüddin Veled Hz. gelecektir. Konya’ya gitmektedirler ve yanlarında oğulları Mevlana Celaleddin Rumi Hz. de vardır. Fakat o sıralar daha yirmi yaşlarındadır. İmam ziyaret sonu izin isteyip ayrılan grubun arkasından uzun uzun bakar. Önce Bahaeddin Velet Hz., arkasında oğlu Mevlana yürümektedir. Bu manzara ona şu sözleri söyletecektir:

-”Fesubhanallah, bir derya, nehrin arkasına takılmış gidiyor”

Süleymaniye Cami ve Selimiye Medresesi:

Büyük İmam ve O’nun medfun olduğu Osmanlı eseri külliye sonrasında şimdi yine bir başka Osmanlı eserini ziyarete gidiyoruz. Fakat bu gideceğimiz yapı, Şam’daki en muhteşem eserlerimizden birisi, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın yaptırdığı Süleymaniye Camii.

sur-25Barada Nehrinin hemen yakınlarında inşa edilen yapı, İstanbul Süleymaniye ile hemen hemen aynı yıllarda inşa edilmiş. Suriyeliler buraya Süleymaniye Tekkesi diyorlar. Neden böyle dediklerini anlayabilmiş değilim. Belki de son yüzyılda caminin içinde bir tekke hizmeti verilmiş olabilir. Caminin yanında ise Kanuni’nin oğlu 2.Selim’in yaptırdığı çok güzel bir Medrese var. Ana dersane binası günümüzde cami olarak kullanılıyor. Çünkü Kanuni’nin eseri Süleymaniye uzun yıllardır ibadete kapalı. Ve şuan hiç te iyi bir durumda değil. Bir an önce restore edilmesi gerekiyor.

Selimiye Medresesi’nin öğrenci odaları günümüzde otantik eşyaların satıldığı birer mağaza gibi kullanılıyor. Medresenin önünde bir de çarşı yaptırdıklarını sanıyorum söylememe gerek yok. Çünkü böyle bir hayır kurumuna akar olsun, gelir getirsin diye her zaman böyle çarşılar yaptırmışlardır.

Süleymaniye Külliyesi’nde yanımızdaki Samanyolu ekibini bir sürpriz bekliyor. Çünkü bu caminin yan bahçesinde Osmanlı’nın son padişahı Sultan Vahidettin Han yatıyor.

Son Osmanlılar Haziresi:

sur-31

Sultan Vahidettin, abisi Sultan Mehmet Reşad’ın vefatı ile tahta geçmiştir ki o sıralarda Mondros Ateşkes Andlaşmasının imzalanmasına sadece birkaç ay kalmıştır. Yıkılmakta olan bir eve girmiş ve ev yıkılmıştır. Tüm suç ta ona yüklenmiştir. Halbuki bugün birçok insanın çok iyi bildiği bir şekilde vatanın kurtuluş mücadelesinde önemli bir rol oynamıştır.

Kendisi İttihat ve Terakkiyi hiç sevmemektedir. Tüm ipler Enver Paşa’nın elindedir. Askeri kanadın içinden, Enver Paşa’nın düşmanı, aynı yaşta fakat hep onun altında kalmış, hırslı ve zeki bir başka kişiye ihtiyaç vardır. Adres bellidir. Bu kişi Mustafa Kemal olacaktır. Kendisini Almanya Seyahatinden yakından tanımıştır. Çünkü bu üç aylık yolculukta kendisinin baş yaverliğini Atatürk yapacaktır.

Kurtuluş Savaşını örgütlemek üzere Anadolu’ya bir kumandanın gitme durumu söz konusu olduğunda ise akla o gelir. Yıldız Sarayı’na çağrılır ve görüşülür. Bu görüşme bugün resmi makamlarımız tarafından da kabul edilmektedir ki, bir gün yolunuz Yıldız Sarayı’na düşerse bugün Müze olarak gezilebilen bu yerde uzun koridorun sonundaki en uç odada bu görüşmenin nasıl cereyan ettiği ABD büyük elçisinin Atatürk’ün ağzından dinlediği şekilde yazılmaktadır.

sur-27Arkadaşlarımızla, İtalya’da San Remo’da fakirlik içinde vefat eden ve naşına el konulan, Şam’daki esnafın aralarında topladıkları paralar ile kurtarılan padişahın mütevazi kabrinin başına gidiyor ve fatihalarımızı ruhlarına gönderiyoruz. Orada kimler yok ki, her sene yazın yaptığımız boğaz turlarında muhakkak anlattığımız, Hatice ve Fehime sultan yalılarının sahipleri ve 5. Murat’ın kızları olan iki hanım, Sultan 2. Abdülhamid Han’ın dört oğlu, Şeyhülislam Arif Hikmet Efendi, Sultan Abdülmecid’in kızı Seniha Sultan ve diğerleri…

Şam Tren İstasyonu:

sur-29Şam’ı gezerken nereye baksak bir ecdat yadigarı gözümüze takılıyor. Ve Şam’ın en önemli meydanında ki bu meydanın adı da Hicaz’dır, Hicaz Demiryolu Projesinin en önemli ayaklarından biri olan Şam Tren İstasyonu ile karşılaşıyoruz.

Dua dua 2. Abdülhamid Han’ı anıyoruz uzun uzun seyrederken. Çünkü dile kolay, Osmanlı’nın en müşkil yıllarında İstanbul’dan Medine’ye kadar uzanan bir yol yaptırıyor. Yıl 1901. Dünya böyle bir projeyi duyduğunda dudakları uçuklar hale geliyor. Onlar Arap Türk düşmanlığını kurmaya çalışırken bağları daha bir kuvvetlendirecek muhteşem bir proje. Sonra hacca trenle gitmek, bir yerden bir yere askerini güvenle ve hızla sevkedebilmek. Kar içinde kar bir proje. Ama Osmanlı zayıftır ve düşman bünyeye nüfuz etmiştir. Bu proje bize çok da faydalı olamadan Sultan 2. Abdülhamid Han tahttan indirilir. Kısa bir süre sonrada 1. Dünya Savaşı başlar.

sur-28Bu savaşta Arapları aleyhimizde kışkırtmaya çalışan İngiliz casuslar, her bir rayı söküp getirene şu kadar para diye bir takım kendini bilmezleri bu hazin akibete teşvik ederler. Bu sinsi plan en çok Arabistan’da hayata geçer. Bu nedenle Hicaz demiryollarının en çok imha olan kısmı bugünün Suudi Arabistan’ında olan kısmıdır. Ama güzel olan bir şey var ki, Ürdün ve Suriye’de demiryollarımız tüm güzelliği ile durmaktadır ve hala da kullanılagelmektedir. Tren istasyonumuzun binası bugün bir nevi fuar alanı olarak kullanılıyor. Yakın tarihte gerçekleştirilecek bir projeye görede büyük bir sergi alanının baş binası haline gelecek. Ama istasyonun önündeki Hicaz mühürlü lokomotif bize o günlerden bir şeyler anlatmayı hala sürdürüyor.

Ehli Beyt Kabristanı:

Hz.Hüseyin bahsinde anlattığım üzere, art niyetli kişilerin bu aileyi kullanmalarını engellemek ve onları himaye etmek adına Hz.Peygamber’in yakınları Şam’da tutulacaktır. Ve burada vefat edenlerde bu topraklara defnedileceklerdir. İşte şimdi onları ziyarete gidiyoruz.

Şam’ın dış kısmında bulunan bu çok kubbeli türbelerle süslü mezarlıkta kimler kimler yatıyor. Ehli Beyt’in dışında Şam ve civarı nice sahabeyi ağırlıyor. Bu kadar çok sahabenin burada bulunmasının bir hikmeti de Bizans ve Sasanilerle yapılan savaşlara iştirak için buralara gelmiş olmaları. Bu savaşlarda yaralanarak şehit düştüklerinde de savaş alanında bırakılmayarak buraya getirilmişler ve Şam’a defnedilmişler. İşte onlardan bir tanesi de Cihad adına Medine’lerde duramayan Peygamberin bülbülü Hz.Bilal Habeşi’dir. Kabrinin başına gidiyoruz. Yeşil kubbeli bir türbenin içinde yatıyor. Burayı en çok ziyaret edenlerin arasında Türkler olduğu için kapıdaki kitabede Türkçe bilgilendirmelerde mevcut.

Bilal Habeşi Hz.:

sur-30Mekke’de Ümeyye İbni Halef’in kölesidir. Müslüman olduğu duyulunca acımasız işkencelere tabi tutulur. Sonunda Hz.Ebubekir satın alır ve azat eder. İslamın ilk müezzini odur.

Satın alma sırasında Ümeyye ile Hz. Ebubekir arasında geçen şu konuşma ne kadar enteresandır:

Hz. Ebu Bekir: “O’nu bana satar mısın?” der. Umeyye, Bilal’dan ümidini kestiği için teklifi kabul eder. “O’nu sana şu kadar dirheme satarım.” Hz.Ebu Bekir’in razı olduğunu gören Umeyye: “Onu al, Lat ve Uzza’ya yemin olsun ki, eğer onu bir tek okıyyeye satın almaya razı olsaydın yine de sana satardım.”

Hz.Ebu Bekir de ucuz olduğu için değil müslümanın değerli olduğunu bütün çağlara, asırlara yazarcasına o günlerin cümleleriyle: ”-Vallahi! sen onu, değil bir okıyyeye, yüz okıyyede’den fazlasına satsaydın yine de alırdım çünkü o müslümandı.”

Müşriklerin Hz.Bilal ve diğer kölelere bakışını göstermesi bakımından aşağıdaki misalde bir hayli enteresan. Hadise Mekke’nin fethi sırasında cereyan ediyor. Mekke’nin eski müşrik liderleri aralarında konuşuyorlar. Bir yandan da kulaklarına fetih ile birlikte Bilal Habeşi Hz.’nin ezanı çalınıyor.

Attab: “Babam Allahın sevdiği kulmuş ki vaktiyle öldü de daha dünün kölesi şu Bilal’in sesini duymadı.”

El-Haris ise: “Vallahi Muhammed’in hak olduğunu bilsem ben de gider icabet ederdim.” dedi.

Akıllı Ebu  Süfyan:”-Vallahi ben hiçbir şey demeyeceğim. Eğer bir şey söylersem şu yerdeki taşlar bile dile gelir hemen gider ona haber verirler.”

Resulullah Ka’be’den ayrılır bunlara doğru gelir: ”Konuştuklarınızın hepsini biliyorum.” der.

Attab ile El-Haris “Biz şahidiz ki sen Allah’ın elçisisin. Vallahi bunları konuştuğumuz sırada kimse bizi dinlememişti ki o sana haber versin. Herhalde sana bir taraftan haber veriliyor…!”

Resulullah Efendimiz bir gün Hz. Bilal’e, “Ya Bilal, Mi’rac Gecesinde Cebrail ile birlikte Cennet’e girerken arkamda ayak seslerini duydum. Cebrail’e, ‘Bu ayak sesleri kimindir?’ diye sordum. Cebrail bana, ‘Bilal’indir’ dedi.

Bunun üzerine Resulallah, Bilal’e: “Sen hangi hayırlı işleri yapıyorsun ki bu dereceye vardın?” diye sordu.

Hz. Bilal şöyle dedi: “Ya Resulullah, farzları yerine getiriyorum. Bir de her zaman abdestli bulunmaya dikkat ediyorum.”

sur-17Bilal Habeşi Hz. ile ilgili misalleri çoğaltabiliriz. Ama ben şimdi O’nun hayatında çok önemli bir yeri teşkil eden Medine’den ayrılma meselesine gelmek istiyorum.

Hz.Bilal’in uzun zamandır gönlü, küffar topraklarında cihat etmek istemektedir. Çünkü bunun faziletini Efendimiz’den duymuştur. Hz.Ebubekir’e birkaç kez gider ama Hz.Ebubekir, -’Sen bize Peygamberin yadigarısın’ diyerek kabul etmez. En sonunda bir kez daha gelen Hz.Bilal, Hz.Ebubekir’e, -Sen beni kendin için mi yoksa Allah için mi satın aldın diyecektir. Cevap açıktır. O zaman beni gönder der ve Şam’a doğru yola çıkar. Uzun süre oralarda cihat ile meşgul olur.

Bir gece rüyasında Efendimiz’i görür. Peygamberimiz, Medine’ye gelmiyor diye sitemli birkaç söz etmiştir. Kalkar Medine’ye gelir. Sabah vaktidir. Peygamber Efendimiz’in torunları Hz.Bilal’i sabahın daha karanlığı içinde Mescidi Nebevi’de görünce şaşırırlar ve sevinerek ezanı ille de sen oku derler. Bilal Habeşi Hz.uzun zamandır ezan okuyamamaktadır. Çünkü ne zaman Eşhedü enne Muhammeden Abdühü Ve Rasuluhü kısmına gelse gırtlağına bir şeyler tıkanmaktadır. Ama rica edenler Peygamber torunlarıdır. Kabul eder ve çıkar dama başlar ezanı okumaya. Medine’de bir dalgalanma olur. Ezanı duyan kendisini sokağa atar. Bu ses Hz.Bilal’in sesi değil midir. Hani şu Peygamberin müezzini. Yıllardır Medine’de hasret kaldıkları ses. O burada ezan okuduğuna göre belki de, belki de onun Efendisi’de burada olamaz mı? Sanki asrı saadet döneminin o günlerine yeniden gidilmiştir. Kendisini sokağa atan soluğu mescidde alır. İşte onun bir ezanı bile havayı bu kadar değiştirebilmektedir.

Şam civarında yaşayan ve burada eceli ile vefat eden bu büyük sahabe hakkında son iki misalle bağlayalım.

Bir keresinde mescitte bir konuyu tartışırlarken Hz.Bilal fikrini söyleyince Ebu Zer, hadi oradan karanın oğlu sen nereden bilirsin diyor. O da kalkıyor, karar mercii olan Efendimiz’e soruyor, -”Ya Rasulallah benim annemin, babamın, benim zenci olmam cennete gitmemize mani mi ?” diyor. Öyle şey olur mu diyor Efendimiz ve miraçta kendisini şöyle şöyle gördüğünü anlatıyor. Ama kardeşlerim bana böyle diyorlar deyince Peygamberimiz Ebu Zer’i çağırtıyor ve -Sen de cehalet emareleri var diyor. Hala cahiliye izleri var. Bundan sonra Ebu Zer Bilal Habeşi’nin kapısına gidecek ve başını yere koyup Bilal Habeşi’ye, -”Vallahi o kara ayaklarınla başıma basmadan geçersen ölene kadar burada kalırım.”

Bilal Habeşi erkek kardeşine kız istemeye gidiyor. Ev sahibine, -”Biliyorsunuz bizler Habeşli iki köle idik, Allah bizi imanla serfiraz etti, azat etti, Müslüman olduk, durumumuz yoktur, fakiriz fakat kızınızı verirseniz, biz fakirleri sevindirmiş olursunuz, vermezseniz de Elhamdülillah der size dua eder gideriz.” diyor.

Tabi adam kızını veriyor. Ruhları şad olsun, Allah bizleri Onların şefaatlerine erdirsin.

Esma binti Umeys Hz.:

sur-33Cafer bin Ebu Talib’in hanımıdır. Mekke’de çileli günler sürerken Habeşistan’a göç ederler ve tam yedi yıl orada yaşarlar. Medine’ye geldiklerinde Hayber Kalesi yeni fethedilmiştir. Peygamberimiz gelişlerine o kadar çok sevinir ki, -”Hayber’in fethine mi, Cafer’in gelişine mi sevineyim.” Demiştir. Bir yıl sonra Mute Destanını yazmak için Medine’den ayrılanların arasında Hz.Cafer’de vardır ve şehit düşer. Peygamberimiz hadiseleri kamerada izler gibi Medine’de yanında bulunan ashabına anlatır. Hz.Cafer’in şehadeti kendisini de son derece üzmüştür. Kalkar Hz.Esma’nın evine gelir. Bu mübarek hanım, kocasını beklemektedir. Bu nedenle de çocuklarını tek tek yıkamış ve güzel kokular sürmüştür. Peygamberimizin uzaktan görünmesi ile sevinen çocuklar O’na doğru koşuşurlar. Hz.Esma’da işlerinden doğrularak Efendimiz’e doğru ilerler. Çocuklar sevinç çığlıkları attıkları halde Efendimiz ağlamaktadır. Hz.Esma, Efendimiz’in yanaklarından süzülen yaşları görünce kötü bir şeyler olduğunu anlar. Ve az sonra da Peygamber Efendimiz’in ağzından eşinin vefatını öğrenecektir. Bu manzara aklıma bir şairin dizelerini getiriyor. Kime Emanet şiirinde şöyle deniyordu:

Cafer’i Tayyar Şehit olmuştu

Hak Nebi geldi yetimlerinin başını okşadı ve ağladı

Baş okşayan kim, göz yaşı kime emanet

Dul kalan bu mübarek hanım Hz.Ebubekir ile izdivaç edecektir. O’nun vefatı ile de Hz.Ali ile. Hatta Kufe’de ilginç bir olay anlatılır. Bir gün Hz.Esma çamaşır yıkarken bu üç izdivacından doğan üç çocuk aralarında tartışıyorlarmış. Her biri, benim babam senin babandan daha hayırlıdır diyormuş. Onların bu tatlı tartışmalarını duyan Hz.Ali, onlara hitaben, -”Neden annenize sormuyorsunuz, en doğrusunu o bilir.” der. Çocuklar da gider ve annelerine sorarlar. Hz.Esma, -”Cafer-i Tayyar, şehitlerin büyüklerindendir o çok hayırlıdır der, Hz.Ebubekir içinde, O sıddık-ı ekberdir. Peygamberin en yakın arkadaşıdır. diye açıklar. Tüm bunları dinlemekte olan Hz.Ali söze karışarak, -Bize hiçbir şey bırakmadın ya Esma deyince, Hz.Esma, sende ilmin büyüklerindensin Ya Ali diyecektir.

sur-19Kerbela hadisesinden sonra Hz.Ali’nin tüm akrabaları gibi Hz.Ali’nin eşi olan Hz.Esma binti Umeys’de Şam’a getirilir ve Emevilerin himaye ve gözetiminde yaşayarak hayatını burada noktalar. Ruhları Şad olsun.

Hz.Hafsa:

Şam yakınlarındaki bu sahabeler kabristanında tanıdık bir isimle daha karşılaşıyoruz. Hz.Ömer’in kızı, Peygamberimizin pak eşleri Hz.Hafsa annemiz. Aslında kayıtlara göre kabri Medine’de Cennet’ül Baki’de. Fakat burada da makam olabileceğini düşündüğümüz bir kabri mevcut. Bize Efendimiz’i ve sünnetini hatırlattığı için

Onu burada da olsa anmak çok güzel. Kabrinin başına gidiyor ve asrı saadet döneminin bir takım hatıralarını gözden geçiriyoruz.

sur-18Hazret-i Hafsa radıyallahu anhâ Hz. Ömer (r.a)’in kızı. Bilgili ve kültürlü, irâdesi kuvvetli, sadakat sahibi bir islâm hanımefendisi. O devirde okuma-yazma bilen pek ender, kültürlü kadınlardan. Üçüncü hicri yılda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin aileleri arasına katılarak mü’minlerin annesi olma şerefini elde ediyor.

Kendisi yaratılış icâbı biraz celâlli imiş. Hz. Âişe (r.anhâ) annemiz onu şöyle tavsif ediyor: Hafsa tam manasıyla babasının kızıdır. Kuvvetli bir iradesi vardır. Özü sözü birdir.

Hz. Hafsa (r.anhâ) annemiz ibadete düşkün bir kişi imiş. Çok namaz kılar, çokca nâfile oruç tutarmış. Onun hayatı da diğer annelerimiz gibi fakirlik içinde geçiyor. Yatak olarak kullandığı bir şiltesi var ve yazın onu altına seriyor, kışın da bir tarafını altına serip, bir tarafını da üzerine örtüyor. Çoğu zaman yemek için ekmek bulamayan Hz.Hafsa, kanaat içinde bir hayat geçirmiş.

Hz. Hafsa (r.anha) Fahr-i Kâinat (s.a) efendimizin dâr-ı bekâya irtihalinden sonra da önemli hizmetlerde bulunuyor. Hz. Ebûbekir (r.a) devrinde Kur’ân âyetleri bir araya toplanarak Mushaf haline getirildiğinde, bu tek nüsha Hz. Ebûbekir’de kalıyordu. Vefatından sonra Hz. Ömer (r.a)’in nezaretine verildi. Hz. Ömer (r.a) da yaralanıp şehid olacağı zaman kızı Hz. Hafsa (r.anhâ) annemize teslim ediyor. O da itina ile muhafaza ediyor. Hz. Osman (r.a) devrinde Kuran’ı Kerim, bu nüshadan çoğaltılıyor.

Hz. Hafsa (r.anhâ) vâlidemiz hayatı boyunca 60′a yakın hadis-i şerif rivayet etmiş. Bir tanesi şudur. Rasûlullah (s.a) yatağına girdiğinde sağ elini başının altına koyar şöyle duâ ederdi: Yâ Rabbi! Kullarını dirilttiğin gün beni azabından koru. Bunu üç defa tekrar ederdi.

Hicretin 45. yılında Hz. Muaviye’nin halifeliği döneminde altmış yaşında iken vefat eden Hz. Hafsa (r.anhâ) annemiz’in cenâze namazını Medine valisi Mervan İbni Hakem kıldırıyor. Cennet-i Bakî’a'da mü’minlerin annelerinin yanına; ebedî istirahatgâhına tevdi ediliyor. Cenab-ı hak’tan şefaatlerini niyaz ederiz.

Abdullah İbni Mektup Hz.:

sur-32Bu önemli kabristandaki çekimlerimizde önemli bir sahabenin kabrine de uğruyoruz. İslam tarihinde birçok yerde karşımıza çıkan Ama Sahabe Abdullah İbni Mektup Hz.

Kendisi ilk Müslümanlardan. En bariz özelliği gözlerinin görmüyor olması. Kendisi Hz.Hatice’nin dayısının oğlu olması yönüyle de Peygamber Efendimiz’in yakını oluyor. Mekke’deki o ilk zulümlerden o da payını almıştır. Medine’ye hicreti sonrasında sesinin gür ve güzelliği ile müezzinlik yapmaya başlar. Bilal Habeşi Hz. ile birlikte ezanı münavebeli okurlarmış. Ezanı biri okur, kameti diğeri getirirmiş. Gözlerinin görmemesi sebebi ile savaşlara gidemediğinden, Peygamber Efendimiz onu Medine’de vekil olarak bırakırmış.

Bedr savaşının sonunda gelen ayetlerde Allahu teala, cihad eden mücahidlerle ,cihad etmeyenlerin bir olmayacağını buyurunca bu en çok Ummu Mektum’u müteessir eder, ayeti duyar duymaz ağlayarak cemaatin arasından kalkar; “Ya Resulallah! Vallahi harb edecek durumum olsa bir lahza olsun durmaz ölüme korkmadan koşardım.” Merhametlilerin en merhametlisi Rabbimiz o’nun bu derdine şifa olacak ayeti geciktirmeyecek: ‘inananlardan yerlerinde oturanlarla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Özür sahibi olanlar hariç.” ayetini indirecektir.

Cihad aşkıyla ciğeri yana bu şanlı Sahabe özürlü olmasına rağmen mazeretini öne sürmüyor yapabileceğini yapmanın hesabını yapıyordu. Savaş meydanlarına dalıyor Sahabeye şöyle diyordu: “Beni saflar arasında durdurunuz ve sancağı veriniz, onu sizin için taşıyıp muhafaza edeyim. Nasıl olsa benim gözlerim görmüyor kaçmaya muktedir değilim.”

Bu büyük sahabenin İran’ın fethi sırasındaki çatışmalarda şehit olduğunu biliyoruz.