• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Samanyolu TV Suriye Çekimleri – 1

Uzun bir süredir Suriye Gezisi gündemimizde bulunuyor. Çünkü burası gerçekten görülmesi gereken bir yer. Birkere halkının yüzde doksanı Sünni Müslüman ve Osmanlı’yı çok seviyorlar. Belli bir önyargıları olmadığı için ecdat yadigarlarını çok iyi korumuşlar. Fakirlikten dolayı üzerine pek bir şeyde koyamadıkları için birkaç yüzyıl öncesini tüm orjinalliği ile görebiliyorsunuz. İkinci olarak aşırı ucuz bir ülke ve pek bir masraf yapmadan doya doya gezip konaklayabiliyorsunuz. Ayrıca ülkemizle en uzun sınırı olan ülke. Gaziantep’ten geçiveriyorsunuz. Özellikle son yıllarda başlayan yakınlaşmamız dolayısı ile iki günlük sınır geçişlerinde para bile ödemiyoruz. Buralar ikinci bir Bağdat olmadan tüm detayı ile görmenin faydalı olacağını düşünüyorum.

Hem Suriye’de görülecek o kadar önemli şeyler var ki sormayın. Burada tam bir sahabeler turu yapabilirsiniz. Şam yakınlarında bir Ehli Beyt mezarlığı var ki Hz.Ali’nin hemen tüm yakınları burada medfunlar. Şam’dan Hama’ya Humus’tan Halep’e sizi neler neler bekliyor.

Sözü daha fazla uzatmadan mevzuya geçmek istiyorum. Fakat sizlere Suriye’yi tanıtmak için bu yazıda bir grup ile yaptığım bir gezi programını değil, bir televizyon çekimini anlatacağım. Samanyolu Tv. ile gerçekleştirdiğimiz çekimleri.

Neredeyse başlayalı bir yıl olan İnancın Gölgesinde Programında önce İstanbul’un tarihi semtlerini gezerek yayınlamaya başlamıştık. Sonra boğaz ve nihayetinde Kurban Bayramı öncesinde, Mukaddes Beldelere ait görüntüler yayınlandı. Aklımızda Edirne’ye gitmek ve orayı görüntülemek vardı. Fakat benim aklımdan başka bir yer geçiyordu. Dokunulmamış tarihi, üzerinde barındırdığı nice kıymetli şahsiyeti ile Suriye. Teklifim olumlu karşılandı. Sürat Turizm’deki yetkililerde sponsorluğu üstlenince haftaya çekime gidiyoruz deyiverdiler. Eteklerim nasıl tutuştu anlatamam.

Ama bu çekimler gerçekten çok önemliydi. En sonunda tüm programı yoluna koyarak hazırlıklarımızı tamamladık. 2 Şubat Perşembe gecesi uçağımız İstanbul’dan Şam’a kalkacaktı.

O gece saat 19:30 gibi Samanyolu Tv. den yönetmenimiz Fatih Derin, kameramanımız Fuat ile beni almaya geldiler. Doğru havaalanına. Orada program arkadaşım Murat bizi bekliyordu. Gece 23:30 da havalandık. Bir saat elli dakikalık uçuş sonrasında Şam havaalanına indik. Orada bizi Suriye gezimiz boyunca kahrımızı çekecek olan Nazif Abimiz karşıladı. Cihan Haber Ajansı’nın bu kahraman delikanlısı ile bu üç gün içinde ne maceralar yaşayacaktık ne maceralar. Ama şuan ne o, ne de bizler başımıza geleceklerden habersiz birbirlerimize merhaba dedik ve Nazif Bey’in kır atı olan beyaz cheroke’ye atlayarak otelimize doğru yollandık. Gece iki gibi yatağıma uzandım ama yarının bir hayli yoğun olacağının da farkındaydım.

Dıhyet’ül Kelbi Hz.

Çekim günümüz Cuma idi. Yani buraların tatil günü. Cuma ve Cumartesi tatil yapıyorlar. Suriye’de hafta başı Pazar. Bizimkinin tam tersi gibi bir şey. Cuma olması dolayısı ile her taraf bomboş. Bizlerde otelimize en yakın yerden çekime başlayalım dedik ve Peygamber Efendimiz döneminin meşhur bir sahabesinin kabri ile başalamaya karar verdik. Bu zatın adı Dıhyet’ül Kelbi. Kendisi Peygamber Efendimiz’in Bizans ile arasında elçiliğini yapmış bir kişi. Son derece iyi eğitim almış ve çok da iyi Rumca konuşuyormuş.

Dıhye-i Kelbî ticâretle meşgul olup, çok zengin bir sahabe imiş. Müslüman olmadan önce de Resûlullah efendimizi severmiş. Ticaret için Medîne’den ayrılır, her dönüşünde Resûlullahı ziyâret eder ve hediyeler getirirmiş. Fakat Peygamberimiz bunlara kıymet vermez ve;

- Yâ Dıhye, eğer beni memnun etmek istiyorsan îmân et! Cehennem ateşinden kurtul, buyurur, onun îmân etmesini isterdi. Dıhye ise, zamanı olduğunu söylermiş. Peygamberimiz onun hidâyet bulması için duâ edermiş.

Bedir gazâsından sonra bir gün Cebrâil aleyhisselâm, Dıhye’nin îmân edeceğini Resûlullaha haber veriyor ve gerçekten de Dıhyetül Kelbi o gün Efendimiz’i ziyarete geldiğinde Peygamberimiz üzerindeki hırkasını Dıhye’nin oturması için yere seriyor.

Dıhye-i Kelbî, Resûlullah efendimize hürmeten Hırka-i saâdeti kaldırıp, yüzüne gözüne sürdükten sonra, başının üzerine koyuyor. Resûlullahın duâları bereketiyle kalbinde îmân nûru doğuyor ve Müslüman oluyor.

Bu sahabenin kabri bugün Şam’da bir kabristanın içinde bulunuyor. Oraya gidiyoruz ama bir yandan da korkuyoruz. Acaba Cuma dolayısı ile türbe kitli mi diye. Allah’tan türbeyi açık buluyoruz. Hiç kimsecikler yok. Hemen çekimlerimize başlıyoruz. Konuşmalarımız içinde özellikle de Dıhyet’ül Kelbi’nin suretine giren Cebrail AS. meselesine değiniyoruz. Evet gerçekten de öyle imiş. Cebrail AS. Efendimiz’in yanına hemen hep bu yakışıklı sahabenin suretinde gelirmiş. Peygamberimize sorular sorar, cevaplarını dinler sonra da -Doğru söyledin der ve gidermiş. Sahabeler şaşırır. Onun arkasından, – Senin sözlerine doğru söyledin demeye cüret eden bu kişi de kimdir diye sorduklarında Efendimiz, – O Cebrail’dir diye cevap verirmiş.

Birgün yine Mescidi Nebevi’nin avlusunda Dıhyet’ül Kelbi suretinde görülen Cebrail AS. Efendimiz’le görüşürken, Efendimizin torunları Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin çocuk yaş halleri ile koşarak geliyor ve Cebrail AS.ın üzerine tırmanmaya çalışıyorlar. Hatta ellerini onun yakasından içeriye sokmaya çalışıyorlar. Efendimiz, bu büyük meleğin rahatsız olacağını düşünerek bir hayli rahatsız oluyor ve – Ya Cebrail onlar seni Dıhye sanıyorlar. O her uzaktan gelişinde onlara hediyeler getirir. deyince Cebrail AS. elini havaya kaldırarak cennet meyveleri koparıyor ve çocuklara veriyor. Meyveleri alan çocuklar Mescidi Nebevi’nin bahcesinde oynaşırlarken oradan geçmekte olan yaşlı bir kişi ihtiyacı olduğunu ifade ederek ellerindeki yiyecekleri istiyor. Onlar tam bu meyveleri yaşlıya uzatacaklarken Cebrail AS. yetişip engelliyor. Peygamberimiz son derece şaşırmış bir vaziyette iken Cebrail AS. açıklıyor. – O şeytandı Ya Rasulallah. Ona cennet nimetleri yasaklandı.

Dıhyet’ül Kelbi Hz.nin elçiliğinden bahsetmiştik. Efendimiz’in Bizans İmparatoru Herakliyus’a yazdığı mektubu da yine bu zat götürmüştür. Herakliyus ile Kudüs’te görüşmüş, Efendimiz’i tastik eden Herakliyus canından endişe ettiği için bunu çevresine söyleyememişti. Fakat Efendimiz’in mektubunu yüzyıllarca saklayacaklardı. Sonradan Müslüman olması dolayısı ile Bedir gazâsı dışındaki Resûlullahın bütün gazvelerine iştirak eden Hz. Dıhye, Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında Suriye seferine katıldı. Hz. Ömer zamanında Yermük savaşında bulundu. Şam seferlerine katıldı. Şam’ın fethinden sonra buraya yerleşti ve Muzze’de oturdu. Hz. Muaviye zamanında, Şam’da 672′de vefât etti.

Tüm bu konuşmaları yaptıktan sonra Murat ile birlikte el açıyor ve dualarımızı ruhuna gönderiyoruz. Ayrıca Rabbimizden onların şefaatlerini de diliyoruz.

Mevlana Halidi Bağdadi Hz.:

İkinci durağımız buraya yine yakın bir mesafede olan önemli bir zat. Kendisi bir sahabe değil fakat bir müceddit. Hemde bundan bir önceki asrın müceddidi olan Mevlana Halidi Bağdadi Hz. Arabamızla kabrinin bulunduğu mezarlığın yakınına kadar geliyoruz. Burası gayet eğimli bir alan ve araba park sorunu hat safhada. Artık meşhur Kasyun Dağı’nın eteklerindeyiz. Şam’ın tam ortasında yer alan bu tarihi dağda nice önemli insan yatıyor. Az ileride bir türbe içinde bulunan kırklarında burada medfun olduklarını öğreniyoruz. Nihayet mezarlık içinden yukarılara tırmanarak Halidi Bağdadi Hz.nin türbesine ulaşıyoruz. Ama gelin görün ki kapı duvar. Halbuki içeriye girip sandukası başında çekim yapmamız gerekiyor. Neyse dıştan bir başlayalım da Allah Kerim diyoruz. Daha biz dış çekimi tamamlarken birden türbenin bahçe kapıları çalıyor. İki tane hanım gözüküyor. Bunlar türbenin bakıcıları. Allah’a şükrediyor ve yengelerden de iznimizi alarak türbeye giriyoruz.

Yüksek bir merdiveni tırmanarak türbenin bahçe kapısından içeriye geçiyoruz. Avluda bizi Mevlana Halidi Bağdadi Hz.nin türbe binası karşılıyor. Türbenin kapısındaki Osmanlı tuğrası yapının bir ecdat yadigarı olduğunu fısıldıyor bizlere. Girişin hemen üzerinde de yine kitabesi ve üzerindeki tuğrası ile bir mermer levhayı görüyor ve sekizgen kasnağa sahip kubbesi ile karşımızda duran türbeden içeriye geçiyoruz. İçeride altı sanduka var. En önce olanı M.Halid Hz.’ne ait olanı. Derken yönetmenimizin – Kayıt sesi ile başlıyoruz bu önemli zatı konuşmaya:

Bağdad’ın Musul şehrindeki Zor kasabasında dünyaya gelen Halid-i Bağdadi baba tarafından Hz.Osman r.a, anne tarafından Hz.Ali r.a ‘ın mübarek soyundan gelmekte. Ecdadına yakışır hassasiyetle yetiştirilen Halid-i Bağdadi,çok küçük yaşlarda Kur’an- Kerim’i hıfzeder. Hıfzetmekle iktifa etmez manasını anlamaya matuf çalışmalara başlar daha 13 yaşında dünyanın en zengin dili olan Arapça’nın bütün sır ve kurallarına vakıf olur. Devrin edebiyat ve kültür dili olması hasebiyle Farsça’yı da öğrenir. Sadece dini ilimlerlr iktifa etmeyen Genç Halid, astronomi, fizik, geometri, matematik gibi fenni ilimlere de sahip olur. Kısa zamanda Bağdad’da ilmi ve takvasıyla meşhur olur.İsmiyle çağırmamak için hürmeten kendisini Mevlana Halid diye çağırmaya başlarlar. Zahiri ilimleri tamamladıktan sonra mana ilmi olan tasavvuf ve manevi ilimlerden de nasibini almak üzere mübarek bir yoculuğa çıkar ki bu o’nun için dönüm noktası olur. Kufe,Basra yoluyla Şam’a gelir. Maksadı yol boyunca aradığı manevi büyüğünü bulmak ve ona talebe olabilmektir.

Hindistan’dan, Abdullah Dehlevi’nin talebelerinden birisi Şam’a gelir. Mevlana Halid’e gider ve Abdullah Dehlevi Hz.’nin kendisini beklediğini söyler. Bu daveti cana minnet bilen Mevlana düşer yollara. Fakat Şam’dan ayrılması kolay olmaz.

Çünkü bir taraftan binlerce talebe, bir taraftan önünde elpençe divan duran Şam uleması ve tüm Şam ahalisi bu mübarek değeri kaybetmek istemez. Bunlara rağmen Hazret kararını vermiş, şöhreti şanı elinin tersi ile itmiş uzun ve çetin bir yolculuğa çıkmış, hamken pişmenin ilk kademesine adım atmıştır. Yorucu ve zor yolculuktan sonra aradığı mürşite kavuşur ama ilk vuslat ağır imtihanla başlar. Abdullah Dehlevi hemen huzura almaz birkaç gün bekletir. Nihayet huzura kabul edilir. Yıllardır aradığını bulmuştur. Abdullah Dehlevi hazretleri Mevlana Halid’i kemalat potasına atacak şu cümleyle karşılık verir binlerce talebesi olan şanı şöhreti arap topraklarında dolaşan kişiye:

“-Ya Halid ! Bizim huzurumuzda kemalat istersen yapacağın ilk hizmeti sana söylüyorum. Bugünden itibaren hizmet ehillerinin tuvaletlerinin temizliğinden sen mesulsun. Tuvaletleri temizleyip, tuvalete geldikleri yolları temizle.”

Sahip olduğu bunca ilim ve şöhret yıkılıp gitmektedir Halid’in gözünde. İmtihan ağırdır ama nefis cümleden ednadır, alçaktır. Nefsiyle müthiş imtihana girişen Halid-i Bağdadi büyük bir sebatla bu işi ibadet neşvesiyle tam 5 ay yapar. Manevi hazzı yakalayan, tuvalet temizlemesi artık nefsine ağır gelmeyen hazret rüştünü ispat eder. Dehlevi Hazretleri’nin hususi sohbetlerine katılmaya başlayan Mevlana Halid, ezkar ve evradı çoğaltır. Seneyi doldurmadan kemalatın zirvesini yakalayar. Dehlevi hazretleri artık geldiği yere dönme zamanının geldiğini söyler. Bu dönüş farklıdır. Mevlana Halid geldiği gibi dönmez. O zahiri ilmine bir de batıni yani tasavvufi olgunluğu da alarak döner. Hizmeti sadece medrese talebelerine değil tüm halkı da içine alan irşad ve tebliğ hizmeti olur. Mevlana Halid sadece medreseye gelen talebelerin irşadıyla değil, tüm insanlığın irşadının kapısını ardına kadar açar.

Hizmet yıllarının çoğu Bağdat yakınlarındaki Süleymaniye’de geçer. İlmi hizmetlerin inkişaf edebileceği o devrin kültür şehri Şam’a gelir. İki yıllık Şam hayatının ardından 1242 yılında 50 yaşında vefat eder.

Evet Mevlana Halidi Bağdadi Hz.’nin hayatını konuşmasına konuşuyoruz ama sonunda özellikle Anadolu’muzu ilgilendiren bir mevzuyu da anlatmadan geçmiyoruz. O da Mevlana’nın Anadolu’ya, kendisinden sonra gelecek müceddide hediye ettiği hırkası ile ilgili. Evet 1778 de Bağdat’ta doğan Mevlana, Şam’da 1828 de vefat ederken hırkasını Anadolu’da zuhur edecek olan Bediüzzaman’a vermelerini söylemiştir ve emanet yıllar sonra yerini bulmuştur.

Merce Meydanı ve Telgraf Anıtı:

O gün ki çekimlerimizde Emeviye Cami önemli bir yeri kaplayacak. Sıraya onu koyuyor ve Eski Şam’a doğru ilerlerken büyük bir meydanın yanından geçiyoruz. Burası meşhur merce meydanı ve meydanın ortasındaki ecdat yadigarı anıt sanki bizlere beni görmeden mi gidiyorsunuz der gibi mahsun mahsun bakmakta. Hemen rotamızı o yöne çeviriyor ve bu anıtı da konuşarak yolumuza öyle devam ediyoruz.

Anıt bir hayli ilginç bir yapıya sahip. Tamamen metalden yapılma. Tam üzerinde küçük bir cami maketi var. Dev bir sütun şeklinde olan anıtın muhtelif yerlerinde elektirik teli gibi kablolar mevcut ve her bir yeri elektrik fincanları ile süslü. Ama bu anlattığım fincan ve kablolarda anıtın birer parçası ve madenden işlenmiş.

Merce Meydanında ki bu anıt Sultan 2.Abdülhamid Han’ın meşhur telgraf anıtından başkası değil. Ecdadımız ne güzeldir ki gittiği her yere hizmet götürmüş. Sömürmek için değil yaşatmak için gitmiş. Ve dünyada telgraf yeni yeni duyulmaya başladığında Anadolu’ya bile gelmeden önce Şam’a bu önemli hattı çektirmişler. İşte bu güzel hizmetin Şam’a gelmesi anısına bu anıt ta tam buraya dikilmiş. İyi ki dikilmiş, çünkü bugün bir takım tarih bilmezlerin iftiralarına maruz kalan Osmanlı’nın aslında ne kadar eli açık bir yapıda olduğunu çok güzel göstermektedir. Ne de olsa o yıllarda Medeni Avrupa, sömürdükleri Afrika’ya telgraf götürmüyorlardı.

Meydanın bir acı hatırası da 1.Dünya Savaşı ile ilgili. İngilizlerin sinsi planlarından birisi de Türkler ve Arapları birbirlerine düşman ederek petrol zengini bu toprakları daha rahat sömürebilmek. İşte bu amaçla yıllarca eğitim verdiği casusları buranın bazı insanlarını etkilemeyi başarıyorlar ve tam da savaş döneminde Osmanlı’ya ihanet hareketlerine giriştiriyorlar. İşte tam bu sıralarda Şam’da 4.Ordunun başında bulunan Cemal Paşa, bu birtakım ayrılıkcı hareketleri gerçekleştiren sekiz kişiyi yakalatarak bu meydanda idam ettiriyor. Hafız Esat döneminde her yıl bu meydana toplanan insanlar Cemal Paşa’ya hakaretler ederek şehit dedikleri bu kişileri anıyorlardı. Fakat oğlu Beşar Esat’ın itibar etmemesi nedeniyle artık bu Osmanlı’yı yerme programı gerçekleştirilmiyor.

Tam bunları konuşmuşken meydanın hemen yanında mahsun mahsun bize bakan Osmanlı Komutanlık Binasını görüyoruz. İzzet Paşa’nın yaptırdığı, bir dönem Cemal Paşa’nın da kullandığı tarihi Osmanlı Askeri binası.

Emeviye (Umeyye) Cami

Caminin Tarihçesi:

Artık Emeviye Cami’ne gidebiliriz. Heyecanla yola çıkıyoruz. Şam İslam Dünyasının en büyük şehirlerinden biri. Hatta İstanbul’u saymazsak en büyüğü denebilir. Tabi Şam’ın birde asıl merkezi olan eski Şam var. İşte Emeviye Cami bu eski merkezin tam ortasında yeralıyor. Tarihi birçok yapıda olduğu gibi burasıda geçmiş zamanda birçok medeniyet tarafından kullanılagelmiş. İlk olarak Roma’ya ait bir Jübiter tapınağı yapılmış buraya. Bugün ki caminin temellerinde bu tapınağın temel taşlarını görmek hala mümkün.

Dikkatle bakarsanız Caminin hemen yanındaki Hamidiye Çarşısı ile arasında duran bu tarihi Jübiter tapınağının bir takım sütunları görebiliyorsunuz. Tapınağın üzerine Hristianlığı kabul ettikten sonra bir kilise inşa etmişler. Müslümanların Hz.Ömer döneminde Şam’ı alması ile de bu küçük kiliseye dokunulmamış ve yanına küçük bir mescid inşa edilmiş. Fakat Emeviler döneminde artık Şam, dünyanın en büyük devletlerinden birinin başkenti haline gelmiştir ve nüfusunun artması ile birlikte artık bu mescid yetmemeye başlamıştır. Bu nedenle de Emevi halifelerinden Velid bin Abdülmelik, kilisenin görevlileri ile görüşerek Şam dışında üç kilise ve yüklü miktar para karşılığında kilisenin yerini onlardan satın alacaktır. Bundan sonra da kilisenin yerini de kaplayacak şekilde devasa bir cami inşaatına başlanır.

Cami, erken İslam Cami mimarisine uygun şekilde enine planda genişlemektedir. Çünkü ilk İslam Mescidi olan Medine’deki Peygamber Mescidi’de bu planda inşa edilmişti. Kıbleye doğru enine gelişen bir dikdörtgen namaz kılma yeri ve arkasında uzanan geniş bir açık avlu. Bu camiyi görenler, ardından Diyarbakır Ulucami’ye giderlerse Şam’dakinin neredeyse aynısı ile karşılaşacaklardır. Çünkü bu camiyi yaptıran Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Melikşah, Şam’daki Emevi Camisini örnek alarak yaptırmıştır. Hatta Şam Emevi Camisini de tamir ettirdiğini ve mihrap önüne bir kubbe yaptırdığını biliyoruz.

Emevi Caminin içinde konuşulması gereken birçok konu mevcut. Bu nedenle de caminin mimari özelliklerini konuştuktan sonra bu yönlerine eğiliyoruz.

Hz.Yahya’nın Kabri:

Caminin en dikkat çeken yönlerinden birisi caminin içinde bir Peygamberin Kabrinin bulunması. Bu Peygamber, Hristiyanlık’ta da bir hayli önem verilen Hz.Yahya. Yabancıların John Babtis, yani vaftizci Yahya dedikleri zat. Kur’an-ı Kerim’de adı defalarca geçen bu önemli peygamber Hz.Zekeriya’nın oğlu. Hz.İsa’dan sadece altı ay büyük.

Kur’an’da onun doğumu şöyle müjdeleniyor: “Ey Zekeriyya! Sana Yahya isminde bir oğlanı müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermemiştik” (Meryem, 19/7)

Daha küçük yaşta iken bile olgun davranışları ile dikkatleri çeken Hz.Yahya’ya, yaşıtı olan çocuklar: “Ey Yahya! Bizimle gel, oynayalım” dedikleri zaman:

“Ben, oyun için yaratılmadım” dermiş.

Hz.İsa’nın peygamberliğini ilanında ona ilk ittiba eden kişide Hz.Yahya idi. Fakat Hz.İsa’nın Allahu Teala tarafından göğe kaldırılması sonrasında kendisi de Beyrut taraflarına gidecek ve kendisine gelen Peygamberlik ile çevresini aydınlatmaya çalışacaktır.

Yahudi toplulukların başında bulunan idareciye Herod denir. Hz.İsa döneminin zalim Herod’u gitmiş yerine bir başkası gelmiştir. Bu Herod’da yeğenini sevmektedir ve evlenmek için Hz.Yahya’nın onayını ister. Yahya Peygamber bu evliliğin olamayacağını bildirir. Herod o an bir şey diyemez ama bu işe kızın annesi de içerlemiştir. Çünkü yönetime yakın olmak istemektedir. Bir akşam Herod fazlaca içki almış bir halde sevdiği yeğeni solome’ye yeniden evlilik teklif eder ve her istediğini yapacağım diye de ekler. Bu hadise herkesin önünde cereyan edecektir. Kızın annesi yaklaşır ve kızına, Hz.Yahya’nın başını istediğini söylemesini ikaz eder. Kız bunu söyler ve Herod’da o kadar kişinin içinde bu emri askerlerine vermek zorunda kalır. Yahya Peygamberi bulur ve şehit ederler. Fakat vücudundan o kadar çok kan akmaktadır ki bir türlü durduramazlar. Herod’a durum bildirilir. Herod yaptığı hatayı anlamıştır ama iş işten geçmiştir. Sabaha kadar Yahya As.ın başıyla geceler. Üzerine iki vadi dolusu toprak attıkları halde kanı durduramazlar.

Nihayetinde Yahya Peygamberin başı Beyrut civarına defnedilir.

Hristiyanlığın Roma’da kabul görmesi ile birlikte, bir zamanlar peşlerinden kovaladıkları ve yakalayıncada en ağır işkencelerle öldürmeye çalıştıkları havarilerin bu kez mezarları aranmaya başlanır. Bulunanların üzerine muhteşem tapınaklar ve mezar anıtları inşa etmeye başlarlar. Bu araştırmalar sırasında Hz.Yahya’nın başını da Beyrut civarında bulur ve Bizans’ın en önemli merkezlerinden biri olan Şam’a getirerek buradaki kilisenin içine defnederler. İşte bu kilisedir ki Emeviler döneminde büyük bir camiye çevrilecek ve Hz.Yahya’nın başı caminin içinde kalacaktır. Ama Müslümanlar bundan rahatsız olmadıkları gibi Kuran’da adı defalarca geçen bu peygambere dua etmek amacıyla Emevi Camisini doldurmaktadırlar. Beş vakit namaz, Hz.İsa’yı vaftiz eden bu Peygamberin etrafından kılınmaktadır.

Hz.Hud Makamı:

Cami içinde gezerken bizlere bir başka Peygamberi hatırlatan bir duvar yazısıyla karşılaşıyoruz. Burası Emeviye Camisinin kıble duvarının sol tarafında kalıyor ve bu duvar yazısında Arapça olarak Hz.Hud Makamı yazıyor. Evet yine Kur’an’da adı defalarca geçen Hud Peygamber’în buralara uğradığı, beklide insanlığın çok eski devirlerinde bu caminin bulunduğu topraklarda namaz kıldığı için onun anısına bir makam duvarı ile geçmişte buradaki varlığı insanlara bildirilmeye çalışılmış.

Hz.Hud deyince aklımıza Ad kavmi geliyor. Devasa kat kat binalar yaptıran ve gururları ile kendilerini helak ettiren Ad kavmi. Bulundukları coğrafya bugün ki Arabistan yarımadasının güneyi imiş. Yani Yemen ile Umman arasıda uzanan çöller. O zamanlar uçsuz bucaksız yeşilliklerin kapladığı bir alan. Suyu ve yağmuru bol bir mekan. Nuh tufanı sonrası sadece inananların kaldığı yeryüzünde ilk sapıtan ve putlara dönen onlar. Ve Hz.Hud’un sözlerini dinlemeyerek alay edende onlar. Ve Kur’an’ın anlatımı ile azap onlara şöyle geliyor;

” Ad kavmi (Peygamberleri Hud’u) yalanladi da azabim ve tehdidim nasilmis (gördüler). Biz onlarin üstüne, ugursuzlugu devamli bir günde dondurucu bir rüzgar gönderdik ” . Bu bulutun ismi ” sarsar ” idi ve 7 gece, 8 gün devametti: ” Ad kavmi ise, ugultulu, kasip kavuran bir firtina ile mahvedildiler. Allah onu, ardarda 7 gece, 8 gün onlarin üzerine musallat etti. Öyle ki (eger orada olsaydin), o kavmi, ici bos hurma kütükleri gibi oracikta yere sarilmis halde görürdün ” .

Hz.Hud azaptan kurtulan, kendisine inanmış çok az sayıda insan ile Mekke civarına yerleşecek ve bundan sonra burada yaşayacaktır. Hatta, bugün bir takım kaynaklar, Kabe’nin tavaf alanı etrafında 70 civarında Peygamber’in medfun bulunduğunu söylerler ki bunlardan bir tanesi de Hud Peygamberdir.

Peygamber Efendimiz’in de hayatında, Hud As.’ın burada yaşadığına dair bir rivayeti vardır. Hz. Peygamberimiz (s.a.s) vedâ haccında, Usfan vadisine vardığı zaman, Hz. Ebû Bekr’e: “Ey Eba Bekr! Bu hangi vâdidir” diye sormuş. Hz. Ebû Bekir “Usfan vâdisidir” diye cevaplayınca: Hz. Peygamber (s.a.s) Hûd (a.s)’un, beline aba tutunmuş, belinden yukarısını alacalı bir kumaş ile bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma liflerinden örülmüş dişi bir deve üzerinde, hac için buradan telbiye ederek geçmiş olduğunu haber vermiştir (Ahmed b. Hanbel, I, 232).

Hz.Hızır Makamı:

Caminin bir ikinci makamı ise Hızır As.’a ait. Hz.Hud’un hemen yakınında duvarda bulunan Hz.Hızır makamı aklımıza Bursa Ulucami’yi getiriyor. Orada da caminin kıble duvarı önünde bulunan büyük bir Vav harfinin önünün Hızır Makamı olduğu düşünülür ve birçok kişi namazını orada kılmak ister. Burada bu makam önünde ille de namaz kılalım diyenleri görmedik ama Hızır As.’ı hatırlamışken onun hakkında da biraz konuşalım istedik. Bediüzzaman’ın Mektubat adlı eserinde bahsettiği beş farklı hayat tarzından ikincisi Hz.Hızır ve İlyaz Peygamberlerin hayatı. Onlar zaman zaman bir insan gibi yiyip içebiliyorlar ama bu hayat şartlarına yüzde yüz bağlı değiller. Bir Hızır makamı var ki, oraya çıkanlar Hızır As.ile görüşebiliyorlar. Kur’an’da – “Kendisine katımızdan bir ilim verdik.” denilen kişinin Hızır As. olduğunda hemen tüm İslam alimleri hemfikir. Yine yüce kitabımızda, Hz.Musa’nın Hızır As. ile yolculukları da bir hayli enteresan.

Bediüzzaman ve Hutbey-i Şamiye:

Şam Emeviye Cami’ne gelinirde Hutbeyi Şamiye’nin okunduğu minbere bakılmaz mı? Elbette ki bakılır ve bizlerde öyle yaptık. Hatta burada çekim yaparken bir değişiklik yaparak Murat ile olan söyleşimize oradaki değerli ağabeylerimizden Said Bey’i de dahil ettik. Böylece ilimlerinden istifade etmeye çalıştık.

Hadise gerçekten enteresan. Yıl 1911. Osmanlı Devleti Trablusgarp Savaşında. Bir yıl sonra Balkan Savaşı başlayacak, üç yıl sonra da 1.Dünya Savaşı. Ve bu savaş sırasında da İngilizler yıllardır kurguladıkları şeyi hayata geçirmeye çalışacaklar. Arap Türk düşmanlığı.

İşte böyle hassas bir dönemde Bediüzzaman Hz. kalkıyor ve Şam’a geliyor. Yaşı 35. Sessizce Emeviye Cami’ne giriyor. Kimselere duyurmamış ama gelişi gözlerden kaçmıyor. Tam Cuma namazında hutbe irad edilecek, caminin hatibi kürsüden, -”Aramızda İstanbul’dan gelen Bediüzzaman var diyor. Bugün hutbeyi ondan dinleyelim.” Camide onbin kişi var ve yüz tane alimde oradalar. Ve Üstad Bediüzzaman minbere çıkarak muhteşem bir hutbe irad ediyor. İşte bu hutbedir ki o an onlarca insan tarafından kaleme alınmış olarak bugün hale okunagelmektedir. Adı da Hutbeyi Şamiye’dir. (yani Şam hutbesi)

Bu hutbede, İslam Dünyası’nın neden inkisar içinde olduğunu anlatmaya çalışır Bediüzzaman ve bunları altı hastalık olarak maddeler. Ardından da çözüm yollarını aktarır.

Sır Kapılık Bir Olay:

İşte bu muhteşem Osmanlı minberinin şahit olduğu hatıralardan birisi de buydu. Bu çekim sonrasında İmam Gazali Hz.nin İhyayı yazdığı odayı aramaya başladık. O sırada bir sır kapısı yaşayacağımızı nereden bilelim. Ben gayri ihtiyari, caminin içine açılan kütüphanenin kapısını açmışım. İçeride bir kişi oturuyor. Selam verdik ve tanıştık. Meğer caminin imamı Dr. Bedrettin Bey imiş. Tabi bir arap ve Arapça konuşuyor. Bizler tercüman vasıtası ile anlaşıyoruz. O sırada enteresan bir şey oldu. Az önce birlikte program yaptığımız Said Hocamız bir baktı, Kütüphanenin bir köşesinde Risale-i Nur’lar yani Bediüzzaman’ın eserleri duruyor. Hemen yanlarına gitti ve Dr.Bedrettin Bey’e Hutbeyi Şamiye’yi göstermek amacı ile küçük parça risalelerin toplandığı eseri çekti çıkardı. Sonra gayri ihtiyarı masanın üzerinde rastgele açtı. Hepimizin gözleri dört açılmış olarak öylece kala kaldık. Açılan sayfa Hutbeyi Şamiye’nin ilk sayfası idi. Ve bu girişte İslam Aleminin müptela olduğu altı hastalık maddeler halinde görülebiliyordu. Onlarca bahsin olduğu bir kitapta açar açmaz aradığınız konu ve başlığı. Dr.Bedrettin Bey, bir arap olarak bir bakışta bu başlığı gördü ve altı maddeyi inceledi. Sonra bize dönerek, cebinden defterini çıkardı ve -”Ben 28 Nisan Cuma günü Cuma hutbesinde bu hutbeyi okumak istiyorum.” Dedi. Ardından da defterine bunu kaydetti. Biz çok harika olur, hem Türkiye’den de gelenler olur deyince, -”O zaman ben okurken bir kişide Türkçeye çevirir.” demez mi?

İmam Gazali Hz. ve İhyayı Yazdığı Oda:

Dr. Bedrettin ile bir hayli samimi olduktan sonra çekim yapmak amacı ile İmam Gazali Hz.’nin İhyayı Ulumiddin’i yazdığı odanın yerini sorduk. Bizi yanına katarak odanın yanına kadar geldi. Burası Emeviye Cami’nin kıble tarafının tam zıttında, kıbleye sırtımızı dönersek sol arkada kalan bir oda.

Hadiseyi baştan anlatacak olursak, İmam Gazali Hz. aslında 1058 yılında İran’ın Tus şehrine bağlı Gazal kasabasında dünyaya geliyor. Babalarının gayretleri ile iyi bir eğitim alıyorlar. Hatta babaları vefat ederken İmam Gazali ve kardeşini bir arkadaşına okutulmak üzere havale ediyor. Onların birer alim kişi olmaları için gece gündüz dua ediyor. Babasının vefatı sonrası eğitimini geliştirmek üzere Cürcan’a giden İmam Gazali dönüş yolunda ilginç bir hadise ile karşılaşıyor.

Hadiseyi bizzat İmam Gazali’nin ağzından dinleyelim;

“Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımda olan her şeyimi alıp gittiler. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım. Ne olur işinize yaramayan ders notlarımı bana verin. Reisleri; “Onlar nedir? Nasıl şeylerdir?” diye sorunca; “Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Filan yerdeki birkaç tomar kağıtlardır” dedim. Eşkıyaların reisi güldü; “Sen o şeyi bildiğini nasıl iddia ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun” dedi ve onları bana geri verdi. Sonra düşündüm, Allahü teâlâ, yol kesiciyi beni ikaz için o şekilde söyletti, dedim. Tus’a gelince üç yıl bütün gayretimle çalışarak, Cürcan’da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hâle gelmiştim ki, yol kesici önüme çıksa, hepsini alsa, bana zararı dokunmazdı.”

İlmini her geçen yıl daha da arttıran İmam, daha sonra Nişabur’a gidecek ve artık zirve denebilecek bir ilme sahip olacaktır. O sıralarda dünyanın muvazene unsuru devleti Büyük Selçuklular’dır ve devletin başında devlet adamlığı ve ilme verdiği değer ile şöhret bulmuş olan Nizamülmülk vardır. Bu ileri görüşlü vezir İmam Gazali Hz. tanır tanımaz kendi kurdurduğu Nizamiye Medreselerine Rektör olarak atar. İmam Gazali’nin burada yaptığı hizmetleri anlatmaya ne yazık ki benim sayfa sayım yetmeyecektir. Kendisi o ilmi derinliği ile bin civarında eser bırakmıştır. Ne yazık ki kendisinden bir süre sonra gerçekleşecek olan Moğol İstilasında yok edilen Bağdat Kütüphaneleri ile O’na ait nice eserde bir daha vücuda gelmemek üzere yok olmuşlardır.

Yabancı Felsefi eserlerin İslam Dünyası’nı karıştırması üzerine Rumca öğrenen imam gazali bu konuda da eserler vermiştir. İşte tam da bu en verimli yıllarında, yüzlerce insan etrafında pervaneler gibi dönerken o yerine kardeşi Ahmet’i bırakarak sırra kadem basar. Vezir Nizamülmülk başta olmak üzere kendisini çok aratırlar ama izini bulamazlar. İşte bu dönemde İmam Gazali, ilmin en önemli merkezlerinden Şam’a gelir ama gözlerden uzak kalmaya çalışır. Şam’daki Emeviye Caminin arka odalarından birine kapanarak orada tam 11 sene geçirir. Bu safha artık İmamın manevi şahlanış safhası olacaktır. İşte dev eseri İhyayı Ulumiddin’i de burada yazmıştır. Bizlerde büyük bir saygı ile İmam Gazali Hz.nin şereflendirdiği mekanı geziyor ve ruhuna fatihalar gönderiyoruz.

Hz.Hüseyin’in Mübarek Başı:

Şam Emeviye Cami’nin çekimlerini hala bitirebilmiş değiliz. Çünkü hala bizi ilgilendiren birçok detay var. Bunlardan bir tanesi de Hz.Hüseyin’in başının bu camide defnedilmiş olması.

Bilindiği üzere Hz.Hüseyin, Peygamber Efendimiz’in küçük torunları idi. Efendimiz’in çok sevdiği ve çevresindekileri de sevin dediği bu küçük sahabe ve ağabeymisi Hz.Hasan hakkında Peygamber Efendimiz; “-Şu benim oğullarım Hasan ile Hüseyin,Cennet gençlerinin efendileridir.Babaları da onlardan daha hayırlıdır.”

Efendimiz (s.a.v), birgün Hasan ile Hüseyin güreş tuttuklarında Hasan’a yardım eder. Fatıma validemiz: “-Babacığım Hasan yaşça ve kuvvetçe büyüktür, denk olması için Hüseyin’e yardım etmeniz gerekmez mi?” diye sorunca, Resulullah (s.a.v):”-Kızcağızım! Baktım Cebrail Hüseyin’e yardım ediyor, o yüzden Hasan’a yardım ettim.” buyurur.

Birgün Hz.Hüseyin, ev ehliyle sofradayken yemek getiren hizmetli, sıcak yemeği kazara İmam’ın başına döker. Resulullah’ın (s.a.v) manevi sofrasından deruni terbiye almış bu büyük insan canı yanmasına rağmen hizmetçinin yüzüne sertçe bakar. Bundan cesaretlenen bu akıllı şahıs “Allah öfkesini yenenleri sever.” ayetini okuyuverir. (Al-i imran 134). Ayet karşısında sararan koca imam; “-Öfkemi yendim kardeşim !” der. Bu cevaptan daha da cesaretlenen hizmetli talebindeki ısrarlı dilenci gibi bir ayetle karşılık verir. “Allah affedenleri sever.”(Al-i imran 134 ) İmam Kuran emrine uymenın hazzını iliklerine kadar alırcasına o da manevi zevkin zirvelerinde “-Seni afettim kardeşim”der. Artık hizmetli efendisinin eşref saatini yakalamış ve bırakma niyetinde değildir taleb ettiği şeye bir cümle kalmıştır ve noktayı koyar.” Allah ihsan edenleri sever” (Al-i imran 134) cömertlikle emrolunmuş bir Nebi’nin(s.a.v) torunu elbette cömertlikte zirveyi yakalar ve asıl noktayı koyar.” -Git kardeşim Allah işini rast getirsin seni azad ettim”

Hz.Hüseyin ile alakalı misallari çoğaltabiliriz. İşte bu pak neslin devamını sağlayacak bu güzel insanın başına ileride zahiren olumsuz olaylar meydana gelecektir. Dört Halife dönemi sonrasında Halifelik meselesi birkaç kez problem olmuş, Hz.Ali’nin şehadeti sonrasında büyük oğlu Hz.Hasan Hilafeti kendi rızası ile Hz.Muaviye’ye bırakmıştır. Hz.Muaviye’de kendisinden sonra oğlu Yezid adına biat almak istemiş ama Mekke ve Medine’deki bir takım sahabe ve tabiin buna yanaşmamıştır. Hz.Muaviye’nin ölümü ile Yezid Şam’da tahta geçer ama ona biat etmeyenler vardır. Bunların başında Hz.Hüseyin gelir. O günlerde Kûfeliler Hz.Hüseyin’i, ısrarla buraya çağırırlar. Abdullah İbni Ömer Hz. ve yanındakiler ısrarla gitme dedikleri halde O yola çıkar. Bunu haber alan Yezid, askerlerinden oluşan bir birliği onların üzerine durumu öğrenmeleri için gönderir. Bu birliktekiler Hz.Hüseyin ve yanındakilere geri dönmelerini ikaz ederler. Hz.Hüseyin bunu kabul etmez. Fakat Kufeye gitmesine izin verilmeyecektir. Bir süre sonra Hz.Hüseyin, geri dönüşü kabul eder fakat bu kez askerlerin komutanı onları bırakmak istememektedir. -Bizimle Şam’a geleceksin der. Bunu da Hz.Hüseyin kabul etmez. İşte bu çıkmazın neticesinde arzu edilmeyen facia meydana gelir ve Hz.Hüseyin şehit edilir. Yanındaki birçok erkekte öyle. Hz.Hüseyin’in soyundan geriye sadece küçük oğlu Zeynel Abidin Hz. kalmıştır.

Bu olay sonrasında Hz.Hüseyin’in yanındakilerden geriye kalanlar Şam’a getirilir. Bu kişiler daha çok kadın ve çocuklardan oluşmaktadır. Peygamber Efendimiz’in soyundan olan bu kişilerin, şer güçler tarafından heran kullanılma ihtimali olmasından dolayı onlar Şam’da bir nevi gözetim altında tutulacaklardır. Fakat kendilerine eziyet edilmez. Rahat yaşayacakları yerler ve imkan sağlanır. Fakat bu davranışlar bile Yezid’in toplum önündeki kötü durumunu düzeltemeyecektir.

Hz.Hüseyin’in öldürüldüğüne dair, mübarek başı da Şam’a getirilir ve Yezid’e gösterilir. Yezid bu duruma çok şaşırmıştır. Oradakileri, -Ben size O’nu öldürün mü dedim, diyecek ve Hz.Hüseyin’i bizzat şehit eden kişiyi orada öldürtecektir. Hz.Hüseyin’in başı Şam’da Emeviye Cami’nin bahçesine defnedilir. Emevi Halifesi Velid döneminde caminin genişletilmesi ile bu mübarek başta cami içinde kalacaktır.

Bizlerde burada çekimlerimizi yapıp bu konuları konuştuktan sonra dualarımızı yapıyor ve bu mübarek başın defnedildiği yerin hemen yakınında bulunan Zeynel Abidin Hz.makamına geçiyoruz.

Zeynel Abidin Hz.’nin Makamı:

Zeynel Abidin makamı denilen bu yer, küçük bir oda ve koridordan oluşuyor. Oda camekanla çevrilmiş ve içinde bir mihrapcık görülüyor. İmam ibadetlerini genelde burada yapar, yanına gelenlerle burada görüşürmüş. Bundan dolayı bu mekan onu hatırlatan bir makam yeri olarak muhafaza altına alınmış. Bizlerde bu mekanı ziyaret ediyor ve Zeynel Abidin Hz.hakkında çekimlerimize başlıyoruz.

Zeynel Abidin Hz. Hz.Hüseyin’in en küçük oğludur. Kerbela hadisesinden tek kurtulan oğlu odur. Yaşının küçüklüğü nedeniyle kendisine dokunulmamıştır. Diğer aile efradı gibi Şam’da tutulur. O abid bir insandır. 12 İmam’dan biridir. Hayırseverliği ile meşhurdur.

Hz.İmâm Zeynel Âbidin, Hicret’in 38. yılında Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Künyeleri “Ebû Muhammed”, lâkapları “Zeynel Âbidin (İbâdet edenlerin bezentisi) ve Seyyid’üs Sâcidin (Secde edenlerin ulusu) dir. Fazla secde etmeleri dolayısıyla mübarek alınlarında, dizlerinde meydana gelen sertlik yüzünden bu lâkapla anılmışlardır. “Seccâd” yani çok secde eden sözü de lâkaplarındandır. Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in 11 erkek, 4 kız olmak üzere, 15 evlâtları olduğu rivâyet edilmiştir. Soyları oğlu Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’dan yürümüştür.

Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in oğlu Hz.İmâm Muhammed Bâkır, babası hakkında naklettiği bir rivâyette söyle buyurmuştur:

“Babam İmâm Zeynel Âbidin hep iyilik yapmaktan zevk alırdı. Allah’a karşı şükranını ifade etmek için; bir iyilik gördüğü zaman, Kur’ân-ı Kerîm okurken “Secde” âyeti gelince, bir kötülükten kurtulunca, iki kişinin arasını bulunca, bir zorluğu atlatınca, mutlaka şükran secdesine kapanırdı. Bunun için kendisine “Seccad” adı verilmiştir.”

Hz.İmâm Zeynel Âbidin “Edeb”e fevkalâde riâyet edermiş; yemeklerini yetimlerle yoksullarla yer, çocuklara kendi elleriyle lokma sunar, yoksullara bir şey vermeden, onları doyurmadan yemek yemezmiş. Halk, kendilerine büyük bir saygı gösterir; düşmanları, “Ehl-i Beyt’e” muhalif olanlar bile, karşılarında saygı göstermek zorunda kalırmış.

Arap ülemâsından Tavus Yemâmî Zeynel Abidin Hz.hakkında şunları söylüyor:

“Bir yıl hac mevsiminde Mekke’ye gitmiştim. Herkes ibâdetle meşguldü. Baktım Kâbe’nin yanında Hz.İmâm Zeynel Âbidin namaz kılıyor. Hemen ona yaklaştım ve kendisini seyre başladım. Kendisinden tamamiyle geçmiş, bütün varlığını ibâdete vermişti.

Namazdan sonra da niyâza başladı. O zaman ben, Peygamber soyundan gelen bu zatın duâ ve niyâz ederken neler söylediğini merak ederek kendisine iyice yaklaştım. Hz.İmâm’dan kulağıma şu sözler geldi; “Yâ Rabbî! Ufak bir kulun kapına geldi. Bir zavallı kul sana sığındı. Muhtaç bir kulun kapındadır. Senden lûtuf ve inâyet dileniyor.”

Bu sözler bana öylesine dokundu ki; ömrüm boyunca bu sözler, hiçbir vakit hatırımdan çıkmadı. Ne zaman bir zorlukla karşılaşsam ben de aynen bu şekilde duâ ve niyâza başladım. Ve hemen her seferinde Cenâb-ı Hak’ka, Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in dili ile yaptığım bu duâ, nezdi ilâhi de makbul olmuş ve beni de sıkıntıdan kurtarmıştır.”

Bu güzel zat hakkında söylenecek aslında çok şey var. Son olarak onun vefatından bahsedecek olursak, Gassal, vefat eden bu Peygamber torun çocuğunu yıkarken sırtında el kadar bir nasır görüyor. Oradaki birçok kişi buna hayret ediyorlar. Hayattayken hamallık da yapmıyordu. Bu nasır da neyin nesidir? Oradakilerden O’nu iyi tanıyan birisi açıklar ki; meğer imam geceleri ta ki sabaha kadar fakir insanların kapılarına sırtında yiyecek taşırmış. Ve o yoksul kişiler sabah kapılarında buldukları yiyecek çuvallarını kimin getirip bıraktığını bir türlü bilemezlermiş.

Ak Minare:

Sabahtan beri bir hayli oyalandığımız Emeviye Cami’nde artık son bir çekimimiz var. Burası, mescidin belki de en meşhur yanlarından birisi. Caminin kıble duvarının sol tarafında duran Ak Minare.

Baktığınız zaman temelden belli bir seviyeye kadar kare bir formda yükseliyor. Oldukça kalın bir gövdesi var. Caminin çatı seviyesinden bir hayli sonra bu kare gövde bitiyor ve bundan sonra tam bizim mimari tarzımız olan kalem gibi yuvarlak ince bir minare yükseliyor. Bu minarenin tepesi de bizimkiler gibi sivri külahlı.

Minareyi meşhur yapan şey ise halk arasındaki bir inanış. Ahir zamanda Hz.İsa’nın bu minareye ineceği söylencesi. Bu söylence bir zamanlar o kadar etkili olmuş ki, minarenin altında, İndikten sonra Hz.İsa tarafından kullanılsın diye beyaz renkli bir katır da bağlı bekletilmiş.

Dünyanın bu en büyük ve önemli camilerinden biri olan Emeviye’ye bakarken ve O’nunla vedalaşırken bu kadar çok unsuru bünyesinde barındırmasından dolayı hayretimizi gizleyemiyoruz. Hz.İsa’dan Hz.Yahya’ya, Hz.Hud’dan, Hz.Hızır’a, Hz.Hüseyin’den, Zeynelabidin’lere, İmam Gazali’lerden Bediüzzamanlara. Muhakkak gezilmesi gereken ve bu detayları ile incelenmesi gereken camiden buruk bir şekilde ayrılıyoruz. Zira önümüzde daha çekimlerini yapacağımız o kadar çok yer var ki!

Bab-ı Tuma’da Akşam Gezisi:

Nasıl yorulmuşuz anlatamam. Ama Allah’tan bu günlük çekimlerimiz tamamlandı. Havada iyice karardığı için bizlerde çekim dışında yapabileceklerimizi düşünmeye başladık. Cihan Haber Ajansı muhabiri olan Nazif Bey parlak bir teklif sundu. Sizi Bab-ı Tuma’ya götüreyim dedi. Orası neresi dedik. Burası Şam’ın tarihi sur kapılarından biri imiş. Ve Hz.Ömer döneminde Ebu Ubeyde bin Cerrah Şam’ı fethederken ordunun içinde bulunan Halit bin Velid Hz. bu kapıdan girmiş. Hatta halk arasında bu konuda da ilginç bir söylence var. Halid bin Velid Hz. bu kapıdan girerken galiba birtakım çatışmalar olmuş. Bundan dolayıdır ki buranın halkı öyle kolay kolay Müslüman olmamış. Bu günde hala Şam’da en çok hristiyanın yaşadığı yer burası imiş. Ama Ebu Ubeyde bin Cerrah ise Şam’a girerken daha bağışlayıcı bir tavır sergilemiş. Bu nedenledir ki onun girdiği kapı civarındaki herkes Müslüman olmuş. Bu gün bile böyleymiş.