• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
  • Telefon 0539 404 72 34
Osmanlı Kokan Karacabey (Mihaliç)

Yolculuğumuz Karacabey’e doğru. Buraya giderken aklımıza Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları geliyor. Küçük bir topluluğun başına getirilen Osman Gazi. Hemde ailenin en küçüğü. Çünkü o günlerde insanlar yaşlarına başlarına bakılarak değil, kabiliyetlerine göre seçiliyorlardı. Başa geçen Osman Gazi, kendisine gazi denilmesine sebep olacak akınlarına başlıyor. O günlerde Bizans zalim tekfurları ile etrafa dehşet saçıyor. Kendi halkı bile bu insafsız yöneticilerden bıkmış.

Karacahisar, Yarhisar, İnegöl, Harmankaya derken Bilecik alınıyor. Yenişehir kuruluyor ve Osmanlı’ya başkent oluyor. Sonrasında Karacabey’de fethediliyorlar. Böylece de Bursa’nın etrafını çepe çevre sarmış oluyorlar. Karacabey denilince aklımıza Osmanlı’nın bu fütühat ruhu geliyor. O ilk günlerin aşkı, şevki ve heyecanı geliyor.

Mihaliç Adı Hala Yaşıyor: 

Karacabey adı aslında Fatih Sultan Mehmet Han’ın komutanlarından Dayı Karacabey’den gelmedir fakat şehrin Osmanlı Devleti’nin ilk fethettiği Bizans kentlerinden biri olduğunu biliyoruz. O zamanki adı Mihaliç. Gerçi bugün sokakta kime Mihaliç’i sorsanız yüzünüze anlamsız bir bakış atacaklardır. Bu eski Bizans adı bugün tamamen unutulmuş durumda. Fakat bir karede yaşamaya devam ediyor. Bu yaşayan unsuru daha önceki bir gidişimde öğrendiğim için bu kez heyecanla ben soruyorum çevremdekilere. – Karacabey’in eski adı olan Mihaliç sizin meşhur bir şeyinizde yaşamaya devam ediyor? Akıllara Karacabey’İn en meşhur şeylerinden biri olan soğan geliyor. Soğan değil başka bir şey diyorum çırpınarak. Peynir peynir. Haa diyorlar kelle peyniri. Şu sert ve tuzlu peynirimiz. -Evet diyorum işte o O peynirin adı Mihaliç değil mi ? Yo hayır o peynirin adı Mağalic diyorlar. Evet işte tam burası. Halk arasında kaç yüzyıl öncesinin Bizans adı Mihaliç’in Mağalic alarak bir peynirin adında yaşamaya devam ettiğini görüyoruz. O gün Karacabey’e biraz erken varmak istiyorum ki tarihi dokusunu daha rahat gezebileyim. Hem nede olsa kış günü hava çok erken kararıyor ve belli bir saatten sonra fotoğraf çekemiyorsunuz.

İstanbul Bursa arası otobüsle 3,5 saatle alınıyor. Bursa’dan 45 dakikalık bir yolculuk sonrası Karacabey’e geliyorsunuz. Yol kenarlarındaki soğan satıcıları size Karacabey’e yaklaştığınız sinyallerini veriyorlar. Karacabey sapağını geçtikten sonra İzmir istikametinde ilerlemeye devam ederseniz yol boyunca uzanan Haraları göreceksiniz. Tabi buralarda yayılan güzelim yarış atlarını da.

Bir Fetih Camii Ulucami:

Ama bugün biz biraz buraların geçmişini görmek istiyoruz ve bizi geçmişe götürecek tarihi bir yapı ile turumuza başlamak istiyoruz. Burası şehir merkezinde bulunan Ulucami oluyor. Zaten o gün Cuma. Cuma selaları okunmaya başlamış bile. Öğleyse namazımızı burada eda ederek gezmeye başlayalım diyor ve Ulucami’ye doğru yollanıyoruz.

Şehir merkezinde güzel geniş bir cami. İlk dikkati çeken unsuru minaresi. Harika bir Bursa tipi minare bu.Tepeliği yuvarlak, şerefe altlığı mukarnaslı ve tüm bedeninde harika bir tuğla işçiliği kendisini gösteriyor. Bu yuvarlak formlu minareler Bursa’ya özgü ve bu yörede sık sık karşınıza çıkabiliyor. Fakat cami böyle şıkır şıkır bir minareye göre fazla hantal ve büyük. Açıkcası birbirlerine pek uymamışlar gibi duruyor. Acaba kiliseden mi camiye çevrildi diye düşünüyor insan. İçeriye girdiğinizde dikine üç sahınlı bir yapı ile karşılaşıyorsunuz. Yine bir faklı plan şeması. Daha çok kiliselerde kullanılan tarz. Pencereler hem alt hemde üst katta uzunlamasına bir forma sahip ve üst kısımları yuvarlak kemerli. Aklıma İzmir Tire Ulucami geliyor. Birbirlerinin aynısı iki yapı. Onun kiliseden çevrildiğini biliyordum.

Acaba bu da mı öyle dedim ama namaz sonrası görüştüğümüz cami görevlileri ısrarla bu şekilde yapıldığını iddia ettiler. Caminin dışındaki çeviri kitabede ise; “Hüdavendigar Ulucami 14.yy” yazıyordu. Muhtemelen 1.Murat tarafından ya inşa edildi yada Camiye çevrildi.

Ulubat Gölü, Issız Han ve Şirin Bir Çiftlik: 

Ulucami’de kıldığımız Cuma namazı sonrasında sizi özel bir yere götürelim diyorlar. Merakla neresi diye soruyorum. Eski bir hana diye cevap veriyorlar. Sevinçle kabul ediyorum. Karacabey’den yaklaşık 20 dakika uzaklıkta, İzmir İstanbul yolunun 1,5km. içerisinde ve Ulubat Gölü’nün hemen yanında bulunan Issız Han’a gidiyoruz. Ve ben bu yapıyı, hemde böyle bir doğa güzelliğinin yanında görünce adeta büyüleniyorum. Cuma namazı sonrasında Ulucami önünden göl kıyısına geçiyoruz. Meğer bu göl kıyıları eski ticaret yolunun geçtiği yerlermiş. Ve bu nedenle de bu yol güzergahına hep kervansaray ve hanlar inşa edilmiş. Bu han da 1394 yılında Celalettin Eyne Bey tarafından yaptırılmış. Yani devir Yıldırım Bayezid’in Bursa’da hükümferma olduğu yıllar. Arabamızdan inerek Han’a doğru yaklaşıyoruz.

Biraz ilerliyor ve sonrasında da olduğumuz yere çivilenip kalıyoruz. Çünkü hanın kapısında iki tane kuzu gibi kangal duruyor. Bir tanesi samanların arasına uzanmış diğeri nöbet tutar gibi. Allahtan sahipleri yanımızda. Bizi kötü kötü süzmelerine rağmen Tahsin Abi’nin hatırına dokunmuyorlar. İyi ki böyle bir tarihi hana sahip çıkacak insanlarımız var diyorum. Çünkü böyle başı boş bırakılmış tarihi yapılarımızın, fuhuş ortamları ya da balicilerin yatakları haline geldiğini ve içinde yakılan ateş ile yanıp harap olduklarını da biliyoruz. 

Hanın içi son derece enteresan. Ana giriş üzerinde muhteşem bir levha duruyor. Girişin hemen iki yanında ise iki hücre mevcut. Bunlardan bir tanesini mescid olarak kullandıklarını, oda duvarındaki mihrap oyuğundan anlıyoruz. Hanın en şaşırtıcı yanlarından bir tanesi de içinden, tavana doğru uzanan iki adet bacasının olması. Yani hanın ısıtmasını duvar kenarlarına yaptıkları birbirinden bağımsız ocak yerleri ile değil, ortada duran iki adet ocak yeri ile sağlıyorlarmış. Bacaların içlerine baktığımızda sekizgen bir şema ile yapıldığını görüyoruz.

Arada bir asma kat olduğu ve insanların üstte, hayvanlarının da altta yattığı net bir şekilde görülüyor. Burayı gezerken, yapının ihya edilmiş halini hayal ediyorum. Şık bir restoran yada çay bahçesi. Önü Uluabat gölü. Manzara, kuş sesleri, tarih ve büyüleyici bir ortam. Keşke değerlendirilebilse.



Ulubatlı Hasan’da Buralı: 

Ana yola çıkıp Karacabey’e doğru yöneliyoruz. Birkaç km. sonra yolumuzun solunda küçük bir yerleşim merkezi görüyoruz. Burası az önce kıyısında dolaştığımız Uluabat gölü ile aynı ismi taşıyan kasabamız Uluabat. Yerleşim merkezinin yola bakan kısmına da görkemli hayli heybetli bir anıt yerleştirmişler. Ulubatlı Hasan Anıtı. Bir burcun üzerinde elinde bayrağımızı dalgalandıran Ulubatlı Hasan görülüyor. Bu anıtı buraya yapmakla çok isabetli bir karar vermişler. Çünkü her sene Çanakkale Savaşlarının yıldönümlerinde Çanakkale’yi, İstanbul’un fethinde de bu muhteşem fethi bulandırmaya çalışan bir takım ard niyetli insanların birkaç yıl önce Ulubatlı Hasan’ı da karalamaya çalıştıklarına şahit olduk. Yok İstanbul sur kapıları açık unutulmuş ta Osmanlı askerleri oradan girmiş, yok Ulubatlı Hasan diye biri yokmuş daha neler. Bunu diyenler açıkca, -Biz İstanbul’un fethinden çok rahatsızız deselerde kurtulsalar. Bizler de onların gerçek kimliklerini görebilsek. Evet işte bu adi provagandalarından birine de bu muhteşem askeri alet etmeye çalışmışlardı. Ulubatlı Hasan diye biri yoktur diye. Halbuki Ulubatlı Hasan diye biri vardı ve Fatih Sultan Mehmet Han ile çok da iyi tanışıyorlardı.

Ulubatlı saraydan, Enderun Mektebinden yetişme bir gençti ve cengaverliği yanında ciddi bir birikimi de bulunuyordu. Bu şanlı aramızın önünden saygı ile geçerek oradan da ayrılıyoruz.

Bursa Kokan Bir Cami: 

Geldiğimiz yoldan Karacabey’e geri dönüyoruz. Artık kış günleri başladı ve hava çok erken kararıyor. Karacabey merkezdeki birkaç tarihi yapıyı gün bitmeden görmek ve görüntülemek istiyoruz. Bunlardan en önemlisi de halk arasında İmaret Cami olarak geçen Karacabey’in yaptırdığı Tabhaneli Cami.

Cami uzaktan Bursa havasını hissettiriyor. Ama minaresi ile değil de yapı üzerindeki kubbeleri ile hissediyorsunuz bu benzerliği. Kubbelerin kasnakları ile duruşu Ulucami’yi, önde ve arkada iki kubbe ve arka kubbenin yanlarında bulunan birer kubbe ile de aynen Yeşil Cami’yi andırıyor. Kısaca söylemek gerekirse bu yapı tam bir ters T planlı camiler formuna giriyor. Zaten halkın imaret cami demesi de bundan kaynaklanıyor. Caminin içine girdiğinizde önce ve arkada bulunan iki kubbe ile arka kubbenin yanlarında duran iki kubbe karşınıza böyle bir şekil çıkarıyor. Arkada duran kubbelerin örttükleri odalar tabhane yani birnevi imaret-misafirhane olarak kullanılıyor. Eski adıyla Tabhaneli camiler dediğimiz bu formu halk kendi diline benzeterek imaret camii demişler.Bu imaret kısımlarını daha da ilginç kılan şey, çift katlı olmaları. Yani üst katlarında beşik tonozlu birer oda daha bulunuyor. Odalara, cami minaresine çıkar gibi bir döner merdiven ile çıkıyorsunuz.

Belgrad Şehiti Karacabey:

Caminin banisi Dayı lakaplı Karacabey. Külliyeyi yaptırış yılı İstanbul’un fethinden üç yıl sonraya 1456 ya rastlıyor. Rivayetlere göre bu dayı lakabını Fatih sultan Mehmet Han’ın dayılığından alıyor. Aslında sultan 2.Murat döneminden beri asker ve Fatih Sultan Mehmet ile katıldığı Belgrat Kalesi kuşatmasında şehit düşmüş. Ama naşını bir şekilde buralara kadar getirmişler ve yaptırmış olduğu bu tabhaneli caminin hemen önüne defnetmişler. Onun bu şehadeti kabrinin ayak taşında da bu şekilde anlatılıyor. Karacabey’in huzurunda saygı ile duruyor ve fatihalarımızı ruhuna gönderirken bir yandan da mezar taşını inceliyoruz. Tam bir Klasik dönem Osmanlı Mezartaşı. Fatih Sultan Mehmet’ kadar Osmanlı’larda genelde sarık, kavuk, fes yok. İki kalın mermer, Rumilerle taçlandırılarak, divani üslupta yazılmış yazıları ile hazırlanıyor. Karacabey’İn taşı da işte aynen bu kuruluş devri mezartaşı geleneğine uyuyor.

Bu güzel insanın huzurunda dururken, O’nun nelere nelere şahit olduğunu düşünmeden edemiyorum. Huzurunda durduğumuz zat, Osmanlı’daki meşhur adı ile Karacapaşa, aslında sultan 2.Murat Han’ın Rumeli Beylerbeyi idi ve ölene kadar da bu görevini ürdürmeye devam etmiştir. İstanbul’un fethinde bizzat yeralmış ve kuşatmanın en zor bölgelerinden biri olan Edirnekapı ile Ayvansaray arasını kendi arkerleri ile muhasara etmeye çalışmıştır. Kuşatma öncesinde de Silivri’den Kumburgaz’a oradan Bigados’a kadar olan bölgeleri bizzat Osmanlı itaatine almıştır. Aslında çok hayırsever bir kişiliğe sahiptir. Buradaki külilyesi yanında Bursa’daki Karacabey Hanı, Yorgancılar ve Çuhacılar çarşıları, Gelincik Pazarı ve Ortaköy Hanı hep onun hayır eserleri yada bunların akarlarıdır.

İmaret Cami’nin daha sonraki yıllarına gelecek olursak, 1853 de meydana gelen büyük bir depremde ciddi hasar gördüğünü söyleyebiliriz. Osmanlı Devleti’nin bu zafiyet yıllarında ilgilenilemeyen yapı Kurtuluş Savaşımız yıllarında Yunanlılar tarafından da tahrip edilmişti. Artık kullanılamayan yapı 1971 yılında başlayan ciddi bir restorasyon çalışması sonrasında yine eski haline getirilmiş olup bugün de çok güzel bir bahçe düzenlemesi ile gelenleri kendisine hayran bırakmaya devam ediyor.

Ecdatla Kucaklaşan Çocuklarımız ve Bülbül Hatun:

Cami ziyaretimiz sonrasında bir de bahçesindeki türbe binasına uğrayalım diyor ve oraya doğru yöneliyoruz. Bir de ne görelim Karacabey İlköğretim okulundan gelen bir gurup öğrenci öğretmenleri ile külliyenin türbesi yanında gezi yapıyorlar. Bu manzara bizi gerçekten duygulandırıyor. Çocuklarımızın, dedeleri ile tanışmaları ve onlar hakkında bilgi sahibi olmaları yarınlarımız açısından çok önemli. Çünkü bizim utanılacak değil bilakis gurur duyulacak bir tarihimiz var ve bunu yeni nesillerimize öğretmek zorundayız.

Çocukları uğurladıktan sonra türbeyi bir de biz geziyoruz. Bu taş tuğla sıraları ile örülmüş kare planlı türbenin içinde iki kabir bulunuyor. Kitabesinden öğrendiğimiz kadarı ile bunlardan biri Karacabey’in eşi Bülbül Hatun, diğeri de O’nun kardeşi Ahmet Bey’dir. Türbe Ahmet bey’in gayretleri ile buraya yaptırılmış. Eski bir kadı sicilinden öğrendiklerimiz bizi duygulandırıyor. Bülbül Hatun, vefatları sonrası insanlar kendilerine Kuran okusunlar diye mallarına ait gelirleri bu iş için bağışlamış. Buraya gelip Onların ruhlarına Kuran okuyacak kişilere verilsin diye vasiyet etmiş. Ama O’nun bıraktığı akar yapılar kimbilir bugün ne oldu toprakları kimin elinde kaldı. İçimiz burkulmuş olarak, ama fatihalarımızla oradan da ayrılıyoruz.

Gerçek Bir Kümbet Cami: 

Son durağımız İmaret Cami’nin hemen arka çapraz sokağında kalan Kümbet Cami. Bu tarihi yapının da bu mevkide olduğunu görünce, eski Karacabey’in bu bölgede olduğunu daha iyi görüyoruz. Kümbet Cami, yapı olarak Osmanlı Kuruluş Devri mescid mimarisine bire bir uyuyor.

Özellikle de İznik’te bulunan ve ilk Osmanlı Camisi olarak adlandırılan Hacı Özbek Cami’ne çok benziyor. Kare plan üzerine sekizgen bir kasnak ve onun da üzerinde kümbet formu verilmiş yüksek bir kubbe. Halk arasındaki riyavetlere göre, bu yapı bir kilise yada sinagog üzerine yapılmış. Aslında Edirne’deki kilise üzerine yapılan Yıldırım Cami’ni de andırmıyor değil. Yapının üzerinde birçok devşirme malzeme var. Sütun başlıklarından desenli pencere sövelerine kadar. Fakat beni en çok şaşırtan şey, caminin ana giriş kapısı oldu. Çünkü kapı üç yanı nakışlı mermerlerle çevrili olan bir Roma tapınak kapısı idi. Allah’ın işine bakın ki, bir dönem pagan gelenekte çok tanrılı bir inancın mabedinde duran kapı şimdi bir cami kapısı olarak kullanılıyor ve Tek bir Allah’a inanan insanlar ibadetlerini yapmak için bu kapıdan geçiyorlar. Osmanlı’nın şu muhteşem büyük düşünüşü ve hiçbir zaman küçük hesapların adamı olmama durumu karşısında insan şaşırıp kalıyor.

Artık güneş iyice gitti. Kümbet Cami’nin son resimleri bile fülu çıkmaya başladı. Bu günlük te bu kadarmış diyor ve gezimizi burada noktalıyoruz. Belki ileride bir kez daha Karacabey’e gelir ve bu gün göremediğimiz başka yerleri de görme fırsatı bulabiliriz.