• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Ortadoğu’nun Orta Yeri Ürdün – 2

Herakliyus’a Elveda Dedirten Savaş Yermük:

Muaz bin Cebel Hz.nin kabrinde bir hayli kalmışız. Dışarıya çıktığımızda artık havanın kapanmaya başladığını farkediyoruz. Vakit ne kadar da hızlı geçmiş.

Sanki evden yeni ayrılmış ve geziye yeni başlamış gibiyiz. Gerçi planımızda bulunan tüm Sahabe kabirlerini ziyaret ettik fakat önemli bir ziyaret yerimiz hala duruyor. Burası Ürdün’ün en kuzeyinde kalan kuytu bir vadi burası Bizans’ın belinin kırıldığı yer burası Herakliyus’un yüzyıllarca zulmettikleri topraklara elveda diyeceği alan burası Yermük.

ur-46Arabamızın direksiyonunu tam kuzeye çevirip ilerliyoruz. Tarihi İrbit Şehrine geliyor ve şehir merkezinden yukarıya devam ediyoruz. 40 km. lik yolumuzun sonunda bu tarihi savaş alanı ile karşılaşıyoruz. Bugün geçmişte üzerinde cereyan eden mücadeleden hiçbir iz görülmüyor. Ama bir de konuşsa ve kendisi anlatsa şahit olduklarını bu ıssız vadi diye içimizden geçiyor. Halid bin Velid Hz. ile

Ebu Ubeyde bin Cerrah’ın kumandanlığını İkrime’nin cesaretini Amr ibnül As’ın siyasi dehasını Şurahbil bin Hasene’nin sadakatını ünlü kumandan Kâkâ’nın dirayetini ve canını dişine takmış nice sahabenin muhteşemliğini. Sonra kulaklarımıza kendilerini dünyanın hakimi gören ve zulümde kılı kırk yaran Bizans askerlerinin telaşlı kaçış sesleri geliyor. Herakliyus’un arkasına bakmadan soluğu İstanbul’da alışı ve bu uzun kaçışı sırasında dile getirdiği meşhur sözler:

Elveda Şam elveda Hama elveda Humus elveda Lazkiye elveda …

Üçüncü Gün:

ur-18Ürdün’de iki gündür gerçekleştiriğimiz araştırma turları bizi aldı ve tarihin derinliklerinde nice seyahatlar yaptırdı. Çünkü bu topraklar yeryüzünde insanlığın ilk neşet ettiği yerler. Nice önemli şahsın bir şekilde uğradığı bu yerlerde daha göreceğimiz neler neler bulunuyor. Dün gece havanın kararmasına kadar Yermük’te kalmıştık. Gün kendisini geceye bırakırken önümüzde uzanan Yermük daha bir mahsunlaşmış ve içinde sakladığı nice gizli anlamları bizlere fısıldar gibi olmuştu. Bugün için dolaşmayı düşündüğümüz güzergah hiç de dünden geri kalır yoğunlukta değil. Fakat bu kez yukarılara değil daha çok Orta Ürdün ile Amman’ın güney batısına düşen yerleri dolaşacağız. Bugün sahabelerin yanında birkaç Peygamber’in de izini sürmeye çalışacağız.

Kerak Kalesi ve Haçlılar:

Sabah yine gün doğumu ile birlikte kendimizi dışarıda buluyor ve hemen yola koyuluyoruz. Amman’dan başlayan yolculuğumuzda güney batıya doğru ilerliyoruz. Bir saatlik bir yolculuk sonrasında tarihi Kerak Şehrine geliyoruz. Uzaklardan tepeyi kaplamış dev bir yapı bizlere el sallar gibi duruyor. Bu dev kale, şehirle aynı ismi taşıyan Kerak Kalesi. Normalde o topraklara gitmediyseniz bilemeyeceğiniz bu kale, aslında tarih filmi sevenler tarafından yakından tanınmaktadır.

ur-51Bilemiyorum 2007 yılında vizyona giren ve Selahaddin Eyyübi’yi anlatan Hollwood yapımı “Cennet’in Krallığı” adlı filmi izlediniz mi? Filmde, Kudüs kralı ile Selahaddin Eyyübi aralarındaki ilişkilerde ne kadar sağ duyulu davranmaya çalışsalarda Kudüs Kralını dinlemeyen bir takım şövalyeler insanları savaşın eşiğine getiriyor. Kral ölüp de ipler ellerine geçince artık savaş kaçınılmaz hale geliyor ve Hıttın’da Selahaddin bunları bir güzel derleyip toparlıyor. İşte filmde, Savaşı isteyen ve sonradan kral olan kişinin sağ kolu görünümündeki (Selahaddin Eyyübi’nin kız kardeşini hunharca öldüren) aşağılık adamın kalesi işte bu Kerak Kalesi. Kale filmde özellikle bir sahnede göz önüne geliyor. Kerak Kalesi Şövalyesinin ateşkesi bozucu faaliyetleri sağa sola sataşmaları üzerine Kudüs Kralı ile Selahaddin’İn orduları karşı karşıya gelir. Kral yapılanlardan dolayı özür diler ve bir daha olmayacağını söyler. Savaşmadan ayrılırlar. Ardından kral maiyeti ile Kerak Kalesi’ne kadar gider. Kralın geldiğini gören Şövalyenin etekleri tutuşur. Kral cüzzam hastası olmasına, af dileyen şövalye kralın ellerine sarılır ve öpmeye çalışır ama buna rağmen hapse atılır. vs. vs.

ur-19Evet bunlar “Cennet’in Krallığı” adlı filmden sahneler. Gerçekte de aynen bölye oluyor. Ama hadiseleri senorya üzerinden değil de bir tarihçi gözüyle inceleyecek olursak hepbirlikte 1187 yılına gitmemiz gerekiyor. Haçlılar yıllar önce buralara gelerek bölgeyi işgal etmiş ve kanlı bir şekilde Kudüs’e girerek kadın çocuk demeden herkesi kılıçtan geçirmişler. Fatimilere son veren ve bölgede büyük bir güç haline gelen Selahaddin-i Eyyübi ise ciddi bir kuvvete sahip olmasına rağmen insanlığın en güzel örneklerin sergileyerek Haçlılara karşı bile barış yönlü bir politika takip etmektedir. Kudüs kralı ile aralarında varılan anlaşmaya göre kimse bir diğerinin halkının malına ırz ve namusuna zarar vermeyecektir. İşte tam bu yıl da (1187) Kerak Prensi Renaud de Chatıllon bir islam kervanına saldırır ve yağmalatır. Anlaşma bozulmuştur. Haçlılar ile Selahaddin’in birlikleri arasında Beş yıl süren bir savaş başlar. Bu dönemde büyük deha Selahaddin-i Eyyübi, haçlıların etrafındaki çemberi durmadan daraltmakta, civardaki pek çok kaleyi tek tek ele geçirmektedir. En sonunda da Hıttın Savaşı’nda Haçlıları yendiği gibi Kudüs kralı ve yanındaki kumandanları esir edecektir. Krala ikram ve itibarda bulunmasına rağmen, yaptığı kötülüklerden dolayı Renaud De Chatıllon ile ona bağlı kumandanların cezasının ölüm olduğunu bildiren Selahaddin-i Eyyübi, bir alicenaplık daha göstererek İslama girdikleri taktirde kendilerini serbest bırakacağını söyler.Teklifi kabul edilmeyince de suçluları idam ettirecektir.

Kerak Kalesi’ni gezerken tüm bu anlatılanlar bir bir gözümüzün önünden geçiyordu. Bu aşılmaz kalelere o günün şartlarında çıkan ve buraları tek tek fetheden Selahaddin-i Eyyübi ve yanındaki askerleri hatıraları ile bir kez daha gözlerimizi yaşartmışlardı. Ruhları Şad olsun.

Nuh Peygamber ve Gemisi:

ur-20Eğer birgün yolunuz Kerak Kalesi’ne düşerse ziyaret sonrası hemen aşağıya inmeye kalkmayın geldiğiniz yoldan Kerak Merkeze gelip oradan tepenin arkasına dolanan yoldan sağa kıvrılırsanız az sonra sizi tarihi hemde insanlık tarihi kadar geçmişi olan bir sürpriz karşılayacaktır. Kalenin arka duvarları önünde uzanan tarihi bir mezarlık göreceksiniz. Bu mezarlığın en uç noktasında da Nuh Peygamber’in türbesi.

Makamı yoksa gerçek kabri mi bilemediğimiz mekan yüzyıllardır insanlar tarafından Nuh Peygamberin kabri olarak biliniyor. Hatta burada gömülmeyi şeref saygıkları için türbenin çevresi tarihi bir kabristan haline gelmiş. Osmanlı’nın son dönemlerine kadar türbenin bir cazibe merkezi halinde bulunduğunu yakınındaki Osmanlı mezartaşlarından anlıyoruz. Osmanlı’nın buralardan çıkarılması sonrası kasıtlı olarak buradaki nice sarıklı ve fesli Osmanlı Mezartaşının kırdırıldığını bizlere mezarlığın yaşlı bakıcısı anlatıyor. Mezartaşlarına göz gezdirirken başı fes sarık arası bir başlıkla örtülü etrafı demir parmaklıklarla çevrili bir mezartaşı görüyorum. Merakla yanına yaklaşıp okumaya başladığımızda dua cümlelerinden sonra şu ibare ile karşılaşıyoruz:

“Kerak Naibi Mustafa Pertev Efendi”

ur-21Gözlerimiz doluyor. Ecdadın buralara gönderdiği nice yönetici hadimden biriyle karşı karşıya olduğumuzu öğreniyoruz. Kerak Valisi diyebileceğimiz bu zatın kabrinin burada hemde Nuh Peygamberin kabrine çok yakın bir yerde olması da bir tevafuk olmasa gerek.

Sonra Nuh Peygamberin hayatınn aşamaları geliyor aklımıza. 950 yıllık bir hayat. Neredeyse 900 yıl süren bir peygamberlik. Nice imtihanlar. İnanmayan bir toplum. Alay küçük görme deli muamelesi yapma. Bir de üstüne üstlük eşi ve oğlunun da kendisine inanmayarak müşriklerle birlikte olması. Tüm bunlara göğüs geren bir Ulul Azm Peygamberin huzurunda olmak. İnsanlığın ikinci atası diyebileceğimiz adanmış bir gönül.

Ellerimizi açarak hem tüm Peygamberler ile birlikte Nuh Peygambere hemde burada yatan herkesin ruhlarına fatihalarımızı gönderiyoruz.

Nuh Peygamberin kabirlerinin bulunduğu bu tepenin hemen aşağısında boyu çok daha kısa ama şekli neredeyse gemiye benzeyen bir yapı var. Halk bu tepenin Nuh Peygamberin gemisinin taşlaşmış hali olduğuna inanıyor. Herşeyin en iyisini Allah bilir diyor ve gördüklerimizi fotoğraflıyarak oradan da ayrılıyoruz.

Bizans’a Karşı Bir Ölüm Kalım Savaşı: Mute

ur-22Bu büyük Peygamberin Kabrinden sonra şimdiki durağımız İslam Sancağını yükseltme adına kendi güç ve durumalarını düşünmeden Peygambere itaatle ileriye atılan kahramanların destan yazdığı yeri görmek. Yani Mute’yi.

Mute bulunduğumuz yere çok uzak değil. Kerak Bölgesinde bulunan Mute Köyü civarında hem savaş alanını hemde bu savaşta şehit olan sahabelerin kabirlerini ziyaret edebiliyorsunuz. Bizlerde Kerak Kalesi’nden aşağıya doğru ilerliyor ve Kerak Şehrinin içinden geçerek Mute Köyü’ne doğru ilerliyoruz. Yarım saat bile geçmeden Mute Savaş alanına geliyoruz. Önümüzde etrafı taş ve tahtalarla çevrili yanından yol geçen büyükçe boş bir alan var. Kenarında bir eski ve yıkılmış bir de yeni iki adet mescid duruyor. Eski olan sanıyorum Sahabe ve Osmanlı döneminden kalma. Yeni olan ise bu eski mescid kullanılamaz hale gelince onun yerine yapılmış. Aramızda konuşmadan karşımızdaki bu boş araziye bakıyor ve Mute Savaşı’nı savaşta şehit edilen büyük Sahabe Efendilerimizi düşünüyoruz.

Medine’ye hicretin üzerinden tam 8 sene geçmiş. Müslümanlar hala çok kuvvetli değiller. Fakat Efendimiz elinin ulaştığı heryere elçiler gönderiyor ve İslamı anlatmaya çalışıyor. Efendimiz’in elçi gönderdiği bir yerde Şam’dır ve buranın Gassani Hükümdarımna da Hâris b. Umeyr’i yollamıştır. Elçi Mute’den geçerken buranın valisi olan Şurahbil b. Amr tarafından yakalanır ve Hz.Muhammed’İn elçisi olduğunu öğrenen vali elçiyi şehit eder. Efendimiz bu olaya çok üzülecek ve hemen bir ordu hazırlatarak üzerlerine gönderecektir. Halbuki o günlerde ne doğru dürüst bir güçleri ne de orduları vardır. Gassaniye ordu göndermek demek Bizansla savaşmak demektir ama burada geleceğe ait bir işaret ve yeni nesillere gösterilen bir hedef vardır. Nitekim Efendimiz vefat edeceği hastalığın en ağır safhasında bile yataktan kalkarak Mute şehidi Hz.Zeyd’in oğlu Üsame’yi Bizans’a karşı çıktığı seferde uğurlamak için ayağa kalkmıştır.

ur-23Efendimiz Mute’ye göndereceği orduya daha önce köle iken azat ettiği bir kişiyi Zeyd bin Harise’yi kumandan atamıştır. O günün cahiliye anlayışında bu atama bile bir devrim niteliği taşımaktadır. Eğer O’na birşey olursa yerine Cafer bin Ebu Talib’i eğer O’na da birşey olursa Abdullah bin Revaha’yı yerine geçirin diyecektir. Eğer O’na da birşey olursa aranızdan bir kişiyi kumandan seçin diye de ekler.

Düşman hristiyan Arap ve Rumlardan oluşan büyük bir ordu toplamıştır. Ebû Hüreyre şöyle der: ‘Mute savaşında ben de bulundum. Müşrikleri gördüğümüz zaman onların sayı, silâh, at, atlas, ipek, altın vb. bakımından bizimle karşılaştırılamayacak, karşılarında durulamıyacak derecede olduklarını gördük. Gözüm kamaştı. Çarpışma başlayınca, baş kumandan Zeyd b. Hârise, Hz. Peygamber’in sancağını elinde tutarak ilerledi. Vücudu Rumlar’ın mızraklarıyla delik deşik oluncaya kadar çarpıştı ve sonunda şehit oldu.’ (İbn İshak, es-Sire, IV,19- 20; İbnü’l Esir, el-Kâmil, II, 236)

Bu ifadeler hiç de abartılı şeyler değildir. Biliyoruz ki o gün islam ordusunun sayısı sadece 3bin iken Roma ordusu tam 100 bin kişiden oluşmaktaydı. Böyle bir sayı farkına karşı da sanıyorum yapılabilecek pek de birşey yoktu. Hz.Zeyd’ten sonra sancağı Cafer bin Ebu Talib alacak az sonra O’nun da şehit olması üzerine bu kez sancağı Abdullah bin Revaha Hz. yükseltecektir. O’nun da şehit olması üzerine bu kez aralarındaki istişare neticesinde sancağı Halid bin Velid Hz. ne vereceklerdir. Üç süren kuşatmada Halid bin Velid Hz. az sayıdaki kuvvetlerinin her bir saldırıda yerlerini değiştirerek yeni kuvvetler ekleniyormuş havası estirir ve düşmanın moralini alt üst eder. Netice de de askerlerini geri çekerek ciddi bir kayıp verdirmeden Medine’ye getirir. Hz.Halid’in orduyu geri çekmesi de bir başarıdır ki Efendimiz kendilerine olumsuz birşey söylemediği gibi orduyu zayiatsız getirdiği için taltif etmişlerdir.

Köle Kumandan Hz.Zeyd:

ur-24Mute demek sadece savaşın yapıldığı yer değil tüm İslam aleminin o günde bu günde yüreklerine gömdükleri üç büyük kumandanın hatıraları demektir aynı zamanda. Yeniden arabalarımıza binerek beş dakikalık bir yolculuk sonrasında Mute Köyü içine geliyoruz. Burada bizi dev bir külliye karşılıyor. Büyük bir cami camiyi saran geniş bir avlu ve avlunun iki ayrı ucunda bulunan iki mübarek türbe. İlki Hz.Hatice’nin Efendimiz’e hediye ettiği ve Efendimiz’in de azat ettiği köle Zeyd bin Harise RA. Babası ve amcaları uzun aramalar sonrasında kendisinin Mekke’de bulunduğunu öğrenecek ve Efendimiz’e onu hangi bedelle olursa olsun kendilerine vermeleri için ricacı olacaklardır. Efendimiz kendisine sorun istiyorsa sizinle gidebilir dediğinde işte bu büyük sahabe Efendimiz’i anne babasına tercih edecek ve Efendimiz’in yanında kalacaktır. O İslamiyeti ilk kabul eden köle olarak tarihe geçmiştir. “Onları kendi babalarının isimleri ile çağırın ayeti gelene kadar insanlar O’nu Muhammed’in (SAS) oğlu diye çağırıyorlardı.

ur-25Zeyd b. Hârise, Resûlullah (s.a.s.)’ın cefakâr dostlarından biriydi. Hemen hemen tüm sıkıntılı zamanlarında O’nunla birlikteydi. Nitekim, çevre kabileleri İslâm’a davet etmek kabilinden Tâif’e giden Rasûlüllah’ı yalnız bırakmamış, Tâiflilerin attığı taşlar Peygamber (s.a.s.)’e isabet etmesin diye kendi vücudunu siper etmiş ve başından çeşitli yaralar almıştı. Müslümanlar Medine’ye hicret etmeye başlayınca, Zeyd b. Hârise de hicret etmişti. Resûlullah (s.a.s.), hicretten sonra Medine’de, ashabı arasında kardeşlik tesis ettiğinde, Zeyd’l-e Hamza b. Abdülmuttalib’i de kardeş ilan etmişti. Bu sebepten Hz. Hamza, Uhud günü şehadet şerbetini içmeden önce Zeyd’i kendisine vâsî tayin etmişti. Zeyd b. Hârise; Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarıyla Hudeybiye Barışı ve Hayber fethinde de bulunmuştur. Resûlullah (s.a.s.), Müreysî gazasına çıktığı zaman kendisini Medine’ye vekil olarak bırakmıştı. Bunun yanında Zeyd, komutan olarak da çeşitli seriyyelere katılmış ve üstün başarılar göstermiştir. Bu seriyyeler; Karede, Cemûm, el-Iys, et-Tarafa, Hisma ve Ümmü Kırfa’dır. Son olarak Mute Savaşı’na iştirak etmiş ve bu savaşta şehid olmuştur.

İki Kanatlı Sahabe: Cafer’i Tayyar RA.

ur-26Mute Köyü içersinde bulunan külliyenin avlusunda bu kez karşı kapıya yöneliyoruz. Bu kapı bizi bir cennet kuşuna Mute’deki şehadeti üzerine Efendimiz’İn iki koluna karşı kendisine iki kanat verilmiş cennette uçuyor dediği ve bunun üzerine (tayyar-uçan) lakabının verildiği Cafer-i Tayyar’ın kabrine ulaştıracak. İçeriye girdiğimizde tamamen som altın ve gümüş ile kaplı gösterişli bir türbe ile karşılaşıyoruz. Türbe yapı olarak İran tarzı. İran Devleti’nin desteği ile yaptırıldığı anlaşılıyor. Hz.Ali’yi çok sevmeleri ve Cafer’i Tayyar’In da onun kardeşi olması dolayısı ile aynı ilgiyi O’na da gösterdikleri anlaşılıyor.

Cafer’i Tayyar gerçekten önemli bir sahabe. Efendimiz’in amcası Ebu Talib’in dört oğlundan üçüncüsü. Çok erken bir dönemde İslamiyet ile şereflenmiş. Habeşistan’a ilk hicret edenlerin arasında o ve eşi Esma binti Umeys’de var. Kureyş’İn bu muhacirleri geri alma adına Amr bin As’ı elçi olarak Habeşistan kralı Necaşi’ye gönderdiğini ve O’nun huzurunda müslümanlar üzerine yapılan pazarlığı Çağrı filmindeki sahnelerden hatırlarsınız. Bu pazarlıkta en etkili isimlerden birisi şüphesiz Cafer bin Ebu Talib olmuştur. Kur’andan okuduğu ayetler ile Necaşi’yi ağlatmış sorduğu sorular ile de Amr bin As’ın elini kolunu bağlamıştır. Cafer’i Tayyar hicretin 7.yılında yanındakilerle birlikte Medine’ye geldiğinde Müslümanlar Hayber Kalesinin fethi ile uğraşmaktadırlar. Kale yeni alınmıştır. Onların geliş haberleri Efendimiz’e ulaştırıldığında Kahinatın Efendisi çok sevinecek ve – “Hayber’in fethine mi sevineyim yoksa Cafer’in gelişine mi ?” diyecektir.

Bir yıl sonrası Mute Savaşı cereyan edecek ve buraya 2.Ordu kumandanı olarak Cafer bin Ebu Talib vazifelendirilecektir. Savaşın en çetin anlarında kumandan Zeyd bin Harise şehit olunca Câ’fer b. Ebi Talib sancağı almış ve düşmanın ortalarına kadar ilerlemişti. Kurtulamayacağını anlayınca, önce attan inerek, atını düşmanın yararlanamaması için saf dışı etmiş sonrasında da dönüşü olmayacak şekilde düşmanın içine dalmıştı. O düşmanla çarpışırken, ‘Cennet de, ona yaklaşmak da ne güzeldir. Onun şerbetleri tatlı ve soğuktur’ diye mırıldanıyordu. Bu sırada düşman tarafından vurulup, bir eli kesildi. Sancağı diğer eline aldı. O da vurulup kesilince, sancağı koltuğunun altına kıstırdı. Aldığı yaralarla yere düştü ve şehit oldu.

Mute’nin Üçüncü Kumandanı: Abdullah bin Revaha RA.

ur-27Dualarla bu iki sahabe efendimizin kabirlerinden ayrılıyoruz. Az ileride uzaktan kubbesi görülen bir diğer caminin bahçesindeki türbede ise Mute’nin bir diğer kahraman kumandanı olan Abdullah bin Revaha Hz. yatıyor. Oraya doğru yürüyoruz. Yürürken de aklımıza tarihten manzaralar çarpıyor. 2.Akabe biatı geliyor aklımıza. 70 civarındaki insanın kuytu bir vadide Efendimiz’in mübarek ellerini tutup -Bundan sonra senin yolundayız dedikleri gün. Abdullah bin Revaha Hz. de o gün o topluluğun içerisinde bulunmaktadır ve yine o gün müslüman olmuştur. Medine’de Efendimiz’e katiplik eden Abdullah bin Revaha aynı zamanda Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber gazvelerine katılmış Hudeybiye barışı ve Umretu’l-Kaza seferlerinde peygamberimizin yanında yer almıştır. İki kez Hayber’e elçi olarak gönderilmiş Hayber Yahudilerinin bir fitne hazırlığı içinde olduklarını farkederek bu durumu Efendimize aktarmıştır. Abdullah b. Revâha Hz. Mûte’ye giderken evliydi, fakat çocuğu olmamıştı. Abdullah, güçlü bir hatip ve büyük bir şâirdi. Peygamberimize şiir yoluyla sataşan kâfirlere karşı onu savunan şiirler yazardı. İbn Revâha, Ka’b b. Malik ve Hassan b. Sâbit müslümanların en meşhur şâirleriydiler.

Mübârek bir cum’a günü sevgili Peygamberimiz, mescidde hutbeye çıktılar.

Hz. Abdullah da telâşla, cum’aya yetişmeye çalışıyordu. Henüz epeyce ilerde, “Beni Ganm”de bulunuyordu. Tam o sırada, Peygamber efendimizin: – Oturun! buyurduklarını işitti. Derhal bulunduğu yere oturdu. İki Cihân Güneşi’nin hutbeleri bitinceye kadar da, yerinden kalkmadı. Bu hâli gören Müslümanlar, durumu Peygamber efendimize arz ettiler:

- Yâ Resûlallah! Revâha oğlunun, nerede oturduğunu görüyor musunuz? Sevgili Peygamberimiz o tarafa doğru baktılar.

- Çünkü sizin “oturun” emrinizi, orada duydu ve hemen oturdu!.. dediler.

Peygamber efendimiz bu hareketten çok hoşlanıp, Hz. Abdullah’a:

- Cenâbı Hak senin, yüce Allaha ve Resûlüne olan itâatte hırsını arttırsın, diye dua buyurdu.

Beklenen gün gelmişti. Bizans’a karşı çarpışmak üzere Mute’ye doğru yola çıkılacaktı.

Savaşa gidecek olanlar Medine çıkışında toplanıyordu. Geride kalanlar gidenlerle kucaklaşıyor birbirleriyle helalleşiyorlardı. Bu sırada arkadaşları, Hz. Abdullah’ın ağladığını farkettiler:

- Niçin ağlıyorsun, ey Revâha’nın Oğlu, diye sordular. Şöyle cevap verdi:

- Vallahi, dünyâyı sevdiğim için ağlamıyorum. Sizlerden ayrılacağım için de değil.

- Peki, niçin ağlıyorsun?

- Peygamber efendimizden duyduğum, Allahın kelâmını hatırladım: “… İçinizden hiçbiriniz hâriç olmamak üzere hepiniz, Cehenneme varacaksınız…” deniyordu.

İşte oraya cehenneme vardığım zaman, hâlim ne olacak diye ağlıyorum, dedi.

- Cenab-ı Hak, Abdullah bin Revâha’ya rahmet eylesin. Melekler onun meclisiyle öğünürlerdi.

Mute savaş alanı ve burada şehit düşen ve alanın hemen yakınlarına defnedilen sahabe efendilerimizin kabirleri ile bambaşka dünyalara gitmiş ve tarihin ibret levhasında neler neler seyretmiştik. Onların tarih sahnesinde bu kadar kısa bir sürede bu derece muvaffak olmalarının altında yatan sır sanıyorum buydu. Yani adanmışlık ruhu. Efendimiz’in getirdiği güzelliklere bu yola öyle bir adanmışlardı ki bu yolda ayaklarına hiçbir şeyin takılmasına izin vermemişlerdi.

Eyke Halkının İrşad Pınarı: Şuayb Peygamber

ur-28Yeniden arabalarımıza geçtik ve Mute Köyü’nü geride bırakarak daha güneye ilerlemeye başladık. Yön olarak kuzeyimizde Suriye doğuda Amman batıda Lut Gölü ve İsrail’İn işgal ettiği topraklar bulunuyor. Biz güney batıya doğru ilerliyoruz. Lut Gölüne az bir mesafe kala bir tepeye tırmanıyor ve yeşilliklerin içinde tek başına bir camiye doğru yaklaşıyoruz. Evet burada bir Peygamber yatıyor. Bir büyük Peygamberi daha gençlik yıllarında yanına alan ve olgunlaştıran O’nun kalbini ferahlatan ve O’nun hayatına yön veren bir insan Şuayb Peygamber.

Hadiseyi çocukluğunuzdan beri duyduğunuzu tahmin ediyorum. Firavun dönemindeki tüm yeni doğmuş bebeklerin öldürülmesini ister ama Hz.Musa’nın annesi O’nu bir sepet içinde Nil Nehrine bırakır. Çocuğu Firavun’un karısı Hz.Asiye bulur ve Hz.Musa’ya annelik yapar. Hz.Musa gençlik yıllarına geldiğinde Firavun’un gerçek oğlu olmadığını öğrenir. Bu arada bir Mısırlıyı istemeden öldürmüştür. Mısır’dan kaçar ve uzak topraklarda başı boş gezerken kendisini derleyip toparlayacak bir büyük sima ile karşılaşır. İşte biz şuan Hz.Musa’nın Mısır’dan sığındığı topraklarda gezmekteyiz. Ve Hz.Musa’nın karşısına çıkıp yüreğini ferahlandırdığı gibi bizim de yüreğimizi ferahlandıran Şuayb Peygamberin huzurlarına girmek üzereyiz.

ur-29Bu tarih persfektifinde Hz.Musa’nın Kızıldeniz’in ötesine geçtiğini ve bugün kü Ürdün topraklarına geldiği biliniyor. Hadisenin devamı şöyle. Bir çeşme başında koyun sulayan erkek çobanlar görüyor. Biraz uzaklarında birbaşka sürünün başında ise birkaç genç kız var. Ama onlar çeşme başında erkek çobanlar var diye suya yaklaşamıyorlar. Hz.Musa kızlardaki bu haya duygusundan çok etkileniyor. Demek o zamanlar o kadar kötü imiş ki bu davranış olağanüstü karşılanıyormuş. Onların koyunlarını kendisinin sulayabileceğini söylüyor ve kızlara yardım ediyor. Onlar da akşam meseleyi babalarına anlatıyorlar. Babaları Hz.Musa’yı yanına çağırıyor ve kendisine iş teklif ediyor. Hz.Musa burada hem çalışacak ve hemde Hz.Şuayb ona kızlarından birini vererek evlendirecektir. İşte Mısır’dan ayrılırken kolu kanadı kırık bir halde olan Hz.Musa’nın belki de Hz.Şuayb ile karşılaştığı yerler buralarıydı. Bizlerde saygı ile caminin avlusundan içeriye giriyor ve Hz.Şuayb’ın türbesine geçiyoruz. Yeşil bir puşidenin altındaki sandukası ile karşımızda duran kabirlerine karşı duruyor ve Kur’an-ı Kerim’de adı geçen ve Eyke halkını irşad ile vazifelendirilen bu Peygambere fatihalarımızı gönderiyoruz.

Hızır’ın Yürüdüğü Topraklar:

ur-30Tarih sürecine baktığımızda olaylar ve kişileri bir arada görünce insan hadiselerin buralarda geçtiğini düşünmeden edemiyor. Hz.Musa’nın hayatında çok önemli bir yeri olan Şuayb Peygamberi gördükten sonra Şuayb Peygamberin kabirlerinin bulunduğu tepenin tam karşısında bir de Hızır AS. Makamı ile karşılaşmak açıkcası bizi çok da şaşırtmadı. Çünkü Hz.Musa’nın hayatında gerçekleşen meşhur bir detay da Hızır AS. İle gerçekleşen seyahatti. Kur’an-ı Kerim’in bizlere anlattığı bu hadisede Hz.Hızır Ledün ilmine sahip olduğu için geleceğe bakım kararlar verebiliyordu. Bu nedenle de bugüne göre hadiseleri yorumlayan Hz.Musa’ya benimle dolaşmaya dayanamazsın demiş ama Hz.Musa ısrar edince birlikte seyahate çıkmışlardı. Nitekim Hz.Hızır’ın yaptıklarına başta bir anlam veremeyen Hz.Musa her defasında sormaması gereken sorularını sormuş ve neticede yolculukları nihayete ermişti. İşte tam karşımızdaki tepenin üzerinde görülen caminin yanındaki türbe Hızır As. ‘ın makamı olarak orada durmakta. Belki de bu topraklara uğraması ve Kur’an’da da bahsedilmesi hatırına eskiler tarafından bunu hatırlatmak amacıyla yapılmış duaya vesile bir güzel işaret hükmünde. Ne olursa olsun buradaki varlığı ile bize Hem Hızır As.’ı hemde Hz.Musa ile diyaloglarını hatırlatması çok güzel oldu. Ve bizler Hz.Musa’nın şereflendirdiği bu topraklarda dolaşmanın heyecanını içimizde daha çok hissetmeye başladık. Başladık diyorum çünkü heyecanın son noktasını hemen burada anlatmak istemiyorum. Çünkü Ölü Deniz’den sonra biz Hz.Musa’nın son noktasına gidecek ve tarihin Hz.Musa ve kavmi için hazırladığı nice gizemli sahneyi orada Nebi Dağında aralamaya çalışacağız.

Ölü Deniz’in Tuzu ve Çamuru:

ur-31Hz. Şuayp Peygamber ve Hz.Hızır’ın Makamları arasında uzanan yoldan aşağılara doğru inmeye devam ediyoruz. Artık 0 noktasını geçeli bir hayli oldu. Bizler - (eksi) lerdeyiz. Bu aşağılara doğru ilerleyişimiz – 400 m. ye kadar sürecek. Çünkü yere batırılmış bir mekana, Lut Kavminin helak edildiği topraklara, Lut Gölüne gidiyoruz. Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk sonrasında koyu bir mavilik karşılıyor bizleri. Tepelerin arasında uzanan bu geniş su kitlesi uzaktan insana normal bir su gibi geliyor. Ama işin rengini elinizi suya daldırınca anlıyorsunuz. Arabamızla yanına kadar yaklaşmamız mümkün olmuyor. Bir km. kadar uzağına parkedip yürümeye başlıyoruz. Hava alabildiğine sıcak ve topraktan da müthiş bir hararet yayılıyor. Çevrede gölgesine sığınabileceğiniz en küçük bir ot bile yok. Başımızı gözümüzü sarıyor ve başlıyoruz yürümeye. Gözlerimizde en karasından gözlükler var. Nihayet engebeli toprak yığınlarını aşarak bu dünyada bir benzeri daha olmayan gölün kıyısına kadar geliyoruz. Bir benzeri daha yok çünkü hemen tüm deniz sıfır seviyesindeyken bu tam 400 m. Daha aşağıda. Ayrıca suyu, yeryüzünün en tuzlu oranına sahip. Bu nedenle de içinde hiçbir canlı yaşamıyor. Ölü Deniz adını da bundan ötürü alıyor.

ur-32Suyunun tuzlu meselesini ayağınızı suya sokunca çok daha iyi anlıyorsunuz. Ölü Deniz’in bu kötü şöhretinden dolayı başta ekibimizden hiçbiri ayağını suya sokmaya cesaret edemedi. Tabi suya ilk atlayan ben oldum. Buraya kadar gelip de bu suyu tecrübe etmemek olmazdı. Zaten yaz günü ayağımızda birer sandalet var. Onları çıkarıp paçaları sıvayarak girdik suya. Ve daha ne olduğunu anlayamadan ayaklarımda binlerce ısırık hissettim. Müthiş bir yanma duygusu. Ama inadına durmaya devam ettim suda. Sebebi, içesindeki müthiş tuz oranı. Ayağınızın üzerindeki en küçük yaradan bile ses geliyor. Sanki kezzaba batırmışsınız ayağınızı. Benden sonra iki kişi daha cesaretlendi ama diğer arkadaşlarımızı ikna edemedik. Yalnız bu yoğun tuz ve minarel oranının güzel bir yönü de var ki, o da suya giren hiç kimsenin batmıyor olması. Yani eğer birgün buralara gelir ve suyun içinde ayağını uzatmış ve suyun üzerinde oturarak gazete okuyan birini görürseniz sakın şaşırmayın. Bir de buralarda suya girecekseniz yanınızda ya sonrasında temizlenmek için bol tatlı su bulundurun yada bir tesiste suya girmeye bakın. Çünkü bir kişi suya girdikten bir süre sonra vücudunda bir sıkıntı hissetmeye başlıyor. Bunun sebebi de sudaki ağır metallerin vücudumuzdaki gözenekleri tıkamaları. Böylece derimiz nefes alamıyor ve insan bir bunalma hissediyor. Sudan çıktıktan sonra da eğer bir duş yeri bulamazsanız yandığınızın resmidir. Bunları başımıza geldi diye anlatıyorum. Çünkü o gün suya girdiğimiz yerde bir çeşme bile yoktu. Sudan çıktık ama sanki suya değil de zeytinyağ dolu bir küvete girmiş gibiyiz. İlerideki sosyal tesislerden birine zor attık kendimizi. Binbir rica ile içeriye girip duş almasak o günü sanıl geçirirdik bilemiyorum.

Bu arada Ölü Deniz’in bu kötü şöhreti yanında dilden dile dolaşan güzel de bir özelliği var. Çamurunun faydaları. Bugün kozmetik sanayiindeki birçok ilaç firmasının deri güzellik ürünlerindeki maddelere baktığınızda büyük bir olasılıkla Ölü Deniz çamuru yazısını göreceksiniz. Gerçekten de çamuru bildiğimiz kaba çamurdan çok farklı. Sanki vıcır vıcır kil hamuru gibi. Fıkır fıkır kaynıyor gibi bir havası var. Hani cılk çamur yani balçık vardır ya öyle birşey. Çamurundan dolayı buralar o kadar meşhur olmuş ki az ilerimizden başlayarak Ölü Deniz Sahilinin geniş bir kısmını dünyanın en meşhur otelleri kapatmışlar. Buraya şifa aramaya gelen insanlara bu lüks mekanlarda hizmet vermeye çalışıyorlar. Buraya kadar gelmişken buranın çamurundan az da olsa yanımıza almasak olmayacaktı. Bizde birkaç pet şişeye zor da olsa doldurarak yeniden yola koyulduk.

Gazapla Batırılan Topraklar:

Gelelim buraların tarihteki yerine. Bir kere Ölü Deniz yada diğer adı ile Lut Gölü denilen bu yerler, ortak bir ittifakla Lut Kavminin yaşadığı yerler. Ve tabiatıyla helaka uğradıkları yerlerde burası. Burada yerin çöktüğü ve kavminden hiç kimsenin kurtulamadığı rivayet ediliyor. Tabi buraları adımlamışken bizlerin aklına Hz.İbrahim’İn yeğeni Hz.Lut ve yaşadıkları geliyor. Öncelikle Hz.İbrahim’in hanımı Hz.Sara ile evlerinde konuk ettikleri gençler. Hz.İbrahim eli açıklığı ile onlara ne ikram ettiyse hiçbirini yemeyen gençler. Hz.İbrahim’in endişelenmesi üzerine kimliklerini açıklayan o güzide misafirler. Hz.Cebrail, Mikail ve Azrail As. lar. Hz.İbrahim’e bir çocuk müjdeliyorlar ama bir ikinci vazifeleri daha var. Hz.İbrahim anlıyor. Lut Kavmini helak için gelmişler. Hz.İbrahim çok üzülüyor ama takdiri ilahi böyle. Lut kavmi o kadar azgınlaşmışlar ki, bu üç güzel genç suretindeki misafirler Lut AS. ın evine misafir olduklarında Hz.Lut’un evine kadar gelecek ve misafirlerini kötü anlayışlarına alet etmek için isteyeceklerdir. Halbuki Lut As. kızları olduğunu, onlarla evlendirebileceğini, böyle kötü fiilleri bırakmaları gerektiğini defalarca anlattığı halde. Ve beklenen gazap kavmin başında kopar. Bugün de bizlere böyle tuhaf bir mekan ve Kur’an’da da geçen bu ibretli hikaye kalır. İbret alabilenlere ne mutlu.

Bulunduğumuz topraklar o kadar etkileyici ki gözümüzü nereye çevirsek hemen bir peygamber iziyle karşılaşıyoruz. Hz.Musa’yı himaye eden Şuayp Peygamber’den Hz.İbrahim’in yeğeni Hz.Lut’a kadar. Şimdi ise yine tarihte ve İlahi kitaplarda uzun uzun anlatılan bir hadisenin cereyan yerine gideceğiz. Hz.Musa’nın, Firavunun zulmünden kurtardığı kavmini getirdiği topraklara, eliyle işaret ederek, yerleşeceğiniz yerler buralarıdır dediği yere gideceğiz. Üç dine mensup insanlar tarafından da ziyaret edilen yere Nebi Dağı’na gidiyoruz.

Her Defasında İhanet Eden Bir Kavim:

ur-34Nebi yada buralardaki meşhur adıyla Nebu Dağı, adından anlaşılacağı üzere tarihte üzerinde bir peygamberi ve kavmini ağırlamış. Hz.Musa Mısır’dan çıkardığı kavmi ile önlerinde açılan Kızıldeniz’den geçerek bu yakada ilerlemeye başlamışlar. Ama tarihe Peygamber katilleri olarak geçen İsrailoğulları gördükleri nice mucizeye rağmen bir türlü uslanmıyorlarmış. Hz.Musa’nın Tur Dağı’nda kaldığı 40 gün içerisinde kendilerine altın bir buzağı yapıp ona tapınmaya başlamarını hepimiz duymuşuzdur. Sonra çölde ilerleyen bu topluluğa Allah’ın bir inayeti olarak gökten kudret helvası inmesi ve ayaklarının dibine kadar gelen bıldırcın sürüleri. Ama fesatlık çıkarmada üzerlerine olmayan bu kavme bunlarda yetmeyecek ve devamlı aynı şeyleri yiyoruz diye şikayete başlayacaklardır. Musa As.ın haleti ruhiyesini düşünebiliyor musunuz ? Sonra susuzluk çekerler yine şikayetler. Hz.Musa mucizeler gösteren asasını çölde on farklı yere vurur ve herbirinden su fışkırır. İsrailoğullarının on kolu bu oluklardan susuzluklarını giderirler. Ve en sonunda bir yere kadar varırlar. Hz.Musa normalde onları bugün ki Kudüs topraklarına getirecektir. Fakat fesatta o kadar ileriye giderler ki bu halleri ile oraya girmeye layık olmadıkları için Allah’ın gazabına uğrarlar ve yıllarca çölde yaşamaya ve terbiye olmaya mahkum olurlar. Tâ ki Hz. Davut ve Hz.Süleyman dönemlerinde oralarda hükümferma olana kadar.

ur-33Nebi Dağı’na gitmek için Lut Gölü’nden güney doğuya doğru hareket ediyoruz. Yaklaşık bir on km. sonra dağlara tırmanmaya başlıyoruz. Bu tırmanış 20 dakika kadar sürüyor. Derken dağların üzerindeki bir tepeyi hedefliyoruz. Dön dön derken tepeye varıyoruz. Bir müze kapısı bizi karşılıyor. Arabamızı otoparka bırakıp giriş ücretlerimizi de ödeyerek tepenin zirvesine doğru ilerliyoruz. Derken sağımızda ve solumuzda kalıntılar görülmeye başlıyor. Bu bina kalıntıları pek birşeye benzemiyor ama tam tepenin başında bir kilise binası tüm duvarları ile ayakta durmayı sürdürüyor. Kilise binasının önünde açık bir alan ve bu alanın ucunda da bir seyir yeri var. Bu seyir yerinin ucuna demirden bir anıt dikmişler. Anıt uzaktan çarmıha gerilmiş Hz.İsa’yı anımsatıyor ama dikkatle bakıldığında uzun bir asaya sarılmış bir yılan olduğu anlaşılıyor. Bu anıt Hz.Musa’nın firavunun önünde yılana dönüşen asasını simgeliyor. Ama Papanın da geçtiğimiz yıllar da burayı ziyarete geldiğini ve bu anıtın açılışını yaptığına ve burada bir kilisenin de bulunması nedeniyle Hz.Musa ile Hz.İsa’yı anımsatan bir anıt olduğu ortada. Halbuki Ürdün müslüman bir devlet. Buradaki yapıları yüzyıllarca Müslüman devletler korumuş, Kur’anımızda tüm bu Peygamberler hakkıyla anlatılıyor. Gözlerimiz İslamiyete ait izler arıyor ama bulamıyoruz.

Hz.Musa’nın İzleri:

ur-35Seyir yerine gelip baktığımızda muhteşem bir Ölü Deniz manzarası ile karşılaşıyoruz. Rivayetlere göre Hz.Musa buradan kavmine gitmeleri gereken toprakları göstermiş. Yani Ölü Deniz’in diğer tarafını. Seyir yerinden uzakları ibretle seyrediyor ve sonrasında kilise binasını gezmek için bu tarihi binadan içeriye giriyoruz. MS.400 lerden beri burada bulunan bu kilise yapısı bizlere, tarihte de buranın önemli bir yerleşim merkezi ve ilgi odağı olduğunu gösteriyor. Kilisenin önünde bugün yarı beline kadar ayakta duran manastır binaları ve şehre ait yapılar var. Kilise içerisinde zemini kaplayan mozaiklerin neredeyse tamamı tüm orjinalliği ile duruyor. Bu mozaiklerde; yanlarındaki hayvanları ile yolculuk yapan insanlar canlandırılmış. İnsanın aklına Mısır’dan buralara göç eden İsrailoğulları geliyor.

Ziyaret sonrası arabamıza binip Amman’a doğru ilerlerken yolun kenarında bir tabela gözümüze çarpıyor. Hz.Musa Kuyuları yazıyor üzerinde. Hz.Musa’nın kavmine su içirmek için asası ile çıkardığı suları hatırlıyoruz. Her bir tarafta bir Peygamber izi sabahtan beri bizi nerelere nerelere taşıdı. Keşke imkan olsa da Kuran’da adları geçen 28 Peygamber başta olmak üzere nicelerinin gerçek manada izlerini sürüp ibret dolu hayatlarından alınması gereken dersleri hakkıyla alabilseydik düşünceleri ile dönüş yolumuza başlıyoruz. Yaklaşık birbuçuk saatlik bir yolculuk sonrasında başkent Amman’a varacak ve güzel bir istirahatin ardından yine ertesi sabah Ürdün’deki son turumuza başlayacağız.

Sıradışı Bir Vadi:

ur-37Ürdün’de ki son günümüz yine diğer günler kadar yoğun ama gidilecek yol, diğer güzergahların en az üç katı. Bu sebeple ertesi gün, diğer günlerden çok daha erken yola çıkıyoruz. Amman’dan tam altı saat uzaklıktaki Akabe’ye gitmek için bundan başka çaremiz yok zira. Sadece Akabe olsa gene kurtaracaktır. Fakat yol üzerinde görülecek birkaç önemli yerle birlikte tüm güzergahları bir güne sığdırabilmenin endişesini yaşıyoruz. Yol güzergahımız tamamen güneye doğru seyrediyor. Amman-Akabe yoluna girip bu bakı