• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Ortadoğu’nun Orta Yeri Ürdün – 1

Yazının başlığına Ortadoğu diye başladım ama Ortadoğu, Uzakdoğu, Ortaasya gibi tabirlerin bir dönemin emperyalist güçleri tarafından oluşturulmuş suni tanımlar olduğunu hemen belirtmeliyim. Osmanlı’dan koparılan coğrafyaları incelediğinizde şehir ve hatta köy adlarına kadar itina ile nice yerleşim merkezinin ismi değiştirilirken genel tanımlamalar da yapmayı ihmal etmemişler. Güzelim Türkistan’ımızın yerine Orta Asya derken, Şarki Arap dünyasının yaşadıkları toprakları da bu şekilde isimlendirmişler.

Gelelim Şarkın bu orta yerine. Burası Ürdün ve biz, bize çok yakın olmasına rağmen bir takım nedenlerle uzak kaldığımız bu ülkeyi keşfe gidiyoruz. Bir dönem ecdadımız tarafından yönetilen ve ayrılırken de halkını İngilizlere karşı korumak için nice kanların akıtıldığı bu ülke bize çok şeyler anlatacak.

Şerif Hüseyin’in Ülkesi Ürdün:

ur-43Genellikle Ürdün olarak bildiğimiz bu devletin asıl adı, Ürdün Haşimi Krallığı’dır ve eğer bu adı biraz araştırırsanız size hiçte yabancı gelmediğini görürsünüz. Haşimiler aslında Arabistan Yarımadasında yaşayan bir kabilenin adıdır. Ve Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Mekke Şeyhliği yapan Şerif Hüseyin’de aynı zamanda bu kabilenin reisi konumundaydı. Kendisini Osmanlı’yı arkadan vuran adam olarak göreceğimiz Şerif Hüseyin, 2.Abdülhamid döneminde, Emirgan’daki yalısında uslu uslu oturmaktadır. Çünkü siyasi bir deha ve kişileri çözmede üstün özellikleri olan sultan, bu kişinin makam ve paraya olan zaafını keşfetmiş ve O’nun bir gün İngilizlerin oyunlarına gelebileceğini düşünerek hep gözünün önünde tutmak istemiştir. Mısır Hidivi gibi O’na da boğazda yalılar hediye etmiş ve tabir yerindeyse; -”Çölde oturup ta ne yapacaksın, Payitahtta, boğaz kıyısında üfül üfül oturmak varken” demişti. Her şey 2.Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesine kadar iyi gitti. Fakat ileri görüşlü sultanın lağvı ile tecrübesiz ittihatcıların ilk icraatlarından birisi, Şerif Hüseyin’i Arabistan’a geri göndermek oldu. İngilizlerde bunu bekliyorlardı. İngiliz Haribiye Nazırı Kitchener, Şerif Hüseyin’e Arabistan Krallığı vaat ederek kandırdı ve Osmanlı’yı, hemde en zayıf zamanında arkadan vurdurarak büyük bir kalleşliğe alet etti.

Tabi düşman sözünde duracak değildi ve durmadı da. Şerif Hüseyin, İbni Suud’un isyanı ile devrildi ve Irak ile Ürdün toprakları ile yetinmeye davet edildi. Irak’ta ki yönetimleri de kanlı bir darbe ile sona erince ellerinde sadece Ürdün kaldı. Yıllarca İngiliz Mandasında kalacak olan Ürdün yönetimi elbette Şerif Hüseyin’e uzun süre yar olmayacak ve yakalandığı bir hastalıktan yataklara düştüğünde, dışarıda Osmanlı’dan kalma bir marş çalmaya başladığında oğlu Abdullah bunu fark edip camı kapatmak isteyince, oğluna manidar bir şekilde;

- “Aç oğlum camı, aç ki bana eskileri hatırlatan bu musiki ile yaptıklarımı bir kez daha hatırlayayımda bu duyduğum acı belki günahlarımın hafiflemesine vesile olur.” diyecektir.

Oğlu Abdullah, Kudüs’te bir suikast sonucu can verecek, O’nun oğlu Tallal akli dengesini kaybederek İstanbul’da akıl hastanesinin ağaçlarına tırmanırken ölecek ve O’nun oğlu Hüseyin’de Kansere yenik düşecektir. Bir ihanetin bedeli sanki bütün bir ailenin üzerini kaplamış gibidir.

İşte bugünün Ürdün’ü, Şerif Hüseyin’e İhanetinin bedeli olarak verilen bu topraklardır ve aslında bu üzücü hikayeyi düşünmezseniz gezilmeye değer pırıl pırıl bir ülkedir.

Ürdün’ün Çerkezleri:

ur-44Ülkenin coğrafi konumuna bakacak olursak; kuzeyden Suriye, doğudan Irak, güneyden Suudi Arabistan, güneybatidan Kizildeniz, batidan da Filistin ve Lut Gölü ile çevrilidir. Resmi dini İslam olup, halkın % 95′i Sünni Müslüman, % 5′i hiristiyandır. 89 bin 342 kilometrekarelik bir alanı kaplayan ülkede; % 98 Arap, % 1.2 Çerkez, % 0.7 Türk vardır. Burada yaşayan bu Çerkez nüfusun varlığından haberdar olmadığım bir zamanda, bir grupla Fehl Savaşı’nın yapıldığı yere gitmiştik. Oradaki yetkili yüzlerimize uzun uzun bakarak hepiniz Çerkezsiniz değil mi ? dedi. Bizde Hani Türkiyeli olduğumuzu anladı da kimimiz Çerkez, kimimiz laz, kimimiz kürt ya, o hesaptandır diyerek evet hepimiz çerkeziz dedik. Meğer burada Çerkezler apayrı bir toplum olarak addediliyormuş. Bu arada Ürdün’de yaşayan Arapların büyük bir kısmının Filistin asıllı olduğunu hemen belirtelim. Çünkü Ürdün Devleti, İsrail’e en uzun sınırı olan ülke ve geçmişinde, himaye ettiği Filistin topraklarını İsraillilere bırakması ile bütün bir Arap dünyasının ciddi şekilde tepkisini çekmiş.

Gelelim Ürdün topraklarının tarihi geçmişine. Hz.Ömer döneminde İslam devletine katılan Ürdün, 12.yy da Haçlıların eline geçmiş, 1187 de Selahaddin Eyyübi tarafından kurtarıldıktan sonra Eyyübiler, ve Memlüklüler tarafından yönetilmiş, 1517 de Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılmış. İşte bu tarihten sonra da bu toprakların huzur ve sükun dönemi başlamış. Çünkü savaşsız ve kavgasız tam 400 yıl geçirmişler. Taa ki 1917 ye kadar. Sonrası malumunuz. Tamamen müslüman devletlerle çevrili bir ortamın içine Avrupa’nın uydusu suni bir devletcik yerleştiriliyor. İsrail. İki büyük Arap – İsrail savaşında Avrupa ve ABD nin verdiği destekle tüm Arap devletleri avuç kadar devlete yeniliyor ve İsrail işgal ettiği topraklara bir güzel yerleşiyor. Ve bugün de dünyanın gözünün içine baka baka topraklarını genişletmeyi sürdürüyor. (Bu satırların yazıldığı tarih 4-8-2007 İsrail’in Lübnan topraklarına geniş çaptaki saldırısı 4. haftasını doldurdu. Türkiye dışında hiçbir ülkeden tepki yok. BM. ABD’nin muhalefeti nedeniyele bir kınama kararı bile çıkartamadı.) İsrail’İn bu saldırılarına karşı en ciddi mücadeleyi de bölgedeki araplaşmış çerkezler veriyorlar. Bölgenin asıl halkı olan ve savaşı bilmeyen filistinlilerin aksine mücadeleci ve ruhunda esareti asla kabul etmeyen ve bugün kıt imkanlara rağmen yahudi işgalcilere zaman zaman kök söktüren bu çerkezlerin peki burada ne işi var?

ur-45Cevabı öğrenmek için gözlerimizi 1860 ‘lı yıllara götürmemiz gerekiyor. Çok daha önceleri Balkanların fethi ile birlikte Çerkezlerin buralara yerleştirildiklerini biliyoruz. Zira bu yeni alınan topraklardaki bir takım yerel güçler sık sık isyan ediyor ve bölgenin huzurunu bozuyorlardı. Çerkezler bu isyanların bastırılmasında ve huzurun sağlanmasında çok önemli bir etken olmuşlardır. 1876′da balkanlarda 150.000′den fazla Çerkes yaşıyordu. Bunlardan 90.000′e yakını Bulgaristan’daydı. Çerkesler bu bölgeye Osmanlı Hükümeti tarafından Hıristiyan halkların ulusal-kurtuluş hareketleriyle mücadele etmek amacıyla yerleştirilmişlerdi. Nisan 1876′da Bulgaristan’da çıkan ayaklanmada ve Osmanlı-Rus Savaşı sırasında düzensiz Çerkes süvarileri, Osmanlı Ordusu’nun en iyi birliklerinden biri olarak cephede ciddi yararlılıklar göstermekteydiler. Ruslar Balkanlardaki bu çerkez birliklerinden son derece rahatsızdılar. Hatta Ağustos 1878′de Flipopol’de toplanan Rus Komutanlığı Konseyi Çerkesler dışında evlerini terk eden bütün Müslümanlara Bulgaristan’a geri dönebilmek hakkının tanınması kararını almıştı. Balkanlardan zorunlu çekilme durumu söz konusu olunca çerkezlerin stratejik başka yerlere yerleştirilmeleri söz konusu olacaktır. Burası hepinizin malumu olduğu üzere İsrail’in bugün Arap Dünyası ile sınırını teşkil eden yerler, Golan Tepeleridir.

ur-491860 larda Sultan Abdülaziz döneminde ilk çerkez grupları Halep Vilayetine bağlı Maraş Sancağına yerleştirilirken amaç hükümete karşı sürekli ayaklanan Zeytun Bölgesini kontrol etmeleri idi. 1872 yılında bine yakın Çerkes, Hama ve Humus şehirleri civarına ve Havran Sancağı sınırları içindeki Golan Tepeleri’ne yerleştirildiler. Burada kendilerine bölgenin jandarmalığı verildi. 1887-78 Osmanlı Rus savaşında Ruslar Balkanların bütününü işgal edince onbinlerce göçmen Anadolu’ya göç edecek, Sultan 2.Abdülhamid Han’da, özellikle Çerkez gruplarını bugün ki Ürdün topraklarına (Tepelerine, Mavera-i Ürdün’e) yerleştirecektir. Buralara yerleşen Çerkezlerin kurdukları Amman, Ceraş, Kuneytra ve Membic gibi köyler zamanla büyüyerek bugünün büyük kentlerine dönüşmüştür.

Şerif Hüseyin’in 1.Dünya Savaşı yıllarında başlattığı isyana Suriye’deki bir takım Arap topluluklar destek verdikleri halde Çerkezler kesinlikle taraftar olmamış, 1920′de bölgeyi Fransızların işgali üzerine de onlara karşı bölge arapları ile birlikte harekat düzenlemişlerdir. Fakat Fransızların motorize birliklerine karşı bir varlık gösterememişlerdir. İngiliz General Allenbi’nin Kudüs’ü işgal harekatına karşıda Osmanlı birlikleri ile birlikte hareket eden Çerkezlerin ciddi mukavemet gösterdiğini biliyoruz. Tüm bunlardan sonra Kurtuluş SAvaşımızın ilk yıllarında ciddi kahramanlıklar gösteren Çerkez Etem’in bu direnişci ruhunun nereden geldiğini insan daha iyi anlıyor.

Başkent Amman’da Roma İzleri:

ur-50Bu uzun girişten sonra artık gezimize başlayabiliriz. Ekibimiz ile birlikte İstanbul’dan, Yeşilköy Havalimanından bindiğimiz uçak ile 2,5 saatlik bir yolculuk sonrasında Ürdün’ün başlenti Amman’a ulaşıyoruz. Aslında Osmanlılar döneminde buraların en önemli şehri Salt imiş. Ama bugün tüm yatırımların, Kral Abdullah (1.) tarafından 1921 yılında kurulan Amman’a yapılması üzerine şehir ülkenin en büyük ili haline gelmiş. Yedi tepe üzerine kurulu olan şehrin en önemli özelliklerinden birisi, kurulduğu yerin antik bir dokuya sahip olması. Yani Romalılar döneminde de burada önemli bir yerleşim merkezi bulunmaktaymış. Modernlikle, fazla göç dolayısı ile varoşluk arasında çabalayan şehrin ara sokaklarında yüzlerce yıl öncesine ait Roma kalıntılarını görmek bizi şaşırtıyor. Önce devasa bir Roma Tiyatrosu ile karşılaşıyoruz. Hemen yanında Odeon’u da görüyoruz. Az ileride sadece bir kısmı ayakta kalabilmiş bir su anıtı (Nimfeum), Herkül Anıtı ve bir kısmı devrilmiş nice sütun. Kalıntılar sadece Roma’ya ait değil, Bizans döneminden kalma bir Bazilika ve Emevilerin göz kamaştıran eserlerinden biri olan Ümeyyad Saray Kompleksi. Günümüze kubbesi ve birkaç duvarı dışında hemen hiçbir şeyi gelememiş ama buna rağmen geçmiteki görkemini bizlere taşımaya devam ediyor.

Amman’da Osmanlı stilinde güzel mi güzel bir cami görüyor ve Osmanlı döneminde küçük bir kasaba halindeki bu yerde bulunan bu cami sebebiyle hayli şaşırıyoruz. Araştırınca, bu caminin 1924 yılında, Şerif Hüseyin adına, O’nun çok iyi bildiği İstanbul camileri formunda yapıldığını öğreniyoruz. Caminin adı da Ulu Hüseyin Camisi.

Hicaz Demiryolu’nun Ürdün İstasyonu:

Amman’daki şehir turumuzun son bölümünü Ecdat yadigarı mirasımıza ayırıyor ve Tren İstasyonuna doğru ilerliyoruz. Gittiğimiz yer, meşhur Hicaz Demiryolu Projesinin en önemli ayaklarından biri olan Ürdün Hattı.

Elbete bugün Trenyolu yada tren istasyonu denilince insanlara çok da önemsenecek şeyler gibi gelmeye bilir ama bir de bu dev projenin 1890 larda hayata geçirildiğini düşünürseniz hadisenin ehemmiyeti daha iyi anlaşılacaktır. İngilizlerin; Arabistan ve Mısır’ı Osmanlı’dan koparma planları yaptıkları, imparatorluğa bu uzak topraklarda nice yabancı ajanın cirit attığı günlerdir. Kimsenin aklının ucundan geçmeyen bir proje ile bir anda uzaklar yakın oluverir. Sultanın Hicaz Demiryolu Projesini başlattığı günlerde İngiliz, Fransız ve Rusların nasıl dokuz doğurduğunu sonradan öğreniyoruz. Artık İstanbul’dan kalkan bir yolcu hiçbir yol meşakkati çekmeden çok kısa bir sürede tüm Anadolu’yu, Suriye’yi, Ürdün’ü geçerek Arabistan’a girecek ve Medine’ye kadar gidebilecektir. İşte bizler de bu meşhur yolun Ürdün ana merkezine gidiyorduk. Az sonra karşımızda tarihi istasyonumuz gözüktü. Burası, ana başlangıç noktası İstanbul Sirkeci Garı ve son istasyon Medine Tren garı kadar büyük değildi. Yan yana birkaç küçük binadan oluşuyordu. Ama üzerindeki estetik farklar bizi hemen o günlere götürmeye yetiyordu.

Ürdün’ün Ashab-ı Keyfleri: Mağaradaki Şehitlerimiz

ur-1Ürdün’de gidilmezse olmaz bir yer de, Amman’da bulunan ve bugün ülkemizin toprağı sayılan şehitliğimizdir. Buraya gitmek için Amman’dan 20 km. kadar dışarıya, eski başkent Salt’a doğru gitmeniz gerekiyor. Salt’a girdiğiniz zaman karşınızdaki tepeciklerin eteklerinde kurulu sarı taştan yapılma eski Osmanlı binaları sizlere hemen göz kırpmaya başlıyorlar. Bu üst üste binmiş ve önümüzdeki birkaç tepeyi bir gerdanlık gibi sarmış tarihi yapıları görünce Mardin şehrimizi hatırlıyorum. Orada da böyle kesme taştan evler tepeyi sarmaktaydı. Yapı olarak da Mardin evlerine çok benziyor bu yapılar. Hemen hepsi düz çatılı. Evlerin üzerleri taras, pencereler yuvarlak kemerli ve hepsi sanki birbirlerine omuz vermiş gibi üst üste inşa edilmişler.

Kıvrıla kıvrıla tepelerden bir tanesine çıkıyor tam zirvesine gelince arabamızı uygun bir yere park ederek ilerideki bahçe kapısından içeriye geçiyoruz. Tam karşımızda kesme taşlardan örülü bir kitabe duruyor. En yukarıda besmeleyi şerif, altında bir ayeti kerime ve hemen altında ise Arapça ve Türkçe olarak şu cümleler yazıyor.

“Bu şehitlikte, 1.Dünya Savaşı esnasında 24-26 Mart 1918 tarihleri arasında Salt bölgesinde İngilizlere karşı savaşırken şehit düşen 4.ordunun 48. tümeni ile 143, 145 ve 191. piyade alaylarına mensup Türk subay, ast subay, erbaş ve erleri yatmaktadır. Ruhları Şad Olsun.”

Gözlerimiz şehitlerin kabirlerini arıyor. Hemen yanımızda sanki şehitlerin ruhlarının gökyüzüne yükselişini anımsatan, kavis çizerek yukarıya yükselen helezonik bir anıt, az ilerisinde de, üst kısmı dendanlı küçük dört köşe bir bina duruyor. İçeriye girdiğimizde Salt garnizonuna ait siyah beyaz resimler ile birkaç belge görüyoruz. Türkiye Askeri Ateşesi burayı çok güzel hazırlamış. Cepheler ve durumları ile ilgili kayıtları inceliyor ve yeniden bahçeye çıkıyoruz. Çok bakımlı bir bahçe, heryer tertemiz. Ağaçlar, çiçekler çevre düzenlemesi göz alıcı ama biz hala şehitlerimizi görebilmiş değiliz. Yerlerini sorduğumuzda bize ilerideki mağaradalar diyorlar. Şaşırıyor ve oraya doğru ilerliyoruz. Az ileride yerin altına doğru uzanan merdivenler ile karşılaşıyoruz. Gerçekten de yerin altına doğru uzanan bir mağara girişi burası. Ve mağaranın hemen üzerinde yine Türkçe ve Arapça olarak hazırlanmış birer kitabe ile karşılaşıyoruz. Burada da şöyle yazıyor:

“Bu mezarda 24-26 Mart 1918 tarihleri arasında Salt bölgesinde İngilizlere karşı savaşırken şehit düşen yaklaşık 300 Türk askeri yatmaktadır. Ruhları Şad Olsun.”

Merdivenlerden aşağıya inip, şehitliğin açtığı kapıdan mağaraya girdiğimizde sembolik bir kabir ve üzerine serili bayrağımız ile karşılaşıyoruz. İçerideki panoda yazılı yazıları okuyunca her şey daha iyi anlaşılıyor.

Ürdün’de Unutulan Şehitlerimiz:

ur-21914 yılı sonlarında düşüncesizce atıldığımız 1.Dünya Savaşı maceramızın artık son dönemidir. Başlarda durumu iyi olan ordularımız, kısıtlı imkanlar ve düşmanın hergeçen gün artan gücü karşısında gerilemeye başlamıştır. Irak Cephesinde Bağdat elimizden çıkmış, düşman Musul’a dayanmış, Filistin ve Suriye Cephesinde ise Gazze Savaşları neticesinde ordumuz daha yukarılara çekilmek zorunda kalmıştır. Bu günlerde Ürdün topraklarında amansız bir mücadele başlar. İngilizler devamlı takviye edilen kuvvetleri ile ilerlerken buradaki askerlerimiz ellerindeki imkansızlıklarla köşeye sıkışmışlardır. Yönetim merkezi Salt defalarca el değiştirir. En nihayetinde düşman son bir saldırı gerçekleştirir. Askerlerimiz çoğu hasta ve yaralıları ile bu mağara civarına çekilmek zorunda kalırlar. Düşman, askerlerimizin sıhhiye birliklerine bile acımadan silah sıkmaktadır. Çarpışmanın en şiddetli anlarında sırtını bu kayalıklara yaslamış olan askerlerimize tepenin üzerindeki evlerden de ateş edilmeye başlanır. En acısı da budur ya, yıllarca düşmana karşı kol kanat oldukların da seni arkadan vurmaktadırlar. Ve bu mağarada çarpışa çarpışa şehit düşer tüm askerlerimiz.

İşin ilginç yanı, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen bu mağara ve çevresi ile kimse ilgilenmez. Bu gözden uzak yer ve içerisindeki şehitlerimiz sanki birer Ashab-ı Keyf gibi yıllarca yalnız istirahatlerine çekilmiş gibidirler. 1980 lerde bir gönül ehli zat burayı ziyaretini şöyle anlatacaktır; – “Arap asıllı arkadaşımla, Türk Askerlerinin yattığı söylenilen bu mağaraya geldik. Etraf taşlar ve otlar ile kaplanmıştı. Zorda olsa mağaraya kadar yaklaşabildik. Önce arkadaşım girdi içeriye. Sonra boğuk bir haykırışla kendisini dışarıya attı. Dakikalarca kendisine gelmesi için uğraştım. Bir türlü konuşmuyor, sadece sayıklar gibi şeyler mırıldanıyordu. Derken ürkek adımlarla mağaraya ilerlemeye başladım. Kapısında durarak gözlerimi karanlığa alıştırmaya çalıştım. Olmadı. İçeriye doğru birkaç adım atmıştım ki ayağıma bir şey takıldı. Dikkatle baktığımda bunun bir insan ayağı olduğunu fark ettim. Sahibi boylu boyunca yatıyordu. İrkildim ve geriye doğru birkaç adım atayım derken bir diğeri gözüme takıldı. Tam karşımda duruyordu. Bir kayaya sırtını yaslamış, kolunu yana sarkıtmış, üstü kan içinde bir Mehmetçikti bu. Mağaradan nasıl çıktığımı hatırlamıyorum.”

Bu müşahadeyi mağaraya her giren görüyormuydu bilemiyorum ama o bölgedekilerin anlattıklarına göre, burası, çöplük haline gelmiş ve içerisi kemik yığınları ile dolu bir haldeymiş.

Bu ve bunun gibi birkaç olay sonrasında mağara meşhur olur ve Devletimiz burayı koruma altına aldırır. Askeri Ateşemizin de işe ön ayak olması ile bu güzel şehitlik inşa edilir. Bizler de saygı ile şehitlerimizin ruhlarına fatihalarımızı gönderirken ,ecdadımızın, dünyanın dört bir yanında sergiledikleri o muhteşem mücadeleye bir kez daha şahit olmanın gururu ile oradan ayrılıyorduk.

Gezi Güzergahlarımız:

Başkent Amman, Ürdün’ün neredeyse tam ortasında yeralmaktadır. Bizler de Amman’da gerçekleştirdiğimiz bu ziyaretler sonrasında şimdi de ülkenin diğer kısımlarını geziye çıkacaktık. Üç güzergah belirledik. Bunlardan ilki, Gor bölgesi olarak da adlandırılan ve Ürdün’ün Suriye sınırına kadar uzanan kuzey bölgesi.

Amman Suriye arasındaki bu bölge zengin bir tarihi geçmişe sahip. Bir kere Dünyanın, günümüze kadar bozulmadan gelmiş en güzel Roma şehirlerinden biri olan Ceraş Antik şehri ile muhteşem Taberiye Gölü manzarasına hakim Ümmül Kays burada bulunuyor. Kudüs ve civarını ele geçirmiş Haçlılara ait bir takım kaleler de yine bu bölgede yeralmakta. Ama Gor bölgesinin en kıymetli şeyleri, üzerinde barındırdığı sahabe kabirleri. Çünkü burası aynı zamanda Hz.Ömer döneminde devrin en büyük devleti Bizans ile meydana gelen büyük kapışmaların sahne alanı. Bizans ile gerçekleştirilen; 634 Ecnadin, 635 Fehl ve 637 Yermük Savaşlarının tamamı bu bölgede cereyan etmiş ve bu çarpışmalar esnasında şehit düşen nice sahabe burada yatmakta.

İkinci güzergahımız Ürdün’ün, bugün İsrail ile ınırını teşkil eden Lut gölü (ölü deniz) civarına, yani batıya doğru gerçekleşecekti. Kerak bölgesi olarak adlandırılan bu yerlerde de Selahaddin Eyyübi’nin Haçlılardan aldığı bir takım kaleler yanında İslam Tarihi’nin en önemli savaşlarından birinin, Mute Savaşı’nın meydana geldiği yer bulunmaktaydı. Tabi bu savaşta Bizans’a karşı savaşırken şehit düşen üç büyük ordu kumandanı sahabenin de kabirleri vardı. Ürdün’ün bu batı bölgesinin en önemli özelliklerinden birisi de birçok Peygamberin izinin burada bulunuyor olması. Kimisinin hatırası, kimisinin makamı kimisinin de kabirleri burada. Nuh Peygamberden, Şuayp Peygambere, Hz.Musa’dan Hz.Lut’a kadar. Hatta Hızır As. ‘ın bile burada bir makamı mevcut.

Son güzergahımız ise Amman’ın güneyine doğru uzanan topraklar. İnsanlık geçmişinin en önemli eski şehirlerinden biri olan Petra’dan, tabiat şaheseri Vadi-i Ram’a, oradan Akabe Körfezine kadar uzayacak bir yolculuk.

Doğu’nun Pompei’si Ceraş:

Yol çok uzun olmasa da görülecek şeyler o kadar çok ki, bir an önce yola çıkmak gerekir diyor ve son hazırlıklarımızı da yaparak Amman turumuzun ertesi günü sabahı, günün ilk ışıkları ile birlikte Ürdün’ün Suriye sınırına kadar uzanan kuzey topraklarına, Gor bölgesine doğru yola çıkıyoruz.

ur-3Bizi, Amman’dan 45 km. yukarıda dokunulmamış bir antik kent, “Doğu’nun Pompei’si” olarak isimlendirilen Ceraş Roma Şehri karşılıyor. Roma İmparatorluğu’nun önemli merkezlerinden birisi olan Ürdün topraklarındaki on şehir zamanında birleştirilerek “Decapolis” (on şehir) adı altında toplanıyor. Decapolis’in en güzel şehri olma ünvanı ise tarih boyunca hep Ceraş’ın elinde bulunuyor. Buranın en önemli özelliklerinden birisi günümüze kadar büyük oranda kalabilmiş olması ve bir Roma şehrinde görülebilecek mimari unsurların hemen hepsine sahip olması.

Antik açık hava müzesinin girişinde bizi yine bir Osmanlı eseri, tarihi bir karakol binası karşılıyor. Bugün hala işlevini sürdüren binayı gizlice fotoğraflıyor ve yolumuza devam ediyoruz. Gizlice diyorum çünkü bu memleketlerde (Arabistan, Suriye, Ürdün, Yemen vb.) askeri binalar yada karakolları fotoğraflamanızdan hiç hoşlanmazlar. Tarihi olması fark etmez.

Müzenin ilk kısmını para ödemeden gezebilirsiniz. Bu ilk kısımda şehrin Stadyumu ve dev Hadriyan Anıt kapısı görülüyor. Bunlardan sonra ise bilet kesim bölümü var. Genelde normal bir ziyaretçi, hele bu bir Türk’se ve öylesine uğramışsa bu gişeden kesinlikle geriye dönüyor. Çünkü Ürdün’de müze girişleri oldukça pahalı. Hele 100 dolar ile 70 Ürdün Dinarı (20007 itibari ile) aldığınızı düşünürseniz paranın hesabını yapmanız gerekebilir.

Ceraş Roma Kentine Stadyum ile başlıyoruz. İstanbul Sultanahmet Meydanında olduğu gibi bir yanı düz, diğer yanı U şeklinde olan bu meydana, yüksek bir orta kemere bağlanan her iki yanı beşer kemerli anıtsal bir girişten geçiyoruz. İleriye doğru uzanan koşu alanının her iki yanı yukarıya doğru yükselen merdivenler ile çevrili. Zamanında buradaki oturaklara oturan binlerce insan hurralar arasında at yarışlarını izleyebiliyorlardı. Stadyumun arkasında sıra sıra dizilmiş dükkanlar görülüyor. Bu dükkanlar stadyumun arkasından geçen caddeye bakıyor. Stadyumun arkasına bakan caddede yürümek istiyorsanız, devasa boyutlardaki Hadrian Kapısından geçmeniz gerekecek. İşte biletli bölüme geldik bile. Burayı geçince sizi Odeon ve dev bir Forum alanı karşılıyor. Romaya özgü, sütunlarla çevrili bu toplantı alanının hemen arkasında Zeus Tapınağı bulunmakta. Bugün sütunları yıkılmış, sunakları parçalanmış halleri ile eski ihtişamlarından geriye pek de bir şey kalmamış gibi.

Ceraş, zamanında o kadar büyük bir antik kent imiş ki, içerisine iki adet tiyatro inşa edilmiş. Kuzey ve güney olarak adlandırılan bu tiyatrolar gayet geniş ve bir tanesi bugün hala kullanılmakta. Bizim ziyaretimiz sırasında tiyatronun sahnesine taban tahtaları döşüyorlardı.

ur-4Hemen her Roma şehrinde olduğu gibi burada da uzun ve bol sütunlu yollar mevcut. Yolu her iki yandan saran bu yolların kesişim noktalarına da dörderli öbekler halinde dört cepheli çeşmeler (Tetrapylon) yapılmış. Bu haliyle de buralar, bizim merkezinde çeşmesi olan köy meydanlarını anımsatır hale gelmiş.

Genelde Roma şehirlerinin ya üzerinde, yada hemen yakınlarında başka medeniyetlerin izleri de görülür. Burada da hem Hristiyan Roma, hemde İslam Medeniyeti’nin birkaç izi göze çarpıyor. Romalılar Hristiyan olduktan sonra (Doğu Roma-Bizans) bu bol tapınaklı şehre, bazilikalı bir kilise eklemişler. Şehrin Müslümanlar tarafından fethi sonrasında da, içerisine bir cami eklenmiş. Fakat camiyi o kadar estetik olarak yerleştirmişler ki, diğer yapılardan ayırmak pek de mümkün değil.

Hadriyan Kapısı’nı arkamıza alarak ilerlemeye devam ediyoruz. Bu kez karşımıza ikinci bir tapınak ve onun hemen alt kısmında devasa boyutlarda bir hamam çıkıyor. Roma şehirlerinde olmazsa olmaz şeylerden birisi de elbette hamamlar. Tabi eskilerin tabiriyle Roma’nın yıkılmasına sebep olan şeylerden biri de hamamlar. Bu medeniyet unsurunu yanlış kullanmaları toplum yapılarını ciddi şekilde sarsmıştı. Kubbeli ve kemerli mimarisi ile gayet etkileyici bu hamam binalarını inceleyerek yolumuza devam ediyoruz. Burasını gören ve Türkiye’yi az çok bilen herkes gibi aklımıza Efes Antik Kenti geliyor. Birbirlerine çok benziyorlar. Daha bunları düşünürken ismi Efes ile özdeşleşmiş bir yapıyla karşılaşıyoruz. Artemis Tapınağı yazıyor. Efes şehrinin güya koruyucusu olan Artemis için demek burada da bir yapı inşa etmişler. Artık şehrin kazılarak ortaya çıkarılmış son kısımlarına gelirken dev bir su anıtı (Nymphaeum) görüyoruz. İhtişama ve görüntüye önem veren Roma anlayışı her şeyi ile karşımızda duruyor. Gözlerim yan yana sıralanmış onlarca oluk arıyor. Çünkü buradan gelen geçen insanlar su içmeliydi. Bulamıyorum. Ama şaşırmıyorum. Çünkü yaşatmak için yaşayan bir toplum değildi Romalılar. Aksine yaşamak için sömüren ve öldüren bir toplumdular. 20.yy ‘ın emperyalist Avrupası’nın atalarımız dediği Romalılar!

Ceraş’da Bir Cami-i Kebir:

ur-5Ceraş’taki bu Roma Şehri turu kuzeye doğru tırmanmaya devam ediyoruz. Hedefimizde şu meşhur Golan Tepeleri var. Suriye ile İsrail arasında problem olan yerler. Bir sonraki durağımız Aclun kasabası. Şehre girerken gözümüze farklı bir cami minaresi çarpıyor. Önce dört köşe bir kule gibi yükseliyor, sonrasında yuvarlak bir minare olarak devam ediyor. Minarenin formu bize bu yapının bir hayli eski yapım olduğunu anlatıyor. Çünkü bu tarz köşeli minareler genellikle Emevi ve Abbasilerden kalma eserlerde bulunmakta. Arabamızı en yakın yere parkederek camiye geliyoruz. Öğrendiğimiz kadarı ile burası Cami-i Kebir olarak adlandırılan, Aclun’un en büyük camisi. Zaten kebir Arapçada büyük demek. Arabistan, Yemen vb. arap illerinde genelde bizdeki Ulucamiler gibi şehrin en büyük camilerine genel bir isimle cami-i kebir adını veriyorlar. Yan kapıdan içeriye giriyor ve hemen giriş sofasının sağ yanındaki seki üzerinde taş kitabeleri fark ediyoruz. Öylesine sağa sola yapıştırılmış kitabeler ciddi bir tarihi değere sahip ve muhtemelen camiye ait erken dönemi bizlere anlatıyor. Bahçede tam yedi tane kitabe sayıyorum. Sahipsizce orada öylece duruyorlar. Burada iyi ve kötü iki şey var. İyi olan bizdeki tarihi eser hırsızlığı gelişmediği için kitabelere dokunan yok. Bizde olsa bu eserlerin yerinde şimdiye kadar yeller eserdi. Kötü olan, öylece bakımsız olarak kalmaları. Sonra aklıma, bakımsız olarak kalmaları, bilincin gelişip te çalınmasından acaba daha mı iyi sorusu geliyor.

Camiye girdiğimizde enine genişleyen gövdesi ile İslam Mimarisinin ilk dönem mescid tipini görüyoruz. Namaz kılınan kapalı alan enine uzayan dörder adet paye ile kesiliyor ve çatıyı bu payeler taşıyor. Böylece namaz alanında, paye sıralarının kestiği üç bölüm oluşuyor. Belki bin yıllık bu mescidin bakımsızlığı bizi üzse de ayakta kalabilmiş olması ve bugün hala kullanılabilmesinin verdiği teselli ile ziyaretlerimizi tamamlıyor ve yeniden aracımıza geçiyoruz.

Kudüs’ün Kapılarından Biri: Aclun Kalesi

ur-6Aclun’a girdiğimiz ilk andan itibaren yukarıdan adeta bizi gözetleyen muhteşem bir yapı var. Yüzyıllardır şehri bekleyen ve dışarıdan gelen her bir yabancıyı izleyen bu yapı meşhur Aclun Kalesi. Bir dönem Anadolu üzerinden Urfa, Antakya ve Kudüs’ü işgal eden Haçlılara ev sahipliği yapan, ardından Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyübi tarafından tek tek kurtarılan bu kaleler zamanında Kudüs’ün kapısı hükmündelermiş. Kudüs’e sahip olacak kuvvetler öncelikle bu kaleleri almak zorundaymış. Bizlerde Kudüs yollarını kontrol eden Aclun Kalesi’ni görmeden gitmeyelim diyor ve başlıyoruz dağa tırmanmaya. Allah’tan günümüzde buralara kadar uzanan araba yolları yapmışlar. Yoksa işimiz pek zor olacaktı.

Kaleye vardığımızda büyük oranda ayakta kalabilmiş olduğunu görüyoruz. Etrafındaki hendek bile az çok belli oluyor. Giriş kapıları üzerinde bulunan ve kaleye saldıran düşmanların üzerine kızgın yağ akıtan menfezler iyice yıpranmış ve yer yer de kaybolmuş. Fakat kaleyi saran dört ana burç hala ayakta kalmayı başarabilmiş.

Bir Roma Şehri, Golan Tepeleri ve Gözyaşlarımız:

ur-7Aclun Kalesi sonrası yeniden aracımıza geçiyoruz. Hedefimiz az önce de ifade ettiğim gibi Golan Tepeleri. Bu tepelerin ve eteklerindeki muhteşem Taberiye Gölü manzarasının izlenebileceği seyir yerine gideceğiz. Artık Ürdün’ün kuzey topraklarını arşınlıyoruz. Az sonra bizi Ürdün’ün Suriye sınırı öncesindeki son büyük şehri olan İrbit karşılıyor. Burası da tarihi bir şehir. Fakat hava kararmadan Golan Tepeleri manzarasına ulaşmak istiyoruz. Az sonra Ümmül Kays yazılı bir tabela karşılıyor bizi. Evet burası Taberiye Gölünü gören muhteşem manzaraya sahip Ümmül Kays mevki ve bu uçurum gibi yarların üzerinde yeni bir Roma şehri ile karşılaşıyoruz. Orijinal adı Gadara olan bu kent deniz seviyesinden 350 m. Yukarıda olup Arap ve Yermük vadilerine hakim bir tepede bulunuyor. MÖ. 3.yy da kurulan şehirde, Mısır’ın son hanedanı Ptolemiesler ve Büyük İskender’in Helenistik döneminin etkileri görülebiliyor. MÖ.64 ve MS.324 arası Roma’nın hakimiyetinde kalan şehir 636 yılından sonra İslam Medeniyetlerinin yönetimi altına girmiş. Emeviler döneminde (8.yy) meydana gelen büyük bir depremde şehir ortadan kalkmış ve 19.yy’a kadar insanlık tarafından unutulmuş. 1806 da şehir ilk kez araştırmacılar tarafından keşfedilmiş ve o günden beri süren kazılar neticesinde ciddi bir kısmı ortaya çıkarılabilmiş.Buradaki taş yapısı dolayısı ile şehir tamamen siyah bazalt taşından inşa edilmiş. Sütunlu caddelerde gezerken gayet muntazam dükkanlar, dükkan arkalarında uzanan tiyatro, cimnasyum, çeşme yapıları gözümüze çarpıyor. Şehrin en uç kısmında ise bizi muhteşem bir uçurum ve arkasındaki Taberiye Gölü karşılıyor. Gölün öteki kısmı ise meşhur Golan Tepeleri. Suriye’nin, üzerindeki halkı ile birlikte İsrail’e bıraktığı topraklar. Tabi buraların yeryüzünün aynı zamanda tarım noktasında en verimli yerlerinden birini olduğunu da hemen belirtelim.

Aslında tepeden aşağıya insek ve arabamızla biraz daha yol alsak bizi tarihi bir mekan, Yermük Savaş alanı karşılayacak. Çünkü bulunduğumuz tepenin hakim olduğu en önemli vadilerden birisi de Hz.Ömer’in orduları ile Bizans İmparatoru Herakliyus’un ordularının kapıştığı yer olan Yermük Vadisi. Fakat artık hava kararmak üzere. Bizlerde Golan Tepeleri üzerinden batmakta olan güneşin etkileyici renklerine kendimizi kaptırmış olarak harika manzarayı seyre devam ediyoruz. Çevremizde onlarca aile hem bu akşam manzarasını izlemek ve hemde piknik yapmak amacıyla burayı doldurmuşlar. Buradaki birçok şeyle aramızda ilginç bir bileşke oluşturuyoruz. Hepsi Ürdün vatandaşı, çoğu ülkesinden kovulmuş Filistinli ile Roma’dan kalma yapıların arasında, işgal edilmiş toprakları seyretmek. Gözlerimiz yaşarıyor, bir şeyler boğazımızda düğümleniyor ve artık konuşmaların üzerini derin bir sükut kaplıyor.

Sahabelerin İzini Sürüyoruz:

Ürdün Devleti bugün biz pek farkında olmasak da turizm bakımından dünyaya farklı yönleri ile hitap etmeyi başarmış bir ülke. Turizmdeki bu başarısı biraz da ülkesinde, diğer arap ülkelerinde olduğu gibi petrol olmamasından kaynaklanıyor. Petrol gibi ciddi bir gelirden yoksun olan Ürdünlüler de gelir elde etme adına turizme el atmışlar. Buralarda doğunun zenginliğini tanıtma adına aklınıza ne gelirse uygulanabiliyor. Çölde develer yada cipler ile safariye çıkmaktan, uçsuz bucaksız vadilerin arasında, bedevi çadırlarında gecelemeye, Kızıldeniz’de mercanlara dalmaktan, Nabati Kaya Evlerine tırmanmaya kadar, eğer meraklı iseniz sizi buralarda bekleyen birçok aktivite bulabilirsiniz. Bu anlattıklarım yanında Ürdün’ün çok farklı ve kıymeti anlatmakla izah edilemeyecek bir zenginliği daha mevcut. O da üzerinde barındırdığı sahabe kabirleri. Evet İslam Tarihinde adını birçok kez duyduğumuz nice büyük sahabe bu topraklarda yatıyorlar. Ve onların kabirlerini ziyaret etmek isteyen nice insan Ürdün’e, sırf bu insanların ruhlarını şad etmek, ailecek bu güzel insanları anmak için uğruyor. Açıkcası bizimde Ürdün’e gelirken gerçekleştirmeyi düşündüğümüz en önemli şeylerden birisi buydu. Ve bunu gerçekleştirmek amacıyla ertesi günü planlamıştık. Ürdün Gezimizin ikinci gününü sahabelerin izini sürmeye ayıracaktık.

0 Noktası:

ur-8Planladığımız tüm yerleri gezmek için çok erken kalkmamız gerekiyordu. Öyle de yaptık. Sabah namazı sonrası yatmayarak son hazırlıklarımızı da tamamladık ve arabamıza geçtik. Bir önceki gün direk kuzeye doğru hareket ederken bu kez kuzey batıya doğru gidecektik. Gor bölgesi denilen, dağların arasından Lut Gölüne yakın düzlüklerle birleşen bu topraklar tarih içinde nelere nelere şahit olmuşlardı. Amman’dan tarihi Salt Şehri yakınlarına geldik ve buradan aşağılara doğru inmeye başladık. Bir süre sonra yolun sağında etrafı demir parmaklıklarla çevrili, içinde oturulacak birkaç beton oturağın ve masanın bulunduğu bir yerin yanında durduk. Meğer burası bulunduğumuz bölgenin 0 noktası imiş. Yani tam deniz seviyesiymiş. Bu önemli yeri belli etmek amacı ile buraya bir konaklama mahalli ile bir tabela dikmişler. Ama tabi deniz seviyesi diye bundan sonra yolumuz dümdüz devam etmiyordu. Diklemesine aşağıya doğru inmeyi sürdürüyordu. Çünkü yolun sonunda ölü deniz vardı ve burası deniz seviyesinden tam 400 m. Aşağıda bulunmaktaydı. Derken en aşağıya kadar geldik. Bundan sonra yol düzleşiyor ve bu şekilde uzayıp gidiyordu.

Kârlı Bir Alışveriş Yaptın Ey Dırar:

Bugün İsrail sınırında kalan bölgelerde bu işgal sınırına paralel ilerlerken gözlerimizde bir yandan Dir Alâ beldesi’ni aramaya başlamıştı. Çünkü bölgeye adını vermiş olan önemli bir sahabeyi, Dırar bin Ezver Hz.nin kabrini arıyorduk. Az sonra karşımıza küçük bir kasaba çıktı. Hz.Dırar’ın adıyla anılan bu yerleşim merkezinin ortasında yeni yapılmış çok güzel bir külliye görülüyordu. Tek kubbeli camisi ve yanında düz minaresi ile gayet bakımlıydı. Külliyede bir kubbe daha görülüyordu ki bu kubbe Dırar bin Ezver Hz.nin türbelerine aitti. İçeriye girdiğimizde etrafı bir takım kumaşlar ile sarılı sandukası hemen gözümüze çaptı. Etrafını sarıp dua ederken bu büyük zatın Efendimiz’in yanındaki hatıraları bir bir aklımızdan geçiyordu.

ur-9Miladi 630 yılında kabilesinden bir grupla Efendimiz’in huzuruna gelmişler ve O bu büyük huzurda Lamiyye adlı kasidesini okumuştu. Bu kasidesinde o, içki, kumar, eğlence gibi zevkleri bıraktığını, ailesini ve bütün servetini terkederek müşriklere karşı savaşmaya geldiğini ve bu alış-verişte zararlı çıkmayacağını ümit ettiğini ifade etti. Sevgili Peygamberimiz de kasideyi dinledikten sonra ona: Karlı bir alışveriş yaptın Ey Dırar!” dedi. O da kelime-i şehadet getirerek islam’la şereflendi. Efendimiz O’ndaki bu teslimiyeti görünce yakın kabilelerdeki başı bozukların üzerine O’nu göndermişti. Yalancı Peygamber Tuleyha’dan zekat vermek istemeyen Malik ibni Nuveyra’ya kadar nice başı bozuk karşısında O’nu bulmuşlardı. Efendimiz sonrasında hem Peygamberlik iddiasında bulunan yalancılar hemde zekat vermeyenler yine karşılarında O’nu bulacaklardı. Hz.Ömer döneminde karşılarındaki düşman çok daha büyüktü. Tüm gücü ve büyüklüğü ile dev Roma ile kapışma zamanı gelmişti. Hz. Dırar yıllar önce Efendimiz’e verdiği sözü tutarcasına kendisini Medine’den dışarıya bugünküÜrdün ve Suriye topraklarına atmıştı. Hem İranla hem Bizansla öyle bir kapıştı ki Kadisiye Hire Yermük Şam ve Halep’in fethini gördü. Gözü o kadar kara idi ki düşmanın içine korkusuzca atılmaktan asla geri kalmıyordu. İşte böyle atıldığı bir savaşta 100 kadar askeri ile esir edilmişti. Herakliyus’un karşısına çıkardılar.

Herakliyus kendisine hakaret etmek askerlerinin arasında O’nu küçük düşürmek istiyordu. Ama Hz.Dırar karşısındaki imparatora öyle cevaplar vermişti ki Herakliyus kendisini ezemediği gibi ölüm emrini verdi. Üzerine inen kılıç darbelerinden O’nu müslümanlığını saklayan Bizans kumandanı Mika kurtarmıştır. Herakliyus’a -Onu burada değil halkın önünde öldürelim diyecek ve evinde bakıma alacak sonra da Hz.Dırar ile birlikte firar edeceklerdir. Şam’ın fethinde Halid bin Velid Hz.nin karşısına çıkan Bizans’ın büyük kumandanı Vardan’ı yıkan ve nice fetihte adı bulunan bu büyük İslam neferinin karşısında dua dua yalvarırken O’nların bu günkü muadillerini düşünüyorduk.

Bizans İle Kapışılan Topraklar:

ur-10Dırar bin Ezver Hz. sonrasında yeniden arabalarımıza binerek kuzeye doğru yolculuğumuza devam ettik. Sırada Hz.Ömer dönemi İslam Ordularının büyük kumandanı Ebu Ubeyde bin Cerrah Hz. vardı. 20 km. Kadar sonra bir yol kenarında durduk. Yukarı Gor’a giden yolumuzun hemen sol tarafındaki bu külliye Ebu Ubeyde Hz. için yaptırılmıştı. Aslında bulunduğumuz yerler İslamiyet’in ilk yılları adına çok büyük önem arzediyordu. Çünkü Bizas ve Sasaniye karşı bir ölüm ve kalım savaşı veriliyordu. Bu savaşta da baş aktörler kumandan olarak Halid bin Veli Yezid bin Ebu Süfyan Amr İbni As Kâkâ Şurahbil bin Hasene Muaz bin Cebel İkrime bin Ebu Cehil ve Ebu Ubeyde RA. Gibi sahabelerdi. Buralarda o dönemde düşmana karşı savaşıldığı gibi bir de salgın hastalıklara karşı mücadele vermeye çalışıyorlardı. İşte bu topraklardaki gönüllerin kahramanı Ebu Ubeyde’nin şimdi huzurlarına çıkıyorduk. Ürdünlülerin sahabe Efendilerimiz için yaptıkları külliyeler birbirinin benzeri. Uzaktan bakıldığında genelde iki ayrı kubbe görülüyor. Bir tanesi camiye ait. Caminin büyük kubbesi yanında modern tarzda bir minare uzanıyor. Caminin kıbleye zıt tarafı muhakkak bir avlu ile çevrili ve avlunun caminin karşısına gelen köşesinde ise türbe bulunuyor. Caddeye bakan kapıdan içeriye giriyoruz. O gün Cuma olması dolayısı ile yer gök insan. Cumaya az kaldığı için bizlerde önce abdestlerimizi tazeliyor ve camide yer kalmadığı için avludaki hasırlardan birinin üzerine oturuyoruz. Namaz sonrası avlunun karşı köşesindeki türbeye saygıyla yaklaşıyor ve Sahabe Efendimiz’e selam veriyoruz. Ürdün’de gördüğümüz tüm sahabe kabirlerinden farklı olarak burada sandukasının üzeri örtülerle kapatılmamış. Kahverengi mermerden çok güzel bir sandukası olan kabre yönelmişken Efendimiz tarafından Cennetle müjdelenen bu sahabe Efendimiz hakkında aklımızdan neler neler geçiyor.

Bu Ümmet’in Emini Ebu Ubeyde bin Cerrah’tır RA. :

Allah’ın Rasûlu’nun ”Her ümmetin bir emini vardır, bu ümmetin emini Ebû Ubeyde b. el-Cerrah’tır’ (Müslim, VII, 127; İbn Mâce, I, 136) buyurduğu bu zat Uhud’da Efendimiz’e atılan bir taşla zırhının halkaları yanağına battığında bu halkaları dişi ile çıkarmaya çalışmış ve çıkarırken de bir dişini kaybetmiştir. Hendek’te Hayber’de Hudeybiye’de en önde gidenler arasında Ebu Ubeyde’de vardır. Rasulallah tarafından Necran Hristiyanları ve Bahreyn iline cizye almaya kendisi gönderilmiş Kainatın Efendisinin son günlerinde Mekke’nin fethi Taif Seferi ve Veda Haccında da yanıbaşından ayrılmamıştır.