• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Misafirperverliğin Bu Kadarı: Tavşanlı

İki ay önceden arayarak Sürat Turizm’den gün almışlardı. Bahsettiğim yer Kütahya Tavşanlı. Kutlu Doğum Kutlamalarında Mukaddes Emanetler Programı yapmak istiyorlardı. Fakat bir boşluk bulunamayında ancak bugünü alabilmişler. Bir gün öncesi İzmir’de bir fetih programına katılmıştım. 6 bine yakın bir kalabalığın izlediği program, kitap imzası, soru, cevap tanışma derken saat 01:00 gibi bitti. 02:00 gibi istirahate çekilip, 2,5 saat sonra 04:30 da kalkarak Gaziemir’deki havaalanına doğru yollandık. Saat 07:00 gibi İstanbul’a gelmiştim. 09:00 da bir Saray turum vardı. Metro ile Aksaray’a, oradan taksi ile Sultanahmet’e geçtim. Gurubun gelmesine daha bir saat vardı. Saraya girmektense, İstanbul’da en çok sevdiğim yerlerden biri olan Sultanahmet Meydanında oturup biraz tarih soluklayayım dedim. Aslında İstanbul’un her yerinde tarih soluklanabilir ama bu meydan bir başka. Çünkü tarihin birçok evresine ait değerleri aynı anda üzerinde görebiliyorsunuz. Mısır’ın dikilitaşından, Makedonyalıların Yılanlıtaş’ına, Konstantin’in Örmetaşı’na ve Osmanlı’nın devasa yapılarına kadar. Açtım Laptopumu ve kaldığım yerden yazılarımı tamamlamaya çalıştım. Derken gurup geldi ve saray turumuza başladık.Saat 12:00 gibi tur bitti ve ben Sultan Ahmet Çeşmesinin önüne geldim. Aynen sözleşmiş olduğumuz gibi beni Tavşanlı’ya götürecek şöförümüz kararlaştırdığımız yerde bekliyordu. Hemen yola revan olarak Yenikapı feribotu ile Yalova’ya oradan da Bursa üzerinden İnegöl yolu ile Tavşanlı’ya doğru uzandık. Yolculukta uzun bir uyku çekmişim. Gözlerimi açtığımda Ankara’ya uzanan yolun, Tavşanlı ayrımındaydık.

Domaniç Yaylalarının Dağ Çilekleri:

Yolun kenarında bir satıcı arabasını durdurmuş bir müşteri ile alışveriş yapıyordu. Satılan şeylere göz atmamla kaptanımızı durması için ikaz etmem bir oldu. Çünkü serginin üzerinde Bursa’nın o meşhur dağ çileklerini görmüştüm. Arabanın kapısını açmamla birlikte misler gibi çilek kokusu burunlarımızı doldurdu. İşte hormonsuz, tabi ve muhteşem bir lezzete sahip olan gerçek bir çilek. Uludağ etekleri hep bu çileğin yetiştirildiği tarlalarla çevrilidir. Pek iriliği de yoktur ama yerken tadına da doyum olmaz. Hele reçeli harika olur. Neyse bu kadar konuştuktan sonra kaptana bir Bursa çileği tattırmazsak ayıp olur düşüncesiyle bir kâse aldık ve Allah’ın bu güzel nimetini şükürle tadarak ilerledik.

Osman Gazi’nin Beşiğinin Kurulduğu Tarihi Çam: 

Artık Donamiç Yaylalarını tırmanıyorduk. Yeşilliğin her çeşidi etrafımızda idi. Tavşanlı’ya yetmiş km. kala Domaniç’i de geride bıraktık. Aslına buradan içeriye girdiğimizde az ileride bizi büyük bir Çam ağacının karşılayacağını biliyordum. Daha önce ziyaretine gittiğim bu Çam bir tarihe tanıklık etmiş, Osmanlı’dan bizlere kalmış önemli bir yadigârdır. Malumunuz buralar Osmanlı Devleti’nin temellerinin atıldığı topraklardır.Daha küçücük bir beylik iken hep buralarda yaşamışlar. Yazın yaylaklarına çıkmışlar, kışın kışlaklarında barınmışlar. İşte bu Çam’da o günlerden kalma. Anlatıldığına göre, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi daha kundakta bir bebek iken ninesi onun beşiğini kurarmış bu devasa Çam’ın dallarına. Bu nine ki, Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi’nin annesi olup, Haymeana adıyla tanınır ve kendisi Gündüzalp’in karısıdır. Fakat asırların etkisi ile bundan kısa bir süre önce kurumuş gövdesi ile yıkılıverdi bu güzelim ağaç. Osmanlı’nın ilk fütühat hareketlerini görmüş bu yiğit gazi elbette böyle bırakılmadı. Devletimiz ecdada vefanın en güzelini göstererek onu verniklediler ve aynı yerine yeniden dikildi. Şimdi yağmurda, karda zarar görmesin diye üzerindeki gölgeliği ile birlikte orada Osmanlı’nın bir hatırası olarak hala durmaya devam ediyor.

Bir Gazi Ana: Haymeana: 

Vaktimiz az olduğu için tarihi çamı ziyaret edemedik fakat az sonra gördüğümüz tabela direk Tavşanlı’ya geçme fikrimizi ertelememize sebep oldu. Çünkü karşımızdaki Tabelanın üzerinde Haymeana yazıyordu. Sizlere az önce bahsetmiş olduğum Osmangazi’nin ninesi Haymeana. Ön Asya’dan Anadolu’ya giren Türk birlikleri içinde Kayıların başında Gündüzalp vardır. Fakat kendisi yolda vefat edince boyunun başına geçen bu yiğit kadın onları önce Ankara civarına oradan da buralara getiriyor. Hatta Ankara civarındaki Haymana adının da O’ndan geldiği rivayet edilmektedir. Tabelanın gösterdiği yöne doğru yolun sağına sapıyoruz. Az ileride bizi Çarşamba köyü karşılıyor. Haymeana’nın türbesi bu köyün içinde. Köy meydanına harika bir cami yaptırmışlar. Önce vakit namazımızı burada eda ediyor ve geçiyoruz Haymeana’nın kabrine. Bizi az yukarıda sade güzelliği ile küçük bir külliye karşılıyor. Yapılar pek de bugünün eseri gibi durmuyor. Ortada Haymeana’ya ait kurşun kubbeli harikulade bir türbe binası, onun iki yanında da ahşap iki yapı daha. Ama çatılarından tahta duvarları ve saçaklarına kadar bugünün mimarisi olmadığı ortada. Önce türbesine giriyor ve bu kutlu annemiz için okuduğumuz Yâsin’lerle ruhunu şad etmeye çalışıyoruz. O sırada başlarında öğretmenleri ve üzerlerinde okul kıyafetleri ile ilköğretim talebeleri geliyor türbeye. Çocuklarımızın ecdatlarını öğrenmeleri, O’nların geleceği daha iyi kavramaları adına ne kadar önemli.

Bu arada mimari olarak bugüne benzemeyen tüm külliye binalarının Sultan 2.Abdülhamid Han tarafından yaptırıldığını öğreniyoruz. Bu büyük Hünkar, atalarına olan düşkünlüğü sebebiyle Osmanlı coğrafyasındaki hemen tüm ecdat yadigarlarını koruma altına aldırmıştı. Osmanlı’nın çekirdeğini salkıyan bu bölgelerden de kendisine özel korumalar getirttiğini ve kendilerine Karakeçeliler denilen bu katıksız Osmanlıların padişahı koruma adına bizzat, kaldığı odanın kapı eşiğine yattıklarını biliyoruz.

İkinci Abdülhamid’in yaptırdığı bir diğer yapı, türbenin sağında yeralan Medrese binası. Cumhuriyet sonrasında bir ara ilkokul olarak kullanılmış. Son restorasyonlarda bilirkişi heyeti buranın Medrese olamayacağına hükmetmiş fakat yapılan çalışmalarda duvarlardaki sıvaların altındaki Osmanlıca yazılar ve Kur’an ayetleri tespit edilince gerçekten bir Medrese olduğuna kanaat getirmişler. Türbenin diğer yanındaki ahşap yapı ise Medrese Hocalarının lojmanı olarak kullanılmış.

Külliye’nin bahçesinde birde çadır gözümüze çarpıyor. Kurul dallardan yapılmış çadır çıplak duruyor ama Türbedar havalar güzelleştiğinde üzerinin keçe ile kapatılacağını ve buraya gelen herkesin orijinal bir Türkmen çadırı göreceklerini söylüyor. Haymeanamızın huzurundan saygı ile ayrılarak yolumuza devam ediyoruz.

Tavşanı Bol Bir Memleket: Tavşanlı

Yolumuzun devamında Tunçbilek’ten geçiyoruz. İlkokulda hepimize öğretilen şu meşhur Kömür yataklarının ve işletmelerinin bulunduğu yerlerden bir tanesi. Nihayet Tavşanlı’ya geliyoruz. Buranın isminin bir dönemler tavşanının bol olmasından geldiği söyleniyor. Hatta Yıldırım Bayezid avlanırken özellikle tavşan avı için hemen hep buraları tercih edermiş. Aklımıza eh tabi hanım toprağı demek geliyor. Çünkü buraların Osmanlı’nın kuruluş dönemine ait çeyiz toprakları olduğunu hatırlıyoruz. Bunun akabinde okul yıllarıma ait bir hatırayı daha hatırlıyorum. Bursa Özel Nilüfer Lisesinde okurken tavşanlı’dan gelen arkadaşlarımızı, çeyiz toprağından diye kızdırmaya çalışırdık. Bu çeyiz meselesinin aslıda şuradan geliyor: 1.Murat oğlu Yıldırım Bayezid’i Germiyanoğulları Beyinin kızı Devlet Hatun ile evlendirir. Evlilik ile Osmanlı’ya çeyiz toprağı olarak bu bölgeler verilir. Osmanlı böylece hem yeni topraklar kazanmış olur, hemde Anadolu birliğini kurma adına bir beylikle daha kaynaşmış olur.

Klasik Bir Türbe, Barok Bir Cami: 

Biz bunları düşünürken, programı organize eden arkadaşlar bizi karşılıyorlar. Dinlenmek isteyip istemediğimizi soruyorlar. Bizde her zamanki gibi küçük bir şehir turu yapmak istediğimizi söylüyoruz.Tura Tavşanlı’nın tam ortasında yeralan tarihi Ulucami’den başlıyoruz. Uzaktan baktığımda ilk gözüme çarpan şeyler ampir tarzdaki pencere alınlıkları oluyor. Yapının inşa yılına baktığımda yanılmadığımı görüyorum. 1815 yazıyor. Cami’nin 2.Mahmud döneminde yaptırıldığını anlıyoruz. Cami kubbesinin iç süslemeleri hayli ilginç. Faklı tarzlarda cami çizimleri var. Bir orta kubbeye dört küçük kubbe ile çevrili. Ulucami bahçesinde bir de kütüphane binası var. İçinde paha biçilmez el yazmalar varmış. Şuan bu kitaplar yeni kütüphaneye taşınmış durumda. Tavşanlılılar, özellikle şehre birçok japonun bu kitaplar üzerine araştırma yapmak üzere şehre geldiklerini söylüyorlar. Cami ve Kütüphane binalarının arasında ise beni kendisine hayran bırakan bir türbe binası var. Tam bir klasik çağ mimarisi. Sekizgen formda inşa edilmiş. İçerisinde Arslan Bey adında bir zatın yattığını söylüyorlar. İşin üzücü yanı onlarca kişiye sormama rağmen hiç kimse Aslan Bey’in kim olduğunu bilmiyor. Orta Asya’dan gelen bir Alperen, bir Selçuklu Beyi, Anadolu Beyliklerinden birinin yöneticisi yada bir Osmanlı Sancakbeyi.

Muhteşem Bir Yemek Yedirme Anlayışı:

Vakit gittikce daralıyor. Program öncesi bir de yemek yiyelim diyorlar. Daha önce Tavşanlı’ya birkaç kez geldim için adetlerini az çok biliyorum. Temkinliyim ve yemekteki yakın markajlara kendimi hazırlıyorum. Gönlü deryalar kadar zengin bir Tavşanlı esnafının evine misafir oluyoruz. Bizi salona alıyorlar. Ortadaki yer sofrasına kuruluyoruz. Tahta yer sofrası üzerinde yok yok. Ortaya dev bir kâse içinde çorba getiriyorlar. Herkesin önünden yiyeceği tabaklarda geliyor ama Tavşanlılılardan bir kaçı – Hocam boşverin öyle tek tek tabakla uğraşmayı eski usûl ortadan yiyiverelim diyorlar. Benim canıma minnet. Bir tarihçi olarak bayılırım geçmişi yeniden yaşamaya. Hem her Topkapı Sarayı turunda anlatmıyor muyuz mutfaktaki o kocaman tabakların sebebi hikmetini. Her bir tabak tek kişi için değil, onlarca insan için olduğundan o kadar büyüktüler.Çorbadan sonra toprak kapta hazırladıkları güveç geliyor ve arkası. Ben temkinli davranmaya devam ediyorum. Çünkü sofrada fırtına öncesi sessizlik var. Ama bakıyorum bizim kaptan her şeyden habersiz devam ediyor ondan bundan kaşıklamaya. Ve işte beklenen an. Sofranın sonunda gecenin assolisti konumundaki baklavalar geliyor ama başlarında tacları olan Manda Kaymağı ile birlikte. Başlıyor Tavşanlılıların muhteşem misafirperverliğinin bir diğer perdesi. Biz misafirler, çatalın ucuyla bir parça tatlı alıp ayrılalım derken o koca koca ağabeyler davranıyorlar ellerindeki çatallara ve koca koca baklava dilimlerine saplayıp, sonrada Manda Kaymağına alabildiğine bulayıp bizim ağızlarımıza kendi elleri ile ikram etmeye. Bir iki üç… Birkaç kişi yan odalara kaçmaya yelteniyor ama bununda kâr etmediğini söylemeliyim. Arkanızdan ellerinde Manda Kaymağına bulanmış tatlılar ile geliyor ve size diğer odalarda servise devam ediyorlar. İster zorla ister güzellikle. İşte muhteşem Anadolu İnsanı. Kaptan felç olmak üzere. İki iri yarı abi onu yakın markaja almışlar. Banada biraz yükleniyorlar ama ben hazırlıklıyım. İlk ikramları çevirmiyorum. Allah’tan programa çıkacağım için bana fazla dokunmuyorlar. Aklıma Peygamber Efendimiz’in başlarımıza tac, kulaklarımıza küpe o güzel sözü geliyor: -“Allah’a ve Ahiret günüme iman eden misafirine ikram etsin.”

Manda Kaymağı mı Yoksa Leblebi mi?

600 kadar kişinin doldurduğu bir salonda programı gerçekleştiriyoruz. Mukaddes Emanetler Programında Kanuni’nin Has Oda’da görüldüğü bir minyatür var. Yanına gelen kişiler O’na bir tas içinde bir şeyler sunuyorlar. Her gittiğim memlekette bu ziyaretcileri o şehrin insanları olarak farzeder ve böyle anlatırım. Geçen haftalarda İsveç’teydim ve bu tabak içinde sunulan şey oraların en meşhurlarından olan geyik eti olmuştu. Tavşanlılılara bu kısmı anlatırken de tabağa Manda Kaymağı koydum. Fakat çıkışta – Hocam dediler bizde en meşhur şey leblebidir. Biz Kanuni’nin yanına gidecek olursak leblebi götürürdük dediler. Gerçektende öyledir. Tavşanlı’nın leblebisine diyecek yok. Gerçi Leblebi deyince akla hep Çorum gelir ama uzun zamandır Çorum’a leblebinin Tavşanlı’dan gittiğini biliyoruz.

Saat: 00:30 Şimdi Kaplıca Zamanı: 

Mukaddes Emanetler Programını, Mukaddes Emanetleri taa Mısırlardan İstanbul’a getiren padişahın adının verildiği okulda gerçekleştirdikten sonra bu kez Tavşanlılıların ikramlarının ikinci kısmı başlıyor. Biz buna kısaca Kaplıca Sefası diyoruz. Tavşanlılılar şehirlerine gelen hemen her misafiri en yakın kaplıcalarına götürüp yıkayıp paklamayı çok seviyorlar. Böyle bir durum sonrasında artık muhabbet zirveye çıkıyor. Düşünsenize sizi kendi elleriyle yıkayan bir kişiye nasıl bir muhabbet beslerdiniz. 25 km.lik bir araba yolculuğu ile Dereli denilen yere geliyoruz. Burası gerçekten de muhteşem bir yer. Hiç bozulmamış tabi bir kaplıca. Su, bir mağaranın içinden çıkıyor. Mağaranın önün kaplıcanın tabi havuzu konumunda. Ayağınızı bastığınız suyun altı orijinal zeminin kendi çakılı ile kaplı.Kıyafetlerimizi değiştirip yarı belimize kadar gelen sıcak su havuzuna giriyoruz. Az sonra da tabi bir sauna konumundaki mağaraya. Su mağaranın içinden kaynarken etrafa kabarcıklar yayıyor. Tabi bunlarda insana muhteşem bir masaj etkisi yapıyor. Su o kadar berrak ki dipteki tüm çakılları görmek mümkün. Allah’ın yeryüzünde daha bilemediğimiz nice hazinesi olduğunu düşünüyor ve bir kez daha şükrediyoruz. Yanımızdaki ağabeyler ikide bir gelip derimizin yumuşayıp yumuşamadığına bakıyorlar. Az sonra ağabeylerimizden biri yanıma gelip son bir kontrolden daha geçiriyor beni artık masaja uygun hale geldiğimi düşünerek başlıyorlar o mübarek elleri ile vücudumuzu ovmaya. Az önce kaptanın kulunçlarını dasıl dağıttıklarını görünce başta çekiniyorum ama –Hocam maşallah diyorlar. Sende kulunç falan da yok. Aklıma Efendimizin –Seyahat ediniz sıhat bulunuz sözleri geliyor. Alnımdan ayak parmaklarıma kadar ciddi bir masajdan sonra bu kez bulunduğumuz tabi havuzdan çıkarak yukarıdaki kurnalardan birinin yanına çöküyoruz. Çünkü şimdi sırada yıkanıp paklanma faslı var. Aklıma birkaç gün önce gezdirdiğim Amerikalı Guruba Hürrem Sultan Hamamı önünde söylediğim sözler geliyor. Gerçek yıkanmanın ancak hamamlarda olabileceğini anlatmıştım. Onların ve artık en yazık ki bizlerin de duş altında yaptığımız sözde temizliğin gerçek temizlik olmadığından. Ve onlarda tastik etmişlerdi. Hamamlarda önce soğukluk, sonra ılıklık ve derken sıcaklıkta insan kademe kademe pişer ve vücut terleme ile deri altındaki zehirli toksinleri atar. Keselenme ile de eskiyen deriler atılır ve insan hamamdan çıkarken yenilenmiş ve gençleşmiş olarak çıkarlar.

Hamamın yıkanma faslına keselenme ile başladık. Sonra sabunlanma ve en sonunda da durulanarak yavaş yavaş ılıklığa doğru geçme. Hamamdan hiçbir zaman direk çıkılmaz. Yoksa bu durum her türlü hastalığa davetiye çıkarabilir. Yanımızda getirdiğimiz havlularımıza sarınarak ılıklık denilen yerde minderlerin üzerine yarı uzanarak vücudumuzun toparlanmasını bekledik. Bu gerçekten çok keyifli bir durum. Tabi bu arada ağabeylerle dünyanın en tatlı sohbetlerini de yaparak. Dereli Kaplıcalarından ayrıldığımızda artık kendimi atacak bir yer arıyordum arabanın içinde. Allah’tan kaptanımız benim kadar değildi. Bu güzel ağabeylerimizle vedalaşarak Tavşanlı’dan ayrıldık. Tüm gece süren yolculuktan sonra gözlerimi açtığımda yeniden İstanbul’a gelmiş olduğumuzu gördüm. Acaba şimdi yolculuk ne tarafaydı…