• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Kayısı Diyarına Doğru?

Uçağa yetişmiştik hele şükür. Koltuklara kurulurken ilk kez gideceğim Malatya’yı düşünüyordum. Daha önceleri Van’a giderken otobüsle içinden defalarca geçmiştim ama bu kez bizzat hedef Malatya idi. Bir buçuk saate yakın süren bir seyahat sonrasında Malatya’da bulunan ve askeriyenin de kullandığı hava alanına indik. Kendimizi arabaya attık ve şehre doğru ilerlemeye başladık. Havaalanı şehre 25 km. uzaklıkta idi. Havada büyük bir mavilik görmüştük. Burası meşhur Keban Barajı idi. Mayıs ayının sonlarındaydık. Bir kısım yerler kurak iken bazı yerlerde alabildiğine yeşildi. Ve hemen her tarafta kayısı ağaçları vardı.  Direk tarihe yelken açmalıydık. Bugün ki Malatya’nın dışında kalmış olan eski Malatya’ya doğru hareket ettik.

Battal Gazi’nin Yadigârı Battal Gazi

kayisiEski Malatya şehrinin kurulduğu yer bugün il olan Malatya’ya bağlı bir ilçe konumunda. Tarihte burası Battal Gazi tarafından fethedildiği için bugün Battal Gazi adıyla adlandırılıyor. Yeni yapılaşma buranın 10 km. kadar yukarısına yapıldığından şehir asıl mekanından koparak büyürken ana merkez ilçe halinde kalmış.Battal Gazi’ye girdiğimizde bizi hemen yok olmak üzere olan sur duvarları karşılıyor. Bunlar Romalılardan kalma duvarlar. İlk kez Roma İmparatoru Trejeyanus inşa ettirmiş. Son kez yenileten de Justinianus olmuş. Etrafta bir hayli kerpiç ev var. Derken Muhteşem bir kesme taş yapının önünde duruyoruz. Burası Malatya’nın O meşhur Ulucami’si. Yaptıran da Anadolu Selçuklu Devleti’nin namlı Sultanı Alaaddin Keykubat. Çok seviyorum Alaaddin Keykubat’ı. Çünkü Anadolu’nun neresine gitsem Onun yada ailesinden birinin bir hayır kurumuyla karşılaşıyorum. Ne kadar hayır sever insanlar imişler. Konya Aksaray arasında geziyorum Alaaddin Keykubat’ın yaptırdığı Sultan Han, Kayseride Karısı Hunat Hatun’un Külliye binaları, kızı Şahcihan’ın Kümbeti, Konya merkezdeki tepe bile O’nun adıyla anılıyor ve üzerindeki muhteşem camide öyle. Adını verdiği bu tepenin başında yatan Alaaddin Keykubat’I rahmetle anarak içeriye giriyoruz. Dört eyvanlı harika bir Selçuklu Camisi. Bazı Osmanlı düşmanları Selçuklu’yu ladini göstererek ve Osmanlı’yı İslami yaşandısında aşırı göstermeye çalışıyorlar. Ve bu amaçla da Selçuklu’yu Osmanlı’ya alternatif gibi sunmaya çalışıyorlar. Azıcık kafalarını kaldırıp da Anadolu’nun dört bir yanındaki o muhteşem Selçuklu Cami ve Medreselerini bir inceleselerdi, Selçukluların İslamiyeti nasıl bir zirve boyutta yaşadıklarını göreceklerdi. Kapılarındaki onlarca ayet ve hadis kuşağı onlara en güzel cevabı verecekti.

Malatya Ulucami ortası avlulu geniş bir sahın üzerine kurulmuş, kesme taş çok güzel bir yapı. Mihrabın üzerinde yüksek bir kubbesi var. Kubbenin içindeki desenler muhteşem. Dilimli, çini bezeli bu kubbe için süslemeler bir çarkıfelek edasıyla iç içe dönüyor. Ve işte sürpriz karşımızda tam bu çarkıfeleğin ortasında hemen her yerde gördüğümüz o muhteşem anlayışın bir örneği olan bir Mühr-ü Süleyman görüyoruz. Bazı kişilerin bir türlü anlayamadığı ve tarihi yapılarda görükce kaygılandıkları bu sembol aslında çok derin manalar taşıyor. En çok karıştırdıkları yer İsrail Bayrağında bulunma sebebi. Halbuki İsraillilere göre bu işaret Davut Yıldızı olarak adlandırılırken bizde Süleyman Peygamber’in mührüdür ve Mührü Süleyman olarak adlandırılmaktadır. Üstüne üslük Yahudiler Süleyman Peygamberin peygamber olduğuna bile inanmazlar. Davut Peygamberin oğlu bir kraldı derler. Bize göre Süleyman Peygamber mucizeleri çok bir peygamberdir. Parmağında, üzerinde bu altıgen yıldızın bulunduğu bir yüzüğü vardır. Hatta bizde darbı mesel olmuştur. “Mühür kimdeyse Süleyman O’dur” denir. Ecdadımız o hassas düşünceleri ile evlerinin, barklarının, türbelerinin, elbiselerinin üzerine hep bu mührü koydurarak, hep bir duayı amaçlamışlardır. Süleyman Peygamber, cinlere, yağmura, ateşe ve birtakım diğer tabiat olaylarına müdahale edebildiği için Onlarda bu mührü üzerlerinde ya da evlerinin üzerinde bulundurarak yangından, selden, depremden yada cinlerin musallatından halas olmayı dilemişlerdir. İşte bu muhteşem anlayışın bir örneği olarak bu Ulucami’nin tek kubbesinin içinde de bir Mührü Süleyman’ı görüyoruz.

Orijinal Minberi Kündekarinin en güzel örneklerinden biri olduğu ve bir zarar gelmemesi içim müzeye kaldırılmış. Ama tavan örtüsünü kaplayan ince turkuaz çini bezemelere hayran olmamak mümkün değil. Minaresi de bir şaheser. Tek tek ince tuğla ile kaplı kalınca minare tam bir Selçuklu Minaresi. Caminin kıble yönünde bir medresenin kalıntıları ile karşılaşıyoruz. Onun önünde bir medrese ve bir kümbet daha. Kalıntılar arasında birkaç kabir. Muhtemelen bu medresenin ilim erbaplarından kişiler. Çünkü ecdat hep yaptırdığı yada hizmet ettikleri hayır kurumlarının bahçelerinde yatmak istemişler.

Malatya’nın bir güzelliği de Selçuklu ve Osmanlı yapılarının koyun koyuna uzanıyor olması. Ulucami’nin hemen yan tarafında bir Akminareli Cami görüyoruz. 1575 yılında yaptırılmış. Yaptıran oraların eşrafından kişiler. Devir Kanuni’nin torunu 3.Murat’ın saltanatının ilk yılı. Yani Mimar Sinan’ın dünyayı bezediği yıllar. Biz bunları düşünürken oradaki çocuklar atılıyorlar. – Bu camiyi Mimar Sinan’ın çırakları yapmış diye.

Bir Kervansaray yada Han varmı diye soruyorum. – Biraz pejmurde de olsa bir tane var diyorlar ve yaklaşık 2 km. ilerideki kesme taş yapıya götürüyorlar. Dördüncü Murat’ın Silahdarı Mustafa Paşa yaptırmış. Ortası avlulu, dört tarafı duvarlarla çevrili klasik tarz bir kervansaray. Üzücü olanı, an duvarları yıkılmış ve geriye sadece giriş kapısı ile karşısındaki ana bölümü kalmış. Ana bölümün içine girğimde sanki zaman tünelinden 400 yıl öncesine geçmiş gibi oluyorum. Tavanı taşıyan ana kolonların arasından duvarlara bitişik yüksek konaklama kısımları ve her iki metrede bir harika bir ocaklık. Ocaklıklar hiç bozulmamış. Saçaklarına kadar tüm orjinallikleri ile duruyorlar. Yorgun argın kervansaraya gelen yolcular, hayvanlarını bu kolonlara bağlıyor, yüklerini buraya yıkıyor ve yükseltinin üzerinde bir ocağın başına kuruluyor ve dinleniyorlardı. Hey gidi günler hey diyorum. Daldığım bu eski devir hatıralarından beni etrafıma toplanan çocukların çığlıkları koparıyor. Her biri Malatya’nın yoksul ailelerine ait çocuklar. Israrla Kervansaray’ı gezdirmek istediklerini söylüyorlar. Biraz ilgilenince de gerçekten muntazam şekilde anlatıyorlar. Kurdukları cümlelerin hiç birisi kendilerine ait değil. Tamamen kitaplardan ezberlemişler. Bir soruyu iki kez sorduğumda ikisinde de cümle kurgularına kadar aynı cevabı alıyorum. Genede gayretlerini ödüllendiriyor ve avuçlarını bir şeyler sıkıştırıp oradan da ayrılıyoruz. Ayrılırken Silahtar Mustafa Paşa’nın bu yapıyı hangi güzel niyetlerle yaptırdığını düşünüyor ve ruhunu şad ederek oradan ayrılıyorum.

Burada Selçuklu yapıları olduğuna göre çok sayıda Kümbette olmalı diyorum. Adına Kanlı kümbet dedikleri bir yapıya götürüyorlar. Evet dikkatle bakıldığında yüzyıllar önce bir kümbet olarak inşa edildiği anlaşılıyor fakat bugün kümbet olduğunu anlamak için bir hayli gayret sarfetmek gerekiyor. Yine etrafımızı saran çocuklar bu yapının altında bir kabir odasının olduğunu ve suçluların burada öldürüldüğünü anlatıyorlar. Yine yanlış bilgiler ve yine çarpıtılan bir tarih. Zaten her kümbet iki odalı olur ve alttaki kripta kısmı mezar odasıdır. Bir kişinin asıl naşı orada bulunurken üst odada sembolik bir sandukası olur. Burada yatanın ziyaretine gelenler üst kısımda ibadetlerini yaparak bu kişinin ruhunu buradaki ibadetleri ile şad ederler. Zaten kişide ölümü sonrası başkalarının ibadetlerinden sebeplenmek için onlara böyle bir ibadet yeri hazırlama adına kabrini kümbet şeklinde yaptırmaktadır.

Malatya’da merak ettiğim şeylerden biri de kişilere ait normal yapılaşmaydı. Özellikle de eski Osmanlı Paşa’larının ikamet yerlerinden kalan yapıları görmek istiyordum. Bu konuda bir bilgileri yoktu ama Malatya’nın bugün tarihi bir konağa sahip olduğunu söylediler. Görmek isteyince de oraya kadar götürdüler. Gerçekten muhteşem bir yapıydı. Beni etkileyen yanı bu muhteşemliğin kerpiçten yapılmış olmasıydı. Ahşap saçakları ve geniş hayatı (iç bahce) ile o günlerden bu günlere bozulmadan nasıl geldiği idi. İçinde yaşlı bir kişinin oturduğunu söylediler. Tabi bakımsızlıktan dökülüyordu. Keşke bu tarz yapılar umuma mal edilebilse ve tarih bu şekilde korunup yarınlara iletilebilse.

Her gittiğim yerde sorduğum sorulardan biri de o yörenin meşhurlarıdır. Mesela oralarda en meşhur yemekler, el sanatları nelerdir. Kayısıyı zaten biliyoruz. Fakat bilmediğimiz daha kimbilir neler vardı. Evet gerçekten de bilmediğimiz bir şeyi bize gösterdiler. Malatya’nın Kâğıt kebabı çok ünlü imiş. Denemek ve sevdiklerimize tavsiye etmek için hemen hadiseyi uygulama alanına soktuk ve bu işi en iyi yapan restorana doğru uzandık. Gerçekten de dedikleri kadar vardı. Şeffaf kağıt açıldığında ortada pelte haline gelmiş, lif lif ayrılmış bir et öbeği, hemen yanında da bir kaşık kavurma ile közlenmiş biberler duruyordu. Hey güzel Anadolum sen ne güzel zenginliklere sahipsin.