• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Her Köşesi Tarih Bir Şehir: Kırşehir

Her gittiğim yerde söylerim, -”Güzel Anadolu’muz, her bir köşesi nice definelerle kaplı, ne kadarını gördük ki, daha keşfedilecek o kadar çok şeyi var ki.” diye. Bu sözümle ne kadar haklı olduğumu 27 Aralık tarihinde Kırşehir’e yaptığım gezide bir kez daha gördüm. Müthiş bir memlekette yaşıyoruz. Harika bir ecdadımız var. İçimizdeki potansiyelin ne olduğunu, bizlere miras bıraktıkları her bir taşta her bir ahşapta ince ince anlatıyorlar. Ama görebiliyor muyuz?

İşte Kırşehir’in beni heyecanlandırmasının sebeplerinden biri de buydu. Bir iki değil, her bir yapısıyla sarsıldım adeta. Halbuki buraya giderken laf aramızda birçok kişinin aklına gelebileceği gibi adolu’nun ücra bir köşesinde Kır bir şehir diye geçmişti içimden. Öyle değilmiş. Neler varmış burada neler. Ve bu tarihi şehir meğer bize içindeki

ecdat yadigarları ile neler neler anlatmaktaymış. Gelin en başından başlayalım.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           

Mehmet Akif’i Anma Programı:

Her şey Kırşehir Belediyesi’nin telefonu ile başladı. İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un vefatının 69.yılında anılması ile ilgili olarak bir program düşünüyorlardı.Programın içinde de interaktif bir konferans olmasını istiyorlardı. Bu konuda aha önce, askerlik yaptığım dönemlerde Burdur’da Yağmur Dergisi için yaptığım bir çalışmam vardı. Kendilerine projeyi kabul ettiğimi söyledim ve başladım Mehmet Akif çalışmaya. Yapılacaklar önemliydi. Çünkü mesele halka anlatılacaktı. Birkaç bin kişinin önünde yapılacak bir programda öyle kitaptan okur gibi konuşamazdınız. Meseleleri onların anlayabilecekleri seviyede ve heyecanda anlatmak

önemliydi. Neyse en sonunda tüm bu çalışmaları bitirerek yol hazırlıklarına başladım. 27 Aralık tarihi Mehmet Akif Ersoy’un vefat tarihi idi ve program o akşam yapılacaktı 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       .

O sabah İstanbul’dan en erken uçakla Kayseri’ye geçtim. Kayseri-Kırşehir arası 180 km. ve bu yolu iki saat gibi bir sürede alarak Kırşehir’e geldim. Önümüzde görülecek nice yer olduğunun az çok farkına varmıştım. Çünkü hiçbir yere bilmeden gitmek istemem. Üniversitede elime Kırşehir ile alakalı hazırlanmış bir doktora tezi geçti. Günlerdir bir yandan Mehmet Akif çalışıyordum bir yandan da Kırşehir tarihi. Nihayet Kırşehir’e varmıştık. Tabi ki otele gidip akşama kadar dinlenecek değildim. İşimiz o gün akşama kadar Kırşehir’in altını üstüne getirmekti. Bu gezide bana yardımcı olacak şöförü ile bir araba ve bir de bilir kişi tahsis ettiler. Beni Kırşehir’de gezdirecek kişi, gerçekten bu yöre ve inceliklerine vakıf olan Hasan Abimizdi. Kırşehir’i çok iyi bilen gün görmüş bu zat ile neler neler görecektik. Fazla oyalanmadan gezi programımıza başladık.

Kırşehir’de Bir Tümülüs:

 

İlk durağımız şehir merkezinde bulunan bir tepe oldu. Evet bende önce şaşırdım. Çünkü Kırşehir dümdüz bir alan üzerine kurulmuş bir şehir. Böyle bir düzlüğün içinde, şehrin tam da ortasında bir tepenin ne işi vardı. Sonra aklıma Konya geldi ve bu meseleye bir anlam vermeye başladım. İlkçağlarda insanlar bildiğiniz gibi ovalara şehir kurmazlardı.Herhangi bir saldırı karşısında en iyi korunaklar her zaman tepelerdir. İlle de düzlük bir alana kurulacaksa buraya da suni bir tepe yığarlardı. Buna sanat tKonya Alaaddin Tepesi gibi meğer burası da bir yığma tepe imiş. Bu düşüncelerimin doğruluğunu Hasan ağabeymizin anlattıkları da tastik ediyordu. Halk buraya kale diyormuş. Çünkü tarihinde burada bir kale varmış. Evet biz buna iç kale diyoruz. Eminim bu tepenin eteklerinden geçen ve tüm şehri saran bir de dış kaleleri vardı diye düşünüyorum.

İlmi eserlerde Kalehöyük diye geçen yere tırmanmaya başlıyoruz. Burasının 1952 de araştırıldığını ve bu yüzey çalışmalarında geçmişi MÖ 3000 lere kadar dayanan buluntulara rastlandığını öğreniyoruz. Eski Tunç çağı, demir çağı derken en üstlerde Bizans ve Osmanlı’ya ait buluntular hep bir arada.

Şehrin bu en eski mahalli bu gün park olarak kullanılıyor. Tepenin en başında ise tarihi bir cami olduğunu hemen bildireyim. Hem de adı bir hayli tanıdık bizler için. Alaaddin Cami. Tahmin edeceğiniz gibi Anadolu Selçuklu’nun bu çalışkan ve yapıcı hükümdarı buraya da bir cami kondurmuş. Aynen Konya Alaaddin Tepesi’nde olduğu gibi. (Not: İzzettin Keykavus ve Sultan Mesut’un devam ettirdikleri camiyi bitirmişti.)

Alaaddin Keykubat’ın 1230 da yaptırdığı cami, ilerleyen yıllarda yıpranmış ve 1893 tarihinde tamamen yıkılarak Mutasarrıf Arif Bey tarafından yeniden yaptırılmış. Yapı orjinaline sadık kalınarak tamir edilse de yine de yeni bir yapı olarak karşımızda duruyor.

Fakat burada muhteşem bir detay var. Caminin yenilenen duvarları yüzyıllık iken ana giriş kapısı en az 700 yaşında. Evet karşımızda harikulade bir taş kapı duruyor. İç içe geçmiş Rumiler, palmetler, lotus ve zencerek motifleri, yanlardaki mihrabiyeler ve köşe sütunçeleri görülmeye değer bir komposizyon oluşturuyor.

Her haliyle -”Ben bir Selçuklu eseriyim” diyor bizlere. Elimizdeki tezden öğrendiğimize göre bu kapı Mengücekoğullarından Melikgazi’nin buraya yaptırdığı Medrese’nin kapısı imiş. Medrese yıkıldığı için kapısı burada değerlendirilmiş.

Kaleden aşağıya inerek bu kez yine şehir merkezinde, Yenice Mahallesinde bulunan ve bu tarihi kapının da banisi olan Melikgazi’nin kümbetine doğru ilerliyoruz. Tabi ki yayan olarak. Çünkü Kırşehir’de birçok yeri hiç arabaya binmeden yayan olarak gezebiliyorsunuz.

Lala Cami:

Karşımızda tanıdık bir plana sahip şirin bir cami duruyor. Ters T planlı gibi duruyor ama sanki T nin bir kolu eksik gibi. Yaklaşınca yanılmadığımızı görüyoruz. Üst örtüsü kıbleye doğru üç kubbe ile örtülü iken yan kolların üzerleri çatı ile örtülmüş. Dediğim gibi günümüze sadece sağ taraftaki yan kol gelmiş. Yapının iyice yaprandığı ve yer yer yıkıldığı bir dönemde ki 1900 lerin başları idi, sol taraftaki taşlar az önce gittiğimiz Alaaddin Cami’nin yapımında kullanılarak bu yapı küçültülmüş.

Yapının inşa kitabesi olmadığı için kime ait olduğu bilinmiyor. Fakat 13.yy a ait bir yapı olduğu ortada. Bahçesinde Melikgazi’nin yatıyor olması yapının ona ait olduğunu düşündürüyor. İçeriye girip te taş üzeri mukarnas işlemeli mihrabı görünce de bu düşüncemizin doğruluğuna kanaat getiriyoruz.

Caminin dış kapısındaki yeni kitabede Lale Cami yazıyor. Altında da Darphane Cami yazısı var. Lale adının Selçuklu ve Osmanlılarda şehzadeyi himaye eden Lalalardan geldiği de ayrı bir ihtimal. Belki de Mengücekoğulları ailesine yakın bir lalanın yaptırdığı bir cami idi burası. Caminin içi biraz han görünümü arzetmiyor değil. Tarihte han olarak kullanıldığını söyleyenlerde var. Darphane adı da tarih içinde bir süre Darphane olarak kullanılmasından ileri geliyormuş.

Camiden dışarıya çıkıyoruz. Hasan Abimiz bu camide uzun yıllar Cami imamlığı yapmış. Bize çarpıcı bir sahne anlatıyor. 1960 larda cami bahçesinde düzenleme yapılıyormuş. Şuan caminin sol yanında bulunan yeni şadırvanın kıbleye doğru beş adım kadar arkasında bugün de mevcut olan bir bahçe duvarı var. O dönemlerde buralar mezarlıkmış.

Çevre düzenlemesi yapacakları için mezarları bir bir açıp başka bir yere taşıyorlarmış. Tam bu bahsettiğim yere kazma ile vurduklarında topraktan kan fışkırıyor, tabi kazmanın ağzına da biraz kan bulaşmış. Hemen açıp bakıyorlar. Hiç bozulmadan öylece uyuyan bir şehit görüyorlar. Hiç dokunmadan üzeri kapatılıyor. O günle  bir kabir yapmak akıllarına gelmiyor mu ne bugün burası hale bahçenin bilinmeyen bir köşesi olarak durmaya devam ediyor.                                                                                                                                                                                                                                                                                  

Melik Gazi Kümbeti: Tam Bir Orta Asya Çadırı

Lale Caminin arka bahçesine geçiyor ve kıble duvarına karşı yapılmış olan Melikgazi Kümbetini ziyaret ediyoruz. Gerçek bir şaheserin tam karşısındayız. Bu yapı bir mezar anıtı olmaktan çok Orta Asya’dan gelme bir çadır gibi duruyor karşımızda. Köşeleri pahlanmış, kare bir kaide üzerine sekizgen bir formda inşa edilmiş. Silindirik ve konik külaha geçişte de üçgen pahlar kullanılmış. İşte tüm bu incelikler bizi geleneksel bir Türkmen çadırının karşısında hissettiriyor bizi.

Eskiden bozkır kültüründe çadırları kadınlar kurardı. Bugün Kırgızistan ve Kazakistan vb. ülkelerde hala bu gelenek sürüyor. Bu çadırı da bir hanımın, hemde çok sevdiği eşi için yaptırdığını öğrenmek bizi duygulandırıyor. Kümbette yatan kişi Mengücekoğulları sultanı Melik Muzafferüddin Behramşah. Ruhuna fatihalar okurken elimdeki Kırşehir tarihinde geçen ilmi bir vurgu aklıma geliyor. Kümbetin Ortaasya çadırı formunda olması, Anadolu’daki kümbet kültürünün Orta Asya’dan geldiğinin en güzel delillerininden biridir deniliyordu. Bu bilgi ışığında birkaç yıl önce Türkiye Rehberler Birliği’nin (Tureb) düzenlediği bir konferans geliyor aklıma. Konu Anadolu Kervansarayları idi ve konuşmacı olarak çağrılan kişi Anadolu Kümbetlerinin Ermeni Kiliselerinden etkilenilerek yapıldığını iddia ediyordu. İzleyicilerin hepsi gezi rehberi idiler. Sadece bir tanesi cesaretlenerek itiraz edebildi ve Ortaasya çadır geleneğinden gelmemiş miydi? dedi. Konuşmacı, soruyu soranı küçümseyerek, -”Ermeni Kiliselerinden geliyor olması sizi niye bu kadar rahatsız ediyor ki” dedi. Yani şu durumda Koskaca bir Orta Asya kültürünü arkasına almış bir Büyük Selçuklu ile Anadolu Selçuklu üçbey Kilise yapısından etkilenerek tüm türbelerini bunabenzetmeye çalışacaklardı. Bu saçma iddia ne yazık ki orada öylece kaldı. = gün orada bulunan yüze yakın gezi rehberi ileride gruplarına Türkiye’yi gezdirirken bu saçma iddia doğrultusunda bir bilgilendirme yaparlar mı diye endilelenmekten kendimi alamadım.

O gün orada da görmüştüm ki bir gezi rehberi sanat tarihine de çok iyi vakıf olmak zorunda. Yoksa ecdadı ve onlardan kalanları birileri hala yağmalamaya, karalamaya yada kendilerine maletmeye devam edecekler. Bir sonraki durağımız, Edebiyatımızda da adını çokca duyduğumuz Aşık Paşa’nın kabriydi. Hiç Kırşehir’e gelip te Aşık Paşa’nın kabrini ziyaret etmemek olur mu? Onun kabrine doğru ilerlerken yolda Hacıbey Konağı’nı da gördük. Arabamızı durdurarak bu tarihi konağı incelemeye başladık. Tipik bir Kırşehir eviydi Hacıbey Konağı. Ne yazık ki günümüze bu tarz tarihi yapı olarak sadece üç tane bina gelebilmiş. Yenice Mahallesindeki Hacıbey Konağı, Kayabaşı Mahallesindeki Bekir Efendi Konağı ve yine aynı mahalledeki Ağalar Konağı. Hepsinin de en bariz özelliği, ikinci katta cumbaya benzer üçgen alınlıklı bir çıkmaya sahip olması. İçlerindeki ajur ve kabartma ile yapılmış süslemeler bir harika.

Türkçe’ye Müştak Bir Yüce Gönül: Aşık Paşa

Nihayet Aşık Paşa’mızın kendisi ile aynı ismi taşıyan mahallesindeki Türbesine geliyoruz. Burası bir mezarlık içinde bugün. Hemen yanından da Ankara – Kayseri yolu geçiyor. Yani buradan her geçen eğer azıcık dikkat ederlerse o muhteşem kesme taş ve anıtsal kapısı ile Aşık Paşa’nın türbe binasını görebilirler.

Gelelim kendisine; Aşık Paşa, Anadolu’da Babailik Tarikatını kuran Baba İlyas’ın torunu ve Muhlis Paşa’nın oğludur. Dedesi Baba İlyas Horasan Erenlerindendir. Köklü bir aileden gelen Aşık Paşa çok iyi bir eğitim almış olup Arapça, Farsça hatta Ermenice’yi bile çok iyi konuştuğu ilinmektedir. Yaşadığı 1271-1322 yılları arasında Anadolu’da Arapça konuşmak ve Farsça yazmak çok moda olmasına rağmen kendisi ısrarla öz Türkçe kullanmış ve eserlerini de temiz bir Türkçe ile vermiştir. Onun dilimizi ne kadar güzel kullandığını görmek için bugün yazmış olduğu dizeleri okumak yeterli olacaktır. Türbesinin kapısında yazan dörtlükte Aşık Paşa’mız

çevresindekilere şöyle seslenmektedir;

Türk diline kimse bakmaz idi.

Türklere hergiz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi bu dilleri

İnce yolu, o ulu menzilleri

Çocuklarının isimleri bile Türkçeye verdiği değeri gösteriyor. Elvan, Selman, Can ve Kırlıca adında dört oğlu ve Melek Hatun adında bir kızı vardı. Bu ünlü düşünürümüzün başlıca eserleri; Garipname (Maarifname), Vasfı Hal, Hikaye-i Kimya’dır.

Türbe, Orta Asya geleneğinin Anadolu’da ki en güzel yansımalarından biridir. Bir kere sekizgen formda taş bindirme tekniği ile yapılmış kubbesi her şeyi ile bir Kırgız çadırıdır. Bu da, yapının mimarının Horasan bölgesinden gelen göçmenlerden biri olduğu izlenimini veriyor. Türbenin cephesi tamamen mermer kaplıdır. Sağ tarafında ki anıtsal taç kapı yapının en dikkate değer unsurudur. Hele kapının alınlığı olarak hazırlanmış yelpaze şeklindeki süsleme, ileriki dönemlerde barok ile ortaya konulacak                                                                                                                                                                                                     istiridye kabuklu formları yüzyıllar evvel geçmiş gibi durmaktadır.

Peki Anadolu’da bu kadar Orta Asya kokan bu yapıyı kimler inşa etmişlerdir? Bu sorunun cevabını da bize, Aşık Paşa’nın akraba ilişkileri veriyor. Zira Kırşehir Tarih adlı kitapta Cevat Hakkı Tarım, Aşık Paşa’nın evlatlarından bahsederken, kardeşinin oğlu Alaaddin Ali Şah’ın, Eretna Sultanının veziri olduğunu, Aşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi için Mecitözü Elvan Çelebi Köyünde bir türbe yaptırdığın söylüyor. Demek ki Eretna Hükümdarına yakın bu aile tarafından, Aşık Paşa için de böyle anıtsal bir yapı inşa edilmiş.

Aşık Paşa’nın türbesinde hala çözülemeyen bir takım problemler var. Bunlardan birisi de türbenin altında bir kriptanın (mezar odası) olup olmadığı meselesi. Ama orada bulunduğumuz sırada Kayseri’deki Vakıflar Bölge Müdürü ile yaptığımız görüşmede kendilerinin önümüzdeki baharda türbe tamiratına başlayacaklarını ve bu sırada da türbenin bir kriptasının olup olmadığını inceleyeceklerini söylediler. Türbenin etrafında, zamanında çok kıymetli mezartaşlarının bulunduğunu anlatıyorlar. Hatta Semavi Eyice Bey’in de burada bulunan bir taş ile ilgili makalesini hatırlıyorum. Ama gelin görün ki bugün türbe çevresinde sadece iki tane üzeri yazılı taş lahit kalmış. Diğerleri zaman içinde ya tahrip olmuş yada çalınmış. Aşık Paşa ve tüm aile efrafını dua dua anıyor ve buradan öyle ayrılıyoruz.

Mazlume, Merhume, Saide, Şehide Fatma Hatun Kümbeti:

Buradaki mezarlık sonrasında bir de Kırşehir’in merkezinde bir mezarlık var. Buraya, içerisindeki bir kümbetten dolayı Kümbetaltı diyorlar. Kırşehir gibi düz bir yerde, bir hayli ihtişamlı görülen bu yapıyı incelemek için mezarlığın dışında duruyor ve yürüyerek yaklaşıyoruz. Üzerinde hele şükür ki bir kitabe mevcut.Buradan öğrendiğimize göre 1266 yılında Hoca Aka Maatır tarafından Fatma Hatun için yaptırılmış. Kitabede yazılanlar çok hoşumuza gidiyor. Onların inançlarına ne kadar bağlı oldukları, güzellik ve erdemde inançlarını nasıl ölçü kabul ettiklerini stermesi açısından bu kitabeyi buraya almak istedim. Kitabede şöyle yazıyor;

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla başlarım. Yeryüzünde herkes fena bulucudur. Ya Muhammed, senin celal ve ikram sahibi olan Allah’ının zatı celili baki kalır. Alim, adil, zahit, abid, hayrat babası, devletin ve dinin peşinden gideni, fakirlerin ve miskinlerin yardımcısı büyük emir Hace Aka Muatır, 686 yılında, Abdullah kızı, mazlume, merhume, saide, şehide (Allah kabrini cehennemin hararetine karşı korusun) Fatma Hatun için bu türbenin yapılmasını emretti.

Kümbet, kare bir kaideye oturuyor. Fakat bu karenin köşelerini üçgen ile pahlamışlar. Ve yine sekizgen bir forma sahip. Fatma Hatunun ruhunu da şad etmeye çalışarak, ahrette şefaatlerini Rabbimizden diliyerek oradan da ayrılıyoruz.

Kırşehir’de Bir Mevlevi Şeyhi:Süleyman Türkmani Hz.

Hedefimizde Cacabey Medresesi’ne uğramak var. Fakat yolumuzun üzerindeki küçük bir hazireye daha uğrayacak ve Cacabey’e ondan sonra geçeceğiz.Bu uğrayacağımız yer aslında bir mezarlık değil, bir caminin bahçesi. Ama İmaret Cami denilen bu yerin kenar odalarından birinde büyük bir mutasavvıf yatınca kısa sürede çevresi, “bizide buralara defnedin” diyen kişilerin kabirlerinden dolayı bir mezarlık haline gelmiş.

Bir dönem imaretide bulunan ve bu tabhaneli halinden dolayı bugün imaret cami denilen yapının bir kenarında yatan kişilerden en önemlisi Süleyman Türkmani Hz.dir. Kendisi Horasan erenlerinden olup, 13.yy da Ahmet Yesevi Hz.nin işareti ile Anadolu’ya gelmişlerdir. Babası Şeyh Hüseyin Mevlevi’dir. 1214 tarihinde doğmuş ve dedesi Şemseddin Gazi bir Türmen Beyi olduğu için kendisine de Türkmani denilmiştir. Mevlana Celaleddin Hz. nin oğlu Sultan Veled’in müridi olan Süleyman Türkmani Hz. 1239         da Kırşehir’e gelmiş ve burada bir Mevlevi dergahı kurmuştur. Kendisi, Paşa’nın hocalığını da yapmıştır. Kırşehir’in bu manevi büyüğünün huzurunda dualarımızı yapıyor ve buradan da ayrılıyoruz.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            

Bir Astronomi Merkezi: Caca Bey Medresesi

Sırada sabahtan beri gitmeyi planladığımız yer var. Burası Cacabey Medresesi. Medrese şehrin tam ortasında bulunuyor. Günümüzde bu tarihi yapının etrafı park haline getirilmiş. Çok da güzel olmuş. İnsanlar etrafında dolaşıyor, doya doya bu harikulade eseri seyrediyor. Etrafı açılarak tüm detayları ile ortaya çıkan yapı kendi lisanı hali ile çevresindekilere, ecdadı neyin bu kadar ileriye götürdüğünü fısıldıyor.

Önce Cacabey’den başlayacak olursak kendisi 1240 yılında Kırşehir’de doğmuştur. Asıl adı Nureddin Çelebi’dir. Kayıtlara adı Nureddin bin Caca Bey olarak geçmiştir. Hayatı hakkında çok az bilgi olan Caca Bey için Moğol kökenli diyenler de vardır, Türkmen Kabile beylerinden olduğunu söyleyenlerde. 1256-1277 yılları arasında Selçuklu Sutanları adına devleti idare eden Süleyman Pervane’nin sempatisini kazanmış ve onun tarafından Kırşehir’in idaresi kendisine verilmiştir. Gıyaseddin


Keyhüsrev döneminde artık Caca Bey, Anadolu Selçuklu Devleti’nin en önemli emirlerinden biridir. Moğolların Anadolu’ya gerçekleştirdikleri saldırıları iki kez püskürten Memlük Sultanı Baybars’a destek vermek için Mısır’a kadar gitmiştir. Mevlana Celaleddin Rumi Hz.nin müridlerinden olduğu söylenmektedir. İşte Caca Bey hakkında bildiklerimiz genelde bundan ibaret. Ama bir gerçek var ki, ilme değer veren bir insan olduğu, bugün bize miras bıraktığı yapılarında açıkca görülebilmektedir. Şimdi sizleri daha fazla heyecanlandırmadan bu muhteşem medreseye konuk olabiliriz.

Cacabey’in Medresesi’nin günümüzde cami olarak kullanıldığını peşin peşin söyleyelim. Yapının yanında, yapıdan bağımsız kalın bir minaresi var. Üzerindeki minik minik her bir yanını kaplayan çini parçalarından dolayı halk tarafından cıncıklı Cami adı verilmiş. Yine halk arasındaki rivayetlere bakılırsa bu kalın kulenin gökyüzünü gözlemek için kullanıldığı, üzerindeki şerefeli kısmın sonradan eklendiği söylenmektedir. Yapı uzaktan bir kale izlenimi vermektedir. Çünkü yapıyı saran beden duvarlarının üzerleri dendanlı şekilde hazırlanmış. Ana kapısının önüne geliyoruz. Tüm Selçuklu yapılarında olduğu gibi yine anıtsal bir kapı ile karşılaşıyoruz. Kapı üzerindeki kitabe gözlerimizi yaşartıyor; kısaca şöyle yazıyor;

kirsehir-13Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile başlarım. Allah’ın rahmetine ve mağfiretine muhtaç, köle Caca oğlu Cebrail, Allah’a ve Allah’ın rızasına yaklaşmak üzere bu mübarek meymenetli medresenin, en büyük sultan, Ulu Şahinşah, ümmetlerin                                                                                                                                                                                                                                                                                                              efendisi, Arap ve Acemin sultanlarının başbuğu, Karanın ve Akdeniz ile Karadeniz’in hakimi, dünyanın ve dinin medarı nusreti, İslamin ve Müslümanların yardımcısı, Kılıçarslan oğlu (Allah devletini ebedi kılsın) Fethin babası Keyhüsrev’in                                                                                                                   devletinde yapılmasını emretti.”

Ana kapıya geriye dönecek olursak, yine burada bol tezyinatlı taş işleme bir kapı karşımıza çıkmaktadır. Yalnız burada diğerlerinden farklı olarak kapının girişinde iki yanlarda duran sütunların başlarında iki adet küre yere sarkar gibi durmaktadır. Üzeri yıldız deseni ile oyulmuş bu küreler bizi içeride de karşılamaktadır. Zira Medreseye girdikten sonra bizi giriş ve yan odalardan biraz daha yüksek olan ön eyvanın kenarında karşılayan yine bir hayli acaip iki sütun daha karşılamaktadır. Bu sütunlar, aralarda küreler ve kürelerin kenarlarında dardan genişe yada tersi konik sütunlarla üst üste bindirilmiş olarak görülmektedir. Önce bir mana veremediğimiz bu sütunların halk arasında gökyüzü cisimlerini temsil ettiğini öğreniyoruz. Biraz araştırdığımızda bu konuyu destekleyen ilmi makalelerin de varlığından haberdar oluyoruz. Vakıfların, Kırşehir kapaklı sayısında, Cacabey Medresesi’ndeki sütunlar başlıklı makalede teferruatı ile bu sütunların üzerindeki küre ve konik şekillerin güneş ve diğer gezegenleri nasıl temsil ettikleri, hatta direk üzerindeki açıları ile bu gezegenlerin yörüngeleri üzerindeki eğikliklerinin aynı oranlarda olduğu anlatılmaktadır. Yanımdakilerle birlikte küçük dilimizi yutarcasına Medrese içinde dolaşmaya devam ediyoruz. Yapının en garip yanlarından birisi, tam tepemizde duran kubbesinin ortadan kesik olması.

Bu açıklığın ise camla kapatılmış hali. İlk orjinalinden beri yapı bu haldeymiş. Gökyüzü gözlemlerinde burası kullanılıyormuş. Bugün bu kubbenin tam altında bir de havuz görülüyor. Gece gökyüzünün havuza yansıması üzerinde derslerin gösterildiği de anlatılan rivayetler arasında. Bu Medresenin her şeyi ile kozmografya üzerine çalıştığı ortada. Biz Anadolu’da hemde 1200 lü yıllarda bu ilmi seviyeyi tartışa duralım yanımıza gelen cami görevlileri, -Hocam Medresenin dış kenarlarındaki füzeleri gördünüz mü? diyorlar. Ne füzesi diye dalga geçtiklerini sanarak birbirimize bakıyoruz. Gayet ciddi olduklarını görünce de yeniden ayakkablarımızı giyiyor ve yapının dışına bir daha göz atıyoruz. İnanılacak gibi değil ama gerçek. Yapının köşelerindeki sütunçeler birer füzeye benziyor. Benziyor biraz az kalır, tam bir füze görünümündeler. Hatta altlarındaki alevlerine kadar. Aslında mimari olarak bu sütunçeler birer beden duvarı. Yapıyı ayakta tutan taştan destekler. Fakat gövdeleri yuvarlak bu yapıların kümbet külahı gibi konik ve uçları sivri başlıkları var. Kaideleri ise mukarnaslı yada zencerekli motifler ile sanki füzeden fışkıran alevlere benzetilmişler. Hele bir tanesi var, oluklu taş bezemesi ile tam bir alev fışkırma hali.

Okulunun Bahçesinde Yatan Bir Yiğit:Caca Bey

Yapıya bir kez daha dışarıdan, ama bu kez alıcı gözle bakıyoruz. Medresenin hemen sağ yanında bir kümbet görülüyor. Yapıya bitişik ve giriş kısmı içeriden olan kümbet                                                                                                                                                                                         , Cacabey’in türbesi olarak kullanılmış. İşte Okullarının bahçesinde yatan yiğitlerden biri daha.

Bir medrese yaptırmış ve kendisi de bu medresenin içinde olmak istemiş. Medresenin içine girdiğinizde sola gönüyor ve Cacabey’in kümbetinin hem üst hemde kripta kısmına giden iki ayrı kapı ile karşılaşıyorsunuz. Üst kısma girmek için birkaç basamaklı bir merdiven kullanmanız gerekiyor. Aşağı kısma girmek için ise aşağıya doğru uzanan bir merdiven. Aşağıdaki mumyalık diye de adlandırılan bölüme giriyor ve Cacabey’in sandukası ile karşılaşıyoruz. Ellerimizi açarak ruhuna fatihalarımızı                                                                                                                                                                                                        gönderiyoruz. Bu yapı hakkında daha konuşulacak o kadar çok şey var ki, ama Kırşehir’de tarih gezmekle bitmiyor. Birbaşka yapı ve birbaşka gönül insanını ziyaret etmek için buradan da ayrılıyoruz.

Anadolu Ticaretini Şahlandıran Kişi:Ahi Evran

Sıradaki Zat, açıkcası bir hayli meşhur bir kişi. Özellikle son zamanlarda hakkındaki yayınların çokluğu ile O’nu tanımayan kalmadı. Ahiliğin kurucusu Ahi Evran’dan bahsediyorum. Tabi Kırşehir denilince akla gelen en önemli isimlerden birisi de Ahi Evran’dır.

Türklerin Anadolu’ya ilk girdikleri yıllar. Anadolu her şeyi ile Bizans ve hristiyan bir kültür heryere hakim. Kılıçla elde edilen fetihler geçici olacaktır. Asıl olan kültür ile sanatla elde edilen üstünlüktür. Türkler o yıllarda sadece debbağlıkta ileridirler. Peki Anadolu’da nasıl tutunacaklardır. İşte bu sırada insanımızı her şeyi ile örgütleyen Ahi Evran gibi ileri düşünceli insanlar çıkar. Kültürde, sanatta, uğraştıkları işlerde branşlaştırırlar onları. Meslek grupları oluşturulur. Her bir mesleğin bir piri vardır. Tam bir otokontrol sağlanır. Her meslek grubunun şeyhi, yani bugünkü adıyla bir dernek başkanı vardır. Denetlemeler yapılır, kalite kontrol sistemi geliştirilir. Akşamları ve hafta sonları eğitim programları uygulanmaya başlanır. Böylece kısa süre içerisinde Anadolu ticaretinin büyük bir kısmı Türklerin eline geçecektir. Onlar muvaffak olmuşlardır çünkü kolektif bir şuurla, birlikte hareket etme özelliği kazanmışlardır.

Halbuki Bizans esnafı kendi öz kardeşini bile üç kuruşa satmaya hazır bir ahlaka sahiptir. Hep ben şeklinde gelişen bu anlayış onların kısa sürede önce ticaretten, sonra da toplumun diğer kesimlerinden silinip gitmelerine sebep olacaktır.

İşte şimdi biz, insanımız üzerinde bu kolektif şuuru uyandıran büyük insanı ziyarete gidiyorduk. Kendi adıyla anılan mahallede bulunan Ahi Evran zaviyesi 1236 yılında inşa edilmiş. Zaviyeli yada Tabhaneli dediğimiz ters T planlı bir yapıya sahip. Burasının yolcuların sık sık uğradıkları bir yer olması, yada ahilerin toplanarak programlar                                                                                                                                                                                                          gerçekleştiriyor olmalarından dolayı yapının yanlarında kanat binaları bulunuyor. Günümüzde cami olarak işlevini devam ettiren yapının kanatlarından bir tanesi içinde Ahi Evran ve müridlerinin kabirleri de bulunuyor. Türbe kısmına giriyor ve 93 yaşında vefat eden bu kocaerene karşı dualarımızı gönderiyoruz. Dularımızın arasında, bu gün de tüccarlarımızın, esnaflarımızın yine aynı anlayış içerisinde birbirine düşmeden, ortak değerler etrafında birleşerek ülkemizi ileriye taşımalarını dileyerek oradan da ayrılıyoruz.

Kırlangıç Çatıların En Büyüğü:

Saatler nasıl geçti anlayamadık ama neredeyse günü bitirmişiz. Artık yeter mi derken, yanımızdaki Hasan Abimiz, -Hocam bir de çarşı içindeki iki cami kaldı. Onları atlamasanız diyor. Vardır bir bildiği diyerek bir de onları görme adına çarşıya geçiyoruz. Buradaki ilk durağımız Çarşı Camisi. Öyle çok da eski bir hali yok.1854 yılında Hüseyin Bey isimli bir zat tarafından mescid olarak inşa edilmiş. Yapıyı en özel kılan şey ise Kırlangıç tavanı. Gördüğüm manzara karşısında ciddi şekilde etkileniyorum. Yapıyı neredeyse tamamen kaplayan gayet geniş bir kırlangıç kırma tavan var üzerimizde. Hiç bu kadar büyüğünü memiştim diyorum. Yanımdakilerde onu özel kılanda Anadolu’nun en geniş kırlangıç örtülerinden biri olması diyorlar. Daha önce Erzurum Uluc