• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Gaziantep’in Gölgesindeki Şehir: Nizip

Tamda gününde gidiyorduk Nizip’e. 14 Şubat. Gerçi bize ait bir gün değildi ama gene de evdekiler bu günü dışarıda geçirmemizden huylanabilirlerdi. Ama Nizip’ten arayanları kıramazdık. Evi bir şekilde ikna ederiz düşüncesi ile Gaziantep uçağına binerek bir buçuk saatlik bir yolculuk sonrasında bu güzel doğu vilayetine ulaştık. Havaalanından bizi karşılayan arkadaşlarımız yarım saatlik bir yolculuk sonrasında bizi Nizip’e getirdiler. Buraya ilk kez geliyordum. Bu nedenle de yolda yanımdakilere buralarla ilgili bir hayli soru yönelttim.

Nizip denilince akla genelde fıstık ve Zeugma geliyormuş. Açıkçası ikisini de Antep’e kaptırmalarından dolayı biraz kırgınlar. Fıstığa da Antep Fıstığı diyoruz, buradan çıkan o muhteşem mozaiklerde Antep müzesinde sergileniyor. Bundan ziyade, gazete ve televizyonlarda Zeugma ile ilgili çıkan haberlerde Nizip es geçilerek hep Antep Zeugma demeleri kanlarına dokunuyormuş. Neyse biz bu yazımızda Nizip’in hakkını verecek ve Zeugma’nın onlara ait bir yer olduğunu yüksek sesle dillendireceğiz.Birde zeytinleri meşhurmuş. Daha çok yağını çıkarıyorlarmış bu zeytinlerin. Ama Nizip’te yer gök fıstık ağaçları ile kaplı.

Kurtlar Vadisi Irak Nerede Çekildi?:

Merakla daha başka diye soruyorum. Nizip denilince akla başka ne gelir. Arkadaşlardan bir tanesi muzipçe, bu zamana kadarını anlattık hocam diyor ama bundan sonrasını sorarsan, Kurtlar Vadisi Irak filmi diyebiliriz, diyor. Anlamıyor ve açıklamasını istiyorum. Meğer Kurtlar Vadisi Irak filmi Nizip’te çekilmiş. Bizim, konu ile ilgilendiğimizi gören şöförümüz direksiyonu kırıyor ve ben sizi çekimlerin yapıldığı yere götüreyim diyor. – Aman yapma yorgunuz falan kar etmiyor. Şöförümüz, - Yok abi yolu uzatacak değilim kestirmeden sabun fabrikasına gidiyoruz diyor. Sabun fabrikası ile film arasında başta bir irtibat kuramasak ta sonrasında anlıyoruz ki meğer bu fabrika Amerikalıların Cezaevi olarak kullanılmış. Sabun Fabrikasının görevlileri ve müdürü bizi ilgi ile karşılıyorlar. Filmdeki işkence sahnelerinin cereyan ettiği mekanlardan, taranan konteynırlara kadar ne varsa görüyoruz. Filmi izlemeden yaşamış gibi bir hale bürünerek oradan ayrılıyoruz.Eşyalarımızı otele bırakıyor ve dur durak bilmeyen hayatımızın bundan sonraki kısmını doldurma adına Nizip’ten meşhur Zeugma’ya doğru hareket ediyoruz.

Önce Toprak Sonra Sular Altında Kalan Büyük Medeniyet:Zeugma

Daha önceleri Gaziantep’e gelişlerimden birinde G.Antep Müzesini ziyaret ettiğimi ve Zeugma’dan çıkan mozaikleri detayları ile incelediğimi hatırlıyorum. Nizip’ten 4 km. uzaklıktaki yere geliyoruz. Burası Fırat Nehri üzerinde kurulan Birecik Barajı’nın hemen yanı. Tam bir sırt. Ama burada ilginç olan şey, bu sırtın hemen arkasında, dümdüz bir alanın içerisinde bulunan mantar tepe. Daha uzaktan bu tepeyi görür görmez, bir tümülüs’e ne kadar benzediğini söylüyorum. Yanımdakiler, -Hocam işte orasının üstü eskiden görkemli bir şehir imiş diyorlar. Bu sözleri ile Zeugma denilen yerin, Konya’daki Alaaddin Tepesi, yada Kırşehir merkezindeki akropol tepesi gibi olduğunu anlıyorum. Çünkü eskiden şehirlerde güvenlik esas olduğundan kimse keyfi bir ovaya yerleşip orada köy, şehir kuramazdı. Çünkü heran bir istila söz konusu olabilirdi. Bundan dolayı şehirlerini ya bir dağın eteğine kurarlardı, yada düz bir ortam ise, dağı kendileri oluşturmaya çalışırlardı. Yani ortaya yığma, suni bir tepe oluştururlardı.

Bugün bu mantar tepede daha hiçbir kazı yapılmış değil. Kİmbilir altında neler neler yatıyor. Peki şuan Gaziantep Müzesinde bulunan antik Zeugma mozaikleri nereden çıktı derseniz bu yığma tepenin ilerisindeki, göle sıfır tepenin yarlarından derim. Birecik Baraj Gölü yükselmeye başlayınca buralardaki tarihi kurtarma adına hızlı bir kazı faaliyeti sırasında bu eserler bulunuyor. Eserlerin çıktığı yere gittiğimde hayretler içerisinde kalıyorum. O muhteşem mozaiklerin çıktığı yer, mezbelelik bir toprak yığınından başka bir şey değil. Oradaki yaşlı bekçiden buraları soruyoruz ve bu kazı alanının tarihte kral sarayı olarak kullanıldığını öğreniyoruz. Ortada sadece üçbeş sütun ve başlıkları ile sarayın bazı yerlerine ait beden duvarları kalmış. Yer yer kanalizasyon sistemlerini görebiliyorsunuz.

Ama beni en çok şaşırtan şey ise buraların garipliği ve pejmurdeliği oldu. Çünkü bu mozaiklere sahip bir yerin, gerçekten tarif edilemez kadar güzel bir saray olması lazımdı. Ve burası muhakkak öyle bir yerdi. Ama sonrasında ortaya çıkan tabi afetler ve işgaller ile öylesine sahipsiz kalmıştı ki bugün böyle yok olup gitmişti. Bize de geriye sadece, -Bu fani dünyaya aldanmayın. Bir gün tüm zenginliklerin yok olacağını unutmayın öğüdünü bırakmışlardı.

Kaya Mezarları Her Yerde:

İbretli gözlerle Zeugma’yı seyrederek oradan ayrılıyoruz. Bir sonraki durağımıza giderken yol kenarında bir takım kaya oyukları dikkatimi çekiyor. Rica ediyor ve arabayı durdurtuyorum. Hep birlikte bu oyuklardan birine dalıyoruz. İçeriye girer girmez ne olduklarını anlıyorum. Antik dönemde kalma kaya kilise ve mezarları. Haç şeklinde oyulmuş mağaralar ve bu haçın kollarına defnedilmiş kişilere ait açılmış mezarlar. Yan yana hemen her oyukta bir benzerini görüyoruz. Tüm mezarlar açık olduğu gibi bir çoğunun lahitleride yakın zamanda define avcıları tarafından kırılarak tahrif edilmiş. Üzülerek oradan da ayrılıyoruz.

Türkiye’deki Nil Vadisi Birecik:

Sırada o muhteşem tarihi ile Birecik duruyor. Nizip’e kadar gelmişken, hele Zeugma’ya uğramışken buradan 20 km. uzaklıktaki bu şehre ille de uğrayalım diyoruz. Kalesinden Kelaynakları’na görülecek nice şeyi incelemek amacıyla dalıyoruz Birecik’e.

Burası muhteşem bir şehir. Burayı en etkileyici kılan şey ise tam ortasından Fırat Nehri’nin geçiyor olması. Nehir buraya ayrı bir hava katmış. Sanki mekan ortadan ikiye ayrılarak iki kanat haline gelmiş. Dört bir taraf tarihi yapılarla süslü. Tam bir Ortadoğu şehri havası var. Açıkcası burası bana Mısır’ı da hatırlatıyor. Orada da Nil Nehri şehrin tam ortasından bıçak gibi kesip geçiyor. Zaten biraz dan Kelaynak Çiftliğine gittiğimizde bu kuşların bir Mısır birde Türkiye’de burada yaşadıklarını öğrenecek ve bu bakışımızın ne kadar doğru olduğunu daha iyi anlayacağız.

Şehrin, hemen tüm tarihi şehirler gibi etrafını çeviren surları varmış. Dış sur ve içi sur. Bizler cadde üzerinde, Fırat’a paralel ilerlerken tam yolların kavşağında tarihi bir yapı ile karşılaşıyoruz. Daha doğrusu tarihi bir kale kapısının sembolik anıtı. Kapı üzerinde de Arapça olarak; “Udhulü he biselemin eminin” yazıyor. Yani “Selametle ve emin olarak içeriye giriniz.” Bu sembolik kapının hemen ilerisinde gerçeği ile karşılaşıyoruz. Burası bir kapıdan ziyade bir kale burcu. Çevresindeki o muhteşem çıkmaları ve düşmana kızgın yağ atılan mazgal delikleri ile görkemli bir hali var. Burcun içinde de bir yatır bulunuyor. Her gelen geçenin ruhuna fatihalar gönderdiği bu zat kimbilir belki de buradaki çatışmalarda vefat etmiş bir şehit idi.

Mescid-i Nebevi Planlı Bir Ulucami:

Şehrin dört bir tarafını kaplayan tarihi yapılara vaktimizin darlığı sebebi ile bakamazken, gayet büyük bir caminin önünde durmaktan kendimizi alamıyoruz. Burası şehrin en büyük ve ana merkez camisi olan Ulucami imiş. Avluya geçiyor ve yapının planını inceliyorum. Kıble yönüne doğru enine genişlemiş bir namaz kılma mahalli. Üzeri örtülü bu yapının hemen arkasında aynı genişlikte fakat arkaya doğru uzayan açık bir avlu var. Avlunun bir tarafı yola bakıyor ve sadece duvarlarla çevrili. Diğer yanı ise camiye ait bir takım ek binalar ile çevrili. İşte tam bir arap mimari tarzı cami. Yani prototipini Peygamber Efendimiz’in mescidi olan Mescid-i Nebevi’den alan ilginç bir yapı. Gerçekten te, hicret sonrasında Medine’ye ilk kez bir cami yaptırılması söz konusu olduğunda aynen bu yapının planında olduğu gibi kıble yönünde iki sıra hurma kütüklerinin taşıdığı ve üstü hurma yaprakları ile örtülü enine genişleyen bir namaz kılma yeri yapılır. Arkası geniş boş bir avludur. Avlunun arka solunda küçük bir gölgelik daha vardır ki burası da Ashab-ı Suffa denilen ve Peygamberimizin yanından ayrılmayıp ilim tedris eden sahabelerin kaldıkları yerdir. Mescid-i Nebevi’nin sol kenarında da Efendimiz’in eşlerine ait odalar bulunmaktadır.

İşte bu enine genişleyen mimariyi bizler bugün karşımızdaki bu Birecik Ulucami’nde gördüğümüz gibi Şam Emeviye, Diyarbakır Ulucami, Selçuk İsa Bey Cami vb. daha birçok yapıda da görebiliyoruz.

Birecik Kalesi ve Bir Güzel İnsan: Kayıtbay

Size bir de şehrin yukarılarında bulunan ve bozulmadan bugüne kadar gelmiş olan Urfa Kapı’yı gösterelim diyorlar. Heyecanla kabul ediyor ve oraya doğru ilerliyoruz. Daracık sokaklardan geçerek şehrin dağa doğru sarmış diğer ucuna geliyoruz. Burada gerçekten harikulade bir kapı ile karşılaşıyoruz. Üzerindeki işlemeleri, ayet kuşakları ve daire içindeki yazılı panoları ile tam bir sanat eseri. Urfa Kapı denmesinin sebebi, şehrin Urfa’ya açılan kapısı olması. Çünkü Urfa buraya tam 90 km. uzaklıkta.

Kale Kapısının dışında duran bizler kapıyı daha yakından incelemek için yaklaşıyor ve içinden geçerek şehre giriyoruz. Kapı sadece bir geçiş mahalli olmaktan çok bir bina görünümü veriyor. Yan burçları ve bu burçların içindeki odalar harika bir şekilde imar edilmiş.

Tam kapıdan içeriye girdiğimizde burnumuza muhteşem bir ciğer kokusu geliyor. Dönüp o tarafa baktığımızda bir de ne görelim. Bu tarihi kapının bir kenarına tezgahını kuran bir ciğerci, közde ciğer şiş yapıyor. İncecik doğranmış ciğerler ustalıkla şişlere geçirilmiş ve kıpkırmızı közlerin üzerinde döndürüldükçe etrafa nasıl albenili kokular yayıyor anlatamam. Gayri ihtiyari oraya dönüyor ve ilgilendiğimi belli ediyorum. Yanımdaki arkadaşlar durur mu ? Bir tanesi ok gibi fırlıyor ve hemen hepimize birer ciğer dürüm söylüyor. Yok falan dediysek de dinletemiyoruz. Ama iyi ki söylemiş, çünkü az sonra dürüm içi domatez ve soğanlı ciğeri yerken az daha parmaklarımızı da yiyecek gibi oluyoruz. – Anadolu’muz bir başka diyor ve güzel memleketimize övgüler yağdırarak kale duvarları hizasında aşağıya doğru ilerliyoruz.

Burçların bitişiğinde yine aynı kesme taştan yapılmış bir kale camisi ile karşılaşıyoruz. Üzerindeki yazıyı okuyunca gözlerim doluyor. “Bu yapıyı, kale ile birlikte Memlük Sultanı Kayıtbay yaptırmıştır” yazıyor. Kayıtbay denilince aklıma neler neler dökülüyor. Peygamber Efendimiz’e çok düşkün olan bu Memlük Sultanının Efendimiz’in türbelerinin dışı için yaptırdığı ve bugün hala duran altın şebekeleri hatırlıyorum. Sonra kendi türbesine konmak üzere Peygamber Efendimiz’e ait bir kadem-i saadeti (ayak izleri) yüksek rakamlara satın alışı ve vefatı sonrası defnedileceği türbeye koydurması aklıma geliyor. Ki bu hadisenin ilginç yanı aradan geçen bir asır sonrasında Osmanlı Padişahı 1.Ahmet’in bu kademi söktürerek İstanbul’da yaptırdığı Sultan Ahmet Camii’ne koydurması ile başlıyor. Camiye kadem konulur ama 1.Ahmet o gece rüyasında kendisini bir mahkemede sanık durumunda görecektir. Hakim, Peygamber Efendimiz’dir ve şikayetçi de Memlük Sultanı Kayıtbay’dır. Kayıtbay, Efendimiz’e, -”Ya Rasulallah, bu Osmanlı Padişahı, benim türbemde bulunan ve çokça ziyaretçinin gelmesine sebep olan sizin mübarek kademizini söktürdü kendi memleketine götürdü. Artık türbeme gelen kalmadı.” diyecektir.

Bunun üzerine Efendimiz 1.Ahmet’e dönerek, -”O kadem yerine iade edilsin.” der. Sabah uyanan 1.Ahmet, soluğu hocası Aziz Mahmud Hüdai hz.’nin huzurunda alacak ve rüyanın hikmetini soracaktır. Hocasının cevabı gayet kısa ve nettir.

-”Bu rüyanın tabire haceti yoktur hünkarım.” 1.Ahmet’te Efendimiz’in kademini gerisin geriye Mısır’a, Kayıtbay’ın türbesine gönderir.

İşte beni binbir hayale sürükleyen bu mübarek Kale cami’nin hatırlattıkarından birkaçı bunlardı. Vakit epey ilerlediği için biraz da acele ederek çok merak ettiğim bir yere, Kelaynak Çiftliğine doğru hareket ettik.

Güvercinler ve Devlet Memuru Kelaynaklar:

Bireçik’te en görkemli şeylerden birisi Birecik Nehri’nin üzerinden geçen devasa köprü. Şehri ikiye ayıran nehir üzerinde eskiden sallar ile taşımacılık yapılıyormuş.

Hatta bu köprünün yapılma döneminde salcılar ile mütahidler arasında ciddi sorunların çıktığı da anlatılıyor. Ama nihayetinde köprü yapılmış ve halka büyük hizmet olmuş. Bizlerde zahmetsizce köprüyü geçiyor ve Fırat nehrini bu kez solumuza alarak Çiftliğe doğru tam gaz ilerliyoruz. Yolumuzn solu Fırat ama sağ tarafta da ara ara devasa kayalıklar geçiyoruz. Nehre yüzünü dönmüş bu sıra sıra kayalıkların üzerlerinde binlerce güvercin görülüyor. Harika bir manzara. Şaşırıyor ve bu güvercinlerin hikmetini soruyorum. Yanımdaki arkadaşım, buralarda güvercinin mübarek görüldüğü ve kesinlikle dokunulmadığını anlatıyor.

Artık Kelaynak Koruma ve Yaşatma tesislerinin önündeyiz. Fırat Nehri kenarındaki bu tesis, sırtını da kayalıklara dayamış. İçeriye girmek istiyoruz. Kapıdaki görevli kuş gribi nedeniyle ziyaretçi kabul edemeyeceklerini söylüyor. Bizlerde bilgi almak için müdür beyle görüşmek istediğimizi söylüyoruz. Büro kısmına alıyor ve müdür beyin odasına buyur ediyorlar. Selam sabahtan sonra hoş bir sohbete başlıyoruz. Soru cevap şeklinde ilerleyen sohbetimizde gayet enteresan şeyler anlatıyor bizlere işletme müdürümüz.

Dünyada göç eden Kelaynak cinsi olan bu kuşlar, sadece Türkiye Birecik ile Mısır Kahire yakınlarındaki Nil Vadisinde yaşıyorlarmış. Yazın buraya geliyor ve üremelerini tamamladıktan sonra da Kışı geçirmek üzere yine Mısır’a gidiyorlarmış. 1986 dan itibaren bu kuşlar yakın mercek altına alınmaya başlamışlar. Sayıları, davranışları, üreme düzenleri inceden inceye takibe başlanmış. O dönemki yetkililerimiz çok güzel bir uygulama ile her sene Ağustos ayında göç eden kuşlardan birkaç çifti burada tutmaya başlamışlar. O la ki gidenler yolda bir şey olur ve bir daha geriye dönmezler ve nesilleri yok olur diye. İyi ki de öyle yapmışlar çünkü 1991 Körfez Savaşı sırasında giden kuşlardan hiçbirisi bir daha geriye dönmemişler. Bunun üzerine eldeki birkaç çift kuşu bir daha göçe salmama kararı alınmış.

Ben tüm bunları duyarak şaşırıyor ve peş peşe sorular yöneltiyorum ki işin ilginç yanı da bundan sonra başlıyor. -Peki bu kuşların şu an ki durumları nedir?

Soruma ilmi bir tabir ile cevap veriyor. Bu kuşların dünya litarütüründe yarı vahşi olarak adlandırıldığını ifade ediyor. Yani kuşlar ilk zamanlar tek tek yakalanıp bu kafeslere konulmuş ve burada beslenmeye başlanmışlar. Her sene şubat ayı geldiğinde ki bu zaman, bu kuşların Mısır’dan Türkiye’ye gelme zamanları, kuşları salıveriyorlarmış. Bu civarlarda arzu ettikleri yerlere yuvalarını yapan ve üreyen kuşlar tam Ağustos ayı geldiğinde yeniden kafeslere kapatılıyor ve gitmelerine izin verilmiyormuş. Bu anlatılanlarla merakım daha bir artıyor.

Peki şuan burada yüze yakın kuşunuz var. Bunları her Ağustos tek tek tutmak zor olmuyor mu ? Sonra vahşi bir hayvanın bir şekilde özgür iken kafese kapatılması onları da strese sokup perişan etmiyor mu? Müdür beyin cevabı hepimizi kahkahalara boğuyor.

-”Hocam diyor, bunlar artık devlet memuru olmuşlar. Devamlı olarak burada yemlendikleri için buralara alışmışlar. Biz şubat ayında onları salsak da bu tesis civarından ayrılmıyorlar. Yuvalarını da tesisin bahçesinde kurduğumuz kaya yuvalara yapıyorlar. Ağustos ayı geldiğinde biz onlara dışarıda iki gün yemek vermeyip de yiyeceklerini kafeslerin içine koyunca hepsi kafeslere giriyorlar. Böylece de zahmetsizce yakalanmış oluyorlar.” diyor.

Hayretler içerisinde kalıyoruz. Yani bu Kelaynakların bizim köy tavuklarından bir farkı kalmamış. Onları da sahipleri sabah oldu mu dışarıya çıkarırlar, hayvanlar akşama kadar dağ tepe dolaşır, nice gübrelik eşeler ve hava kararırken de evlerine dönerek açık kapılardan tek tek kümeslerine girerek tünerler. Müdür Bey’in anlattıklarını yol boyunca unutmuyor ve arada bir, – “İlahi bizler diyoruz, Kelaynaklarını da memur yaptık ya artık gerisini başkaları düşünsün.

Daha Birecik ve Nizip’te gezilecek o kadar çok yer var ki, ama bizim vaktimizin darlığı ve havanın kararması sebebi istemeye istemeye bu tarih ve tabiat güzeli yerlerden ayrılarak programımızı gerçekleştireceğimiz mekana doğru ilerliyoruz. Ama inanıyorum ki bu gelişimiz Birecik için inşallah son olmayacaktır. Çünkü ecdada ait daha nice detay görülmeyi ve gösterilmeyi bekliyor.