• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Büyük İskender’e Dur Diyen Şehir: Termessos

Sabah 08:30 da Serik çıkışında yine dünkü sıkı ekibimiz ve Şaban Beylerle buluşuyor ve bu kez Korkuteli yoluna doğru gidiyoruz. Az ileride yolumuzun solunda üstü kubbemsi küçük bir yapı görüyor ve hemen arabamızı kenara çekip yanına doğru gidiyoruz. Şaban bey bizi hemen aydınlatıyor. Meğer burası bir Selçuklu sarnıcı imiş. Gerçekten de içine girdiğimizde aşağıya doğru gayet derin bir merdiven bizi karşılıyor. En alt kısım su ile dolu. Demek Sarnıç hala bir yerlerden su almaya devam ediyor. Fazla oyalanmıyor ve yeniden yola çıkyoruz.Aslında Termessos, Antalya’ya 10 km. kadar uzaklıkta bulunan yakın bir gezi bölgesi. Fakat bulunduğumuz Serik kasabası, Antalya Alanya yolu üzerinde olduğu için sadece Antalya’ya uzaklığı 38 km. buradan bir 10 km. de Termessos için gidiyor ve sonunda yolun solunda tabelayı görüyoruz. Birkaç dakika sonra gayet güzel bir orman parkına varıyoruz. Park görevlileri bizi ilgi ile karşılıyorlar. Bu şirin mekanda biraz soluklanıp ormancılarımızın ikram ettikleri çayları yudumluyoruz. Burada küçük bir tabiat müzesi de bulunuyor. Civarda yaşayan canlılardan birer numune doldurulmuş olarak sergileniyor. En ilgi çekenleri artık soyu tükenmiş olan dev akbaba, hala bolca bulunan, arkaya doğru kıvrık boynuzlu dağ keçileri ve kurtlar.Kendimce; artık şehrin kapılarına geldik, bundan sonra yayan gezeriz diye düşünürken, mihmandarımız yeniden arabalara bineceğimizi dağa doğru 15 dakika daha yolumuz olduğunu söylüyor. Ben nereden bileyim Termessos’un Torosların zirvelerinde bir Roma şehri olduğunu. Perge vb. Roma şehirlerini düz ayak rahatça geziyorduk. Meğer burası zirvenin başı imiş. Zaten çıkarken, Büyük İskender’in alamadığı nadir şehirlerden biri demişlerdi. Neden şüphelenmedim bilmiyorum. Nihayetinde antik kentin kapılarına geliyoruz. Bizim gibi kazara buraya uğrayan zavallı turistlerle birlikte başlıyoruz tırmanmaya.

Zirvede Dağ Keçileri ile Karşılaşma:

Daha ilk adımları atıyoruz ki, Termessos’da görevli olan arkadaşımız, heyecanla yukarıya bakmamızı istiyor.Başımızı gösterdiği yöne doğru çeviriyoruz ama başta bir şey göremiyoruz. Önümüzde ucu bulutlarda bir dağ yükseliyor çünkü. -Dağın zirvelerine bakın diyor. Şu çıkıntılı kayanın kenarındaki yaban keçilerini görmüyor musunuz ? Dikkatle bakınca bir çığlık koparıyoruz. Evet gerçekten de koca koca boynuzları ile yaban keçileri var önümüzde. Ama o kadar iriler ki hepsi küçük bir geyik kadar varlar. Şaban Bey hazırlıklı gelmiş. Yanlarındaki dürbünü çıkarıyorlar. Bende elimdeki fotoğraf makinesinin zumu ile iyice yaklaştırıp resimlerini çekiyor ve sonra büyüterek inceliyorum. Gerçekten muhteşem şeyler. O zirvelerde nasılda düz ovada gider gibi hoplaya zıplaya gidiyorlar. Onları bir hayli hareketli bir durumda görüyoruz. Meğer bu dönem çiftleşme öncesi eş arama dönemleri imiş. Yani işi gücü bıraksak belki de ergin erkeklerin toslaşmalarını bile görebileceğiz. Biz şaka yollu bunu söyleyince, görevlimiz, ta buradan onların boynuz vuruş seslerini bazen duyduklarını anlatıyor. Yabancı turistlerin bu yörelerde kontrollü ve ücretli olarak yaban keçisi avcılığını da anımsayarak ilerliyoruz.

Büyük İskendere Dur Diyen Şehir:

Her zaman ki gibi yine dış şehir surları karşılıyor bizi. Ama Büyük İskender’e dur diyen surlar bizi hoşamedi ile karşılıyorlar. Yani surlar aşılalı yıllar olduğu ve ecdat buradakilerin gönlünü zaten fethettiği için içeriye rahatlıkla giriyoruz. Yol bir hayli dik ve yorucu. Dar bir kesme taş döşeli yoldan habire tırmanıyoruz. Termessos’da da ciddi bir kazı yapılmamış. Birçok şey otların arasında.Önümüze çıkan ilk derli toplu yapı, Cimnazyum. Yani Romalıların bir nevi eğitim merkezleri. Bugün bu adı Almanlarda orta öğretim okullarında en zeki öğrencilerinin okuduğu kısma vermişler. Çocuklar, ilk eğitim sonrasında çalışma başarılarına göre, Hapşule, Realşule yada Jimnasyum’a gidiyorlar. Cimnasyum’un devamında bir de hamam binası karşılıyor bizleri. Yine ön cephelerinde dönemin ünlü ve zengin kişilerinin heykellerinin konduğu mekanlar var. Ama hepsi de bomboş duruyor.

Buradaki bazı heykellerin pek edepli olmadığını tarih bilgilerimiz bizlere hatırlatıyor. Görevlimizin bir hatırası da eklenince gülelim mi ağlayalım mı bilemiyoruz. Birgün burada teftiş yapan görevlimiz tam bu hamamlara yaklaştığı sırada orada oturan bir rus turist kadın elinde fotoğraf makinesi ile görevlinin geldiğini görünce telaşla O’na git git işaretleri yapıyor. Tabi ki gitmiyor bizim görevlimiz. Acaba bir şeyler mi karıştırıyorlar diye ilerleyince mesele anlaşılıyor. Romalılara özenen bir rus erkek turist tam o heykellerin konduğu yere anadan üryan çıkmış eşine öyle poz veriyormuş. Görevlimiz manzarayı görünce şok oluyor tabi. Utancından yerin dibine geçtim hocam diyor. Tabi karşı tarafın duyguları nasıldı onu size bırakıyorum.

Roma şehirlerinin de de insanlar tabakalar halinde yaşıyorlardı. Yolumuzun devamında sütunlu cadde denilen bir yere geliyoruz. Burası tamamen zengin kesimin alışverişine has bir kapalı çarşı imiş. Zamanında son derece modern olan bu yere ancak imkanı

olanlar girebilir ve alışverişlerini buradan yaparlarmış. Bunları görünce aklıma, bunların bugüne bakan örnekleri geliyor birer birer.

Ve tabi ki sarnıçlar. Hemen her yerde karşımıza sarnıçlar ve kuyular çıkıyor. Yağmurların yağdığı dönemlerde daha yukarılardan gelen suları buralarda biriktiren şehir sakinleri hemen yanlarındaki kuyulardan dinlenmiş bu suları kullanıyorlarmış. Küçük sarnıçların yanında devasa boyutlarda sarnıçlarda görüyoruz. Hatta bazılarının ağızları, yanlışlıkla birileri düşmesin diye günümüzde tel ağlarla kapatılmış. İçlerine baktığımızda derinlikleri bizleri hayretlere düşürüyor. Aralarında bir sarnıçtan öbürüne menfezlerin açıldığını görüyoruz. En çok dikkatimizi çeken şeyde suyun seviyesini ölçmek amacıyla yaptıkları su ölçerler. Bunlar da sarnıçların duvarlarından yere paralel olarak uzayan taş sütunlar. Birkaç seviyede taş sütun beden duvarlarından dışa doğru uzanıyor. Aynen Mısır’daki Nil ölçerdeki Nil Nehrinin su seviyesini ölçmek için yapılan taş ölçüler gibi burada da benzer bir sistemi görüyoruz.

Derken şehrin en zirve yerlerinden birine geliyoruz.Burada karşımıza hemen her şehirde gördüğümüz tiyatrolardan biri çıkıyor. Gayet sağlam olarak günümüze kadar gelmiş olan kesme taştan muhteşem bir yapı. İnsan aklına sığdıramıyor. Ta bu dağın başında o kadar otun çöpün içinde yaban keçileri ile yabandomuzlarının cirit attığı bir yerde devasa bir tiyatro binası göreceksiniz. Tiyatroyu en etkileyici kılan ise hemen uçurumun kenarında olması. Uçurumun öteki yakasında ise bizim keçilerin dolaştığı dağ zirvesi var. Uzaktan bakınca sanki sırtını bu dağa yaslamış gibi duruyor.

Boş Lahitlerin Anlattıkları:

Termessos Antik Şehrinin ilginç yanlarından birisi de Nekropol’ü. Yani mezarlık bölümleri. Dağların bağrına yığınla lahitli mezar yapmışlar. Kimi lahitli mezarlar, direk doğal olarak kayaların bağırlarına oyulmuş. Kimileri de kayalardan ustalıkla kesilerek bağımsız olarak işlenmiş. Önümüze diğerlerinden farklı bir lahitli mezar çıkıyor. Diğerlerinden daha yükseğe, gösterişli bir kaidenin üzerine konmuş. Bu mezar, şehirde yaşayan bir kahramana aitmiş. Kaidenin üzerine üç ayrı sahne halinde bu kişinin kahramanlıklarını kabartma olarak resmetmişler ama günümüzde bu kabatmaların yerinde ne yazık ki yeller esiyor. Dağın yüzeyi üzerinde bazı cepheler zengin aileler tarafından satın alınmış olacak ki buralara aile mezarlıkları yapmışlar. Yani dağın üzerinde elverişli bir kaya yüzeyini düzleyip,sekiz on kişilik mezar odaları açtırmışlar. Süslü kapılardan girilen bu mezar odalarının içine gömülürken yiyecek, giysi ve para nevinden birçok şeyin konulduğunu da biliyoruz. Zaten tüm bunlara kimsenin dokunmaması için mühürlü kapılarda yaptırmışlardı. Günümüzden yüzyıllar öncesinin mezar soyguncuları tarafından parçalanmış ve içleri yağmalanmış bu anıt mezarların kırık yada yuvasından çıkarılmış kapılarını, koruyamadıkları mezar odalarının içlerinde yatıyor görmek yüreğimizi sızlatıyor. Dünyanın ne kadar fani olduğunu bir kez daha iliklerimize kadar hissediyoruz. Bizi en çok etkileyen şeyde gördüğümüz yüze yakın lahit mezarın hiçbirinde yatanların kemiklerinin bile kalmamış olması. Soyguncular o kadar insafsız davranmışlar ki, buralar yağmalanırken mezar sahiplerinin ceset kalıntılarına bile saygı göstermemişler. Tabi deprem gibi tabiat şartları ile de bir takım lahitler yerlerinden oynamış, devrilmiş yada kırılmış. Halbuki kendileri kerpiç evlerde oturan bu insanlar, asıl hayatlarını mamur etmek ve ölümsüz kılmak için ellerindeki bütün imkanları seferber ederek bu kesme taş lahit mezarlardan birer tane edinmişlerdi. Öbür hayatın daha önemli ve kalıcı olduğunu onlarda biliyorlardı. Lahitlerinin bu süslü püslü hallerinin yanında, yıkılmış, kırılmış içleri bomboş halleri gayet hazin bir manzara oluşturuyor. İnşallah bu lahitlere harcadıkları para kadarını başkaları içinde harcamışlar, gönüllere girebilmişlerdir. Yoksa dünyaya yapılan yatırımın sonunun ne olduğunu yaşadıkları şehrin bu günkü durumu net bir şekilde anlatıyor. Nerede o zenginlerin alımlı alımlı yürüdükleri sütunlu yol, nerede mücevherlerle bezeli sarayları ve nerede ipekli halıları, atlas perdeli odaları. Kemikleri bile kalmamış bu zavallı insanların.

Gezi güzergahında ilerlerken lahitlerin aralarında bir de taş ocağı ile karşılaşıyoruz. Burada, eski insanların dev kaya kütlelerini nasıl elmas iplerle kestikleri, kayaların üzerindeki izlerden net bir şekilde izlenebiliyor.

Nihayet gezimizin sonuna geliyoruz. Bir hayli yorulmuş olsak da yeni bir antik kenti ibret dolu bakışlarla gezmiş olmanın keyfini yaşıyoruz. Yeniden arabalarımıza biniyor ve gezimize başladığımız orman parkına doğru ilerliyoruz. Burada da biraz soluklandıktan sonra bugün ki son durağımız olan Karain Mağarası’na gitmek üzere yeniden Antalya Korkuteli yoluna çıkıyoruz.

Çığlık Kasabasının Narları:

Antalya şehir merkezinden çıktıktan yaklaşık 10 km. sonra yolumuzun solunda gördüğümüz ilk sarı tabela bizi görülmeye değer bir uçurum manzarasına davet ediyor. Birkaç km. sonra bu kez sağımızdaki bir başka tabelada Karain Mağarası tabelasını görüyoruz. Bir km. kadar daha giderseniz bu kez yine solda Termessos

Antik Kenti’nin tabelasını görüyorsunuz. Biz Termessos’tan ayrıldığımız için azıcık geriye geliyor ve Karain Mağarası yönüne doğru ilerliyoruz. Birkaç km. sonra bir başka Selçuklu Sarnıcı ile karşılaşıyoruz. Durmuyor ve yolumuzun devamında adı bir hayli ilginç bir kasabanın içinden geçiyoruz. Burası Çığlık Kasabası. Ve kasabanın tam ortasında ilginç bir anıt bulunuyor. Bir el kocaman bir Nar’ı acuçlamış vaziyette. Aklımıza burasının narının meşhur olduğu geliyor. Etrafımıza daha bir dikkatli bakıyoruz. Gerçekten de çevremizde o kadar çok nar ağacı var ki biz bile şaşırıyoruz. Tabi mevsim kasım sonu ve narların hemen hepsi toplanmış.

İnsanlık Tarihine Şahit Bir Mekan:Karain Mağarası

Narıyla ünlü bu kasabadan kısa bir süre sonra Karain Mağarası Müzesinin önüne geliyoruz. Burada mütevazi bir yapının içinde Karain Mağarasından bugüne kadar bulunan kalıntıların bir kısmı sergileniyor. Müze yetkilisi bizleri Mağara hakkında bilgilendiriyor. Öğrendiğimiz kadarı ile mağara ilkçağ dönemlerinin hemen hepsinde insanlar tarafından bir yerleşim merkezi olarak kullanılmış. Yani insanların sadece taşları yonttukları yontmataş devrinden cilalıtaşa ve maden devirlerine kadar. Ve 1946 mağaranın keşfinden sonra günümüze kadar yapılan kazılarda her toprak katmanında, farklı bir zaman dilimine ait insan kalıntıları bulunmuş.

Buluntular, insanoğlunun hep bir arayış içinde olduğunu, kendisini her zaman daha bir mükemmelleştirmeye çalıştığını gösteriyor. Görevlinin anlattıkları sonrasında arkadaşlarımız ile birlikte yine tırmanmaya başlıyoruz. Az önce Termessos’a tırmandıklarımız yetmiyormuş gibi şimdi de Karain Mağarası. Açıkcası burasının da öyle yukarılarda olacağını sanmıyordum. Epey bir tırmandıktan sonra mağaranın ağzına geliyoruz. Burası dün gezdiğimiz Antalya Serik’teki Zeytindağ Mağarası’ndan çok farklı. Orada heryer sarkıt ve dikitlerle bezenmişti. Burası ise ilkçağdan beri insanların yaşadıkları bir ev konumunda. Mağarayı görünce insanların burayı neden tercih ettiklerini daha iyi anlıyoruz. Çünkü dışarının soğukluğuna rağmen içerisi gayet sıcak ve ferah. İçi içe odalar, yüksek tavanlı ve kullanışlı. Yırtıcı canlılardan korunmak için kimbilir buralarda nasıl yaşamışlardı. Tam bir tefekkür yeri.

Müzede dikkatimizi çeken bir takım evrim kalıntısı etkilerde yok değil. Fakat ilk insandan itibaren insanların duygu ve düşüncesi ile bugünkilerden farklı olmadığını sadece yaşam standartları ve teknoloji olarak farklı olduklarını tarihi az çok araştıran herkes ayan beyan görecektir. Kavgaları, sevgileri, aşkları, ölüme bakış açıları, ebet düşünceleri, hep daha iyiyi isteme ve kovalamaları ve daha neler. Bunlar mağara devrinden, Mısır ve Mezopotamya insanına, Romalıdan, Osmanlısına kadar hiçbir zaman değişmedi. Ve sanıyorum kıyamete kadar da değişmeyecek.

Çömlekçi Kuşunun Şaşırtan Zekası:

Mağaradan ayrılıyor ve aşağıya inerek tam müze sorumlusuna veda ederken muhteşem bir detaya takılıp kalıyoruz. Müzenin tabelasının asıldığı duvarın çatı ile birleştiği duvar köşesinde toprak bir kuş yuvası bize bakıyor. Bu bir çömlekçi yuvası diye basıyorum çığlığı. Arabaya binmeye hazırlanan ekip başıma toplanıyor. Hayretle gösterdiğim yere doğru bakıyorlar. Normal bir kuş yuvası bunda ne var der gibiler. Açıklıyorum. Normalde çömlekçi kuşları çok iyi tırmanan ve bu nedenle de kayaların üzerinde hayatlarını geçiren kuşlardır. Yuvalarını da bu kayaların en sarp ve ulaşılmaz yerlerine yaparlar. Yuvaları kırlangıçlarınkinden biraz farklıdır. Kırlangıç gayet küçük ve geniş ağızlı bir yuva yaparken çömlekcinin yuvası kırlangıcınkinden en az beş kat daha büyük ve yuva ağzı bir huni ağzı gibi uzun olur. Beni asıl şaşırtan kısım ise hiçbir çömlekçinin yuvasını insanların evlerinin üzerine yapmaması. Ama burada neredeyse kapının hemen üzerine el değecek kadar aşağıya yapmış. Benim yuva ile ilgilendiğimi gören müze görevlisi, yuvanın sekiz yıl önce yapıldığını ve her sene aynı yuvaya gelerek buraya yavruladıklarını anlattı. Yalnız evel yıl yuvaya burada insanlara çok yakın olmasına rağmen bir yılan girmiş ve anne kuşun yavrularına zarar vermiş. Bunun üzerine kuş müzenin arka kapısının üzerine yeni bir yuva daha yapmış. Onu da ille görelim diyor ve müzenin arka tarafına geçiyoruz. Burada da bizi şaşırtıcı bir manzara bekliyor. Çünkü çömlekçi kuşu bu kez yuvayı yaparken bir yerine iki ağızlı yapmış. Belki de bir haşerat kendisini rahatsız edecek olursa bu ikinci ağızdan kaçabilmek için böyle yapmıştır diye düşünüyor ve buradan da bu güzel sanat eserini görmenin verdiği keyifle ayrılıyoruz.