• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Antalya’da İlginç Bir Kasaba: Serik

İstanbul’da havalar iyice soğumaya başladı. Artık aralık ayına şunun şurasından bir hafta kadar bir şey kaldı. Sıcak bir yerlere gitmenin aslında tam zamanı derken ve aklımdan Ortadoğu gibi bir sıcak coğrafya geçerken Antalya taraflarından bir davetiye geliyor. 24 Kasım Öğretmenler günü dolayısı ile Tarihte Eğiticilerin anlatılacağı bir program isteniyor. Kabul ediyor ve 22 Kasım günü akşama doğru Antalya uçağı ile yola çıkıyorum. Antalya havaalanından bizi alan Mustafa Bey ile programımızı gerçekleştireceğimiz yere, Serik’e doğru ilerliyoruz. Antalya merkeze 20 km. kadar uzaklıktaki bu şehir, küçük, sevimli ve daha pek fazla betonlaşmamış şirin bir tatil beldesi. Denize öyle çok yakın olmasa da çiftcilik ile geçinen halk mütevazi yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar.O gece orada kalıyoruz. Ertesi akşamda bir programımız olması dolayısı ile ertesi günü Serik’te geçireceğiz. Boş durmak olmaz. Muhakkak bir şeyler yapmalı, yeni bir yerler görmeliyiz. Çünkü gezilip görülecek ve öğrenilecek o kadar çok şey var ki. Hem öğrenmenin en güzel ve etkili yollarından birisi gezmek ve görmek. O akşam, ertesi günkü gezi için bir plan çıkardık. Planı çıkarmazdan önce internetteki Antalya, Serik çevresi tanıtım sitelerinden, Serik Belediye kitaplarına kadar birçok şeyi inceledik. Birgüne sığdırılacak en verimli program şehrin yakın çevresinden başlamalı idi. Serik çevresinde de birçok görülmeye değer şey vardı.Selçuklular ve Köy Mescidleri:

Bu kısa araştırma sırasından en çok dikkatimi çeken şeylerden birisi, Serik’e bağlı yakın köylerde, Selçuklular dönemine ait kümbet tarzı mescidlerin olmasıydı.Öyleyse önce bunları görelim dedik. Çünkü bir takım çevreler Selçuklu’yu Osmanlı’ya bir alternatif olarak hep ladini göstermeye çalışıyordu. Halbuki Selçuklunun manevi değerlerine ne kadar bağlı olduğunu bir Konya İnceminareli Medrese kapısındaki kitabelerden bile anlamak o kadar kolaydır ki. Bu arada çok sağlam bir kadro ile geziye çıktığımızı belirtmek isterim.

Grubumuzda Mehmet Arıcı, Enis Ortacı Beyler ile Mustafa abimiz vardı. Aslında hepsi farklı işlerde uğraşan esnaflar olmasına rağmen bir tarihçiye taş çıkaracak kadar ilgili ve sabırlı bir gezi çıkarmaları beni bile şaşırttı.

İlk durağımız bahsetmiş olduğum Selçuklu Mescidi’nin bulunduğu Kürüş Köyü. Aslında Serik’in büyümesi ile birlikte artık bu küçük yerleşim, şehrin bir dış mahallesi haline gelmiş. Betonerme binaların arasında toprak evler, ahırlar ve çiftlik hayvanları kendilerini gösteriyorlar. Az sonra kümbet kubbeli camimiz görülüyor. Gerçekten çok etkileyici bir yapı. Kare planlı beden duvarları üzerinde sakıflı bir çatı başıyor fakat bu çatı çok fazla yükselmeden sekizgen kasnaklı bir kubbe altı haline geliyor. Bu kasnak, kendisinden daha küçük ikinci bir sekizgen ile o da yine kendisinden daha küçük bir daireye dönüşerek mescid çatısı üzerinde üç katlı bir konik başlık meydana getiriyorlar. Tabi her bir katın bir diğerine geçişlerinde de oluklu kiremitlerle çevrili bir saçak bu daireyi çeviriyor ve etkileyici bir görünüm kazanmasını sağlıyor. Buram buram tarih kokan bir yapının karşısında olduğumuzu hissediyoruz.

Selçuklu devletinin Anadolu’yu fethetme çabalarının bence en güzel örneklerinden biri de bu mescidte saklı. Öyle kılıçla olacak şeyler değildir bir toprağı her şeyi ile kendinize maletmek. Emek ister, gözyaşı ister. Orası için fekakarlıklarda bulunmak, kendinizi sevdirmek ister. Timur’da geldi bu topraklara İskender’de sonra esameleri kalmadı. Ama ya Selçuklu. Onlar hala yaşamaya devam ediyorlar. Çünkü arkalarında binlerce eser bıraktılar. Çünkü buralara sömürmek için gelmemişlerdi. Aksine, bu topraklara ve burada yaşayanlara hizmet etmiş, en azından yaşadıkları güzellikleri onlarla da paylaşmışlardı. İşte bu küçücük köyde bulunan bu kaç asır öncesinin yapısı da bize bu hakikatleri fısıldıyordu.

Horozu Kızdırdığımız An: Mescid o kadar eski ki yapılış tarihi tam olarak bilinemiyor. Sonraları arkasınabir de son cemaat yeri yapılmış. Kısa bir süre öncesine kadar etrafı mezbelelik halinde olan yapı son cami görevlisi tarafından o kadar güzel bir bakım görmüş ki şimdi harika bir bahçesi, bakımlı duvarları ile daha bir şirin hale gelmiş. Bizi cami bahçesinde gören Cami Hocamız hemen oradaki güzel oturaklara buyur ediyor. Kendisinden cami hakkında bilgi alıyoruz. Benim en çok dikkatimi çeken şeylerden birisi de caminin etrafındaki liman ve portakal ağaçları. Küçücük ağaçların dalları üzerlerindeki meyveleri taşımakta bir hayli güçlük çekiyorlar. Bu ağaçların arasında kesinlikle bir poz vermeliyiz derken bahçenin asıl sahibini kızdırdığımız ve onun yaşama alanına girdiğimizin farkında bile olmuyoruz. Az sonra etrafımızda dolaşan tavukların yöneticisi ve eşi konumundaki horoz geliyor ve Mehmet Abi’nin üzerine bir sıçrıyor ki sormayın. Horozun sahibi olan Cami görevlimiz araya giriyor ama horoz sahip falan dinlemiyor. O da payını alıyor. Selameti, arka bahçeden çıkmakta buluyoruz. Horoza kızmadığımız gibi bu cesaretlinden dolayı etkileniyor ve sahibi olan hocamıza, onu kesmemesi için ricada bulunuyoruz.Cevizin Çinlisi de Varmış:

Az sonra masamıza yanında fotoğraf çektirdiğimiz portakalların bulunduğu bir tabak geliyor. Yemeye doyum olmayacak kadar güzel ve lezzetli bu portakallar. Derken masaya ilginç mi ilginç bir şey konuyor. Bir ucu sipsivri kabuklu bu şeyin ceviz olduğunu söylüyorlar.Ama ben önce inanmıyorum. Sonra içini görünce inanmak zorunda kalıyorum. Gerçekten de ceviz. Ama nasıl olur, böyle ince uzun. Hem kabuğu da iki parmağınızın arasında kırabileceğiniz kadar ince. Çin cevizi diyorlarmış. Oralardan gelmiş ve artık ülkemizde, buralarda yetişiyormuş.

Hoşgörü Bahçesi:

Yanımızdakiler, burada bir hoşgörübahçesinin varlığından bahsedince ilgimizi çekti ve ille de orayı görelim dedik. Bu bölgeler Türkiye’nin sonyıllarda turizmde en çok gelişen bölgelerinden biri olduğu için Belek bölgesindeki oteller bir araya gelmişler ve bir çatı altında toplanarak ortak çalışmalara imza atmaya başlamışlar.

Betiat adıyla kurumsallaşan bu otellerin çok güzel bir çalışması da üç ilahi dine ait mabedleri bir arada bir bahçe içinde yapmaları ve gelen gruplarına hitap eder hale getirmeleri. Serik civarında Kadriye Beldesinde bulunan bu şirin diyalog bahçesine bizde gidiyoruz. Bizi şirin mi şirin küçük boyutlu üç mabed karşılıyor. Bir cami, kilise ve havra. Bir sanat tarihçi gözüyle bakınca Cami içinde Selçuklu ve Osmanlı motiflerinin başarı ile uygulandığını görüyor ve mutlu oluyorum. Yeni bir yapı ama sanat yönü güzel vurgulanmış. Kilise bir Protestan kilisesi ve hemen tüm Protestan kiliseleri gibi sade. İçinde birkaç ikona var o kadar. Havranın pencereleri Mührü Süleymanlı bir tasarımla hazırlanmış. İçinde yedi kollu şamdan da hemen dikkat çekiyor. Kıble duvarına da İbranice on emri yazmışlar.

Burada gezerken yerde gördüğüm bir peygamber devesini ezilmesin diye hemen elime alıyor ve kameralara poz veriyorum. Bir peygamber devesi görmeyeli uzun zaman olmuştu. Son derece vakur bir hayvan. Karşısındaki insan bile olsa hiç korkmuyor ve ağır adımlarla işine bakmaya devam ediyor. Onu bu din bahçesindeki bir gül dalına konduruyor ve arabamıza binerek bir sonraki güzergahımıza doğru ilerliyoruz.

Antik Çağdan Günümüze Silyon Kenti:

Şimdiki durağımız Antik bir Anadolu kenti olacak. Burası Silyon. Üstü tamamen düz, yüksek bir dağın başına kurulmuş. Kuruluşu, Çanakkale’deki Truva Savaşlarına kadar gidiyor. Bu bölgeye eski çağlarda Pamfilya deniliyor ve karşımızdaki Pamfilya şehrinin ismi, ilk kez MÖ 4.yy da geçiyor. Şehir Persler döneminde askeri bir kale olarak kullanılmış. MÖ 333 de Büyük İskender tarafından işgal edilmiş ve buraya bir garnizon kurulmuş. Bölge içinde Helenistik eserleri en iyi görebileceğiniz yer de burası. Son derece korunaklı olan şehrin Bizans ve Selçuklular döneminde de kullanıldığını, üzerindeki yapılardan anlamak mümkün.

Ekibimizle birlikte bu şehrin bulunduğu yüksek tepenin eteklerine kadar geliyoruz. Önümüzdeki yol, oldukça dik, çalılık ve taşlık bir görünümde kaybolup gidiyor. Birbirimize bakıyoruz.Çıksak mı çıkmasak mı diye. Başta da söylediğim gibi ekim son derece sağlam ve kararlı.Çıkalım kararı çıkıyor ve başlıyoruz tırmanmaya. Önce köpek havlamaları ile karşılaşıyoruz. Çünkü tepenin eteklerinde küçük bir yerleşim merkezi var. Sonrasında Antik Kenti saran sur duvarlarının yıkıntıları arasından geçiyoruz. Artık şehrin içindeyiz. Önümüzde bir takım yıkıntı yığınları var. Bunların, şehrin tiyatrosuna ait kalıntılar olduğunu anlıyoruz. Tiyatronun büyük bir kısmı heyelanlar ile aşağıya kaymış ve tanınmaz bir hale gelmiş. Gezimizin en heyecan verici yanlarından birisi, Antik dönemden kalma bir saray görmemiz oldu. Çünkü az ileride ana kapısı ve yan duvarları ile ayakta durmaya devam eden bir saray binası ile karşılaşıyoruz. Tabi artık bir saray olduğunu söylemek çok zor. Yukarılarda birtakım antik dönem tapınağı ve Bizans dönemi kilise kalıntıları sonrasında daha yukarılarda bir Selçuklu Kalesi ile karşılaşıyoruz. Az sonra gideceğimiz Aspendos’ta olduğu gibi

Selçuklular burayı da korunaklı yapısı ile kale olarak kullanmışlar. Aslında buradan geriye dönelim mi diye bir tereddüt geçiriyoruz. Fakat en yukarıda ki düzlük üzerinde bulunan Selçuklu Mescidini çok merak ettiğimiz için tırmanmaya devam ediyoruz. Meğer mescid en uzaktaki mimari unsuru imiş antik kentin. En ileride bir yarın kenarında Selçuklu Mescidi’de kendisini gösteriyor. Görünümü Eskimoların evlerine benziyor. Yuvarlak bir kubbe ile örtülü şirin, kesme taş bir yapı. Öğrendiğimize göre 20.yy’ın başlarına kadar burada Cuma namazları kılınıyormuş. Fakat şimdi ıssız, bakımsız ve buralarda hayvan güdenler tarafından keçi ağılı olarak kullanılıyor.

Daha gezilecek bir çok detayı var şehrin. Gösterişli bir kule, antik taş mezarlar ve diğerleri. Onlara kuşbakışı bir göz atıyor ve kestirmeden inişe geçerek arabamıza doğru ilerliyoruz.

Antalya Serik denilince akla ilk gelen şeylerden biri de Ülkemizde ve hatta dünyada bulunan en büyük Roma Tiyatrolarından birinin de yeraldığı Aspendos Antik Kenti. Burası Serik’e oldukça yakın ve biz şimdi buraya doğru ilerliyoruz. Silyon tarafına uğradığımız için ters istikamete gitmemiz dolayısı ile şimdi

ormanların arasında uzanan kestirme bir yoldan direk Aspendos’a varmaya çalışacağız. Tabi bu arada yolumuzun üzerinde bulunan ve yeni keşfedilen bir mağarayı da gezmeyi planlıyoruz.

Her Köyde Bir Tarih Yatıyor:

İzlediğimiz tali yol dar ve bir o kadar da virajlı. Manzarası ise çok güzel. Ağaçlık ve yeşil bir ortam. Küçük köylerden geçerek ilerliyoruz. Önümüze ilk çıkan köyün adı Tekkeköy. Tarihçinin sinyallari hemen çalmaya başlıyor. Hiçbir yerleşim birimine bu isim öylesine verilmez. Demek ki burada bir şeyler var. Biraz araştırdığımızda burada bir tekke hatta öncesinde bir külliye olduğunu öğreniyoruz. Hatta bugün varolmayan külliye yanında bir de türbe var. Balipaşa türbesi. Buralı olan bu paşanın buraya yatırım yaptığı ve vefatı sonrasında da buraya defnedildiğini öğreniyoruz.

Bir sonraki köyünde adı bir o kadar ilginç. Alacami Köyü. Evet köy, bir caminin adını almış. Muhtemelen bir uç karakol olarak Ahidervişler buraya bir tekkeli cami yaptı ve sonrasında da buraya gelen Türkmenler etrafından halkalanınca yeni kurulan köy adını bu camiden aldı. Camiyi görünce yanılmadığımızı görüyoruz. Çünkü cami, bugün sabah geziye başladığımızda ilk gittiğimiz Kürüş Köyü Cami’in aynısı. Yani kümbet tarzı yapılmış bir Selçuklu eseri. Bulunduğu yer o kadar otantik ki, yakın zamanda burada bir televizyon dizisi bile çekilmiş. Diziyi çekenler çekimde kullandıkları kümbetli camiyi birde güzel sıvatmışlar. Şimdi pırıl pırıl olmuş. Beş para etmez diye nitelendirilebilecek tv dizilerinden birisinin işe yaradığını görmek bizi sevindiriyor.

Cennetten Bir Köşe: Zeytindağı Mağarası

Sabahtan beri bana anlatılan mağaraya artık iyice yaklaştık. Aslınca başta ben mağaraya gitmeye karşı idim. Çünkü Aspendos ve sonrasında da Side’ye geç kalırız diye düşünüyordum. Fakat ısrarla bu mağaranın bildiğim mağaralardan olmadığını söylediler. O güne kadar Burdur İnsuyu, Alanya Damlataş ve Dim ve daha birçok mağara gezmiştim. Ben bunları söyleyince yanımdakiler, bu mağaraların bir kısmının in şeklinde olduğunu ve oluşum aşamalarını tamamladıklarını anlattılar. Bu mağara hala yaşıyor dediler. -Nasıl yaşıyor dedim. Açıkcası bunu anlamamıştım. İzah ettiler. Yani bu mağaranın içerisindeki sular hala tortu akıntısını sürdürüyor ve içinde sarkıt ve dikitler meydana gelmeye devam ediyormuş. Aklım pek almadı ama mağaranın kapısına gelip de kapıdaki tabelayı da görünce biraz inanmaya başladım. Kapıda içeriye bir seferde sadece on kişi alınır yazıyordu. Bu işte bir iş vardı. Kesinlikle fotoğraf çektirmiyorlardı. Bu da şimdiye kadar hiçbir mağarada görmediğim bir uygulama idi. Bölgenin adından dolayı Zeytindağı denilen mağaranın kapısından içeriye süzüldük. Zaten üç kişi idik. Görevlide bizimle geldi. Kimseyi mağaraya gözetmensiz almıyorlarmış. İçeriye girmemle büyülenmem bir oldu. Burası bir mağara değil, peri masallarından bir köşeydi sanki. Etrafımızda, şimdiye kadar benzerini görmediğim şekilde sarkıt ve dikitler vardı. Hele o perde gibi kıvrım kıvrım dalgalı bir şekilde sarkanları yok mu bir ömürdü. Battaniye gibi desenli olanlar, cami kubbesi gibi şekil alanlar ve daha neler. Fakat beni en çok etkileyen sarkıtlar en sonda bulunanlar idi. Tüm bir mağaranın tavanını yan yana gelmiş binlerce tığ kaplamıştı. Hepsi o kadar ince ve uzun du ki sanki bu dünyanın dışından bir görüntü gibi geliyordu insana. Tam film çekilecek yer diye aklımdan geçti. Ama bu cenneti konu alan bir film olabilirdi ancak.

Burada ilginç bir detayda sarkıtların ne kadar uzun sürede uzadıklarını gösteren şeylerdi. Mağara bundan 8 sene önce yani 1998 de ilk bulunduğunda buraya girenler, birkaç sarkıtın uçlarını kırmışlardı. Sekiz yılda bu sarkıtların uçlarında yarım santim kadar bir büyüme olmuştu. Bu uzamayı net bir şekilde görebiliyorduk. Çünkü kol kadar bir kalınlıktan kırılan sarkıtın ucundan büyüyen kısım 8 yıla rağmen hayli ince bir uzantı halindeydi. Bu mağaranın hala yaşamaya devam ediyor

olmasını işte bu ayrıntı sebebiyle çok daha iyi anlayabiliyorduk. Burada sarkıt ve dikitler oluşmaya devam ediyordu. İçerideki tortulu su buharlaşıp kurumasın diye mağaranın ağzı devamlı kapalı tutuluyordu. Tabi bizde bu yasaklara uyarak fotoğraf çekemeden Zeytindağı Mağarası’ndan çıktık. Ama o doyamadığımız manzaraları hala zihnimizde saklıyoruz. Çünkü bu dağın bağrında gerçek sanatkârın eserlerini görmüştük. Burada ince bir sanat, muhteşem bir estetik anlayışı ile döşenmiş harika bir tezyinat vardı. Bu mağaraya herhangi bir başka canlı girse başını kaldırıp etrafa bakmayacaktı bile. Ama ya insanoğlu. Onun bu sanat anlayışından

yoksun kalması mümkün müydü ? İşte yüce yaratıcının insanı yaratmasındaki en büyük sırlardan biri de sanıyorum buydu. Kainat üzerinde gezecek, görecek ve gördüklerini taktir edip kıymetini bilecek ve bunların methini yapabilecekti. İşte bizlerde insanlığımızın gereği olarak bu muhteşem sanat karşısında hissis kalamayarak uzun uzun bu sanatlı mağarayı konuştuk.

Roma Su Kemerleri ve Alageyik Film Seti:

Zeytindağı Mağarası sonrasında Aspendos’a doğru ilerliyoruz. Kaptanımız, önce tiyatronun olduğu tarafa mı, yoksa ileride gözüken su kemerlerinin altına doğru mu gitmek istediğimizi soruyor. Su kemerlerinin altından geçmek ve burada fotoğraf çekmek istediğimiz için oraya gitmek istediğimizi söylüyoruz. Az sonra su kemerlerinin altına geliyoruz. Km.lerce uzanan Roma Su kemerleri tam üzerimizden geçiyor. Belli bir yerde sütunlar en zirveye çıkıyor, sonra iki yana doğru eğimli bir şekilde sütunlar üzerinde uzanıp gidiyor. Suyun bir yerden yukarıya verildiğini ve en yukarıya çıkan suyun her ikiyana doğru akmaya başladığını öğreniyoruz. Kemerler, Aspendos şehrinden dağların aralarına doğru uzanıyor. Şehir su ihtiyacını bu kemerlerin üzerindeki taş boruların içinden taşınan sulardan karşılıyor. Buralara ayrıca Belkıs diyorlar. Kemerlerin hemen yanında uzanan köyün adıda Belkıs. Bu köyün bir özelliği de Türk Sinemasının meşhur Alageyik Filminin burada çekilmiş olması. Zaten az önce buraya gelirken, önümüzde gayet etkileyici bir yar görmüştük. Meğer burası da filmin sonunda Cüneyt Arkın’ın kendisini aşağıya attığı (atar göründüğü) yermiş.

Nar, Portakal ve Greyfurt Suyu:

Su Kemerlerinin altında tezgah açmış olan birçok köylümüz, bizleri gayet güzel bir yabancı dille yanlarına çağırıp meyva suyu almak isteyip istemediğimizi soruyorlar. Onlara yabancı olmadığımızı Türkçe bir selam ile anlatıyoruz. Yanımızdaki esnaf ağabeylerden biri satıcılardan biri ile akraba çıkınca tezgah başındaki amca bizi ille de tezgahının yanına meyve suyu içmeye davet ediyor. Israrlarına

dayanamıyor ve kabul ediyoruz. Önündeki sıkma makinesine önce ortadan ikiye böldüğü narları koyuyor. Birbiri ardına sıktığı narlardan sonra bu kez onların yerini yörenin meşhur portakalları, sonrasında da greyfurtlar alıyor. Hayatında hiç bu üç meyvenin karışımını içmemiş biri acaba iyi olur mu diyorum ama bardağı ağzıma götürdüğümde anlatılmaz bir lezzet duyuyorum. Cidden muhteşem oluyormuş. Hele tam yerinden, bizzat yetiştiricisinin elinden olursa.

Aspendos Şehrini Adımlarken:

Artık sıra Roma’nın meşhur şehirlerinden Aspendos’a gelmişti. Perge ile yıldızları bir türlü barışmayan Aspendosluların şehrini gezecektik az sonra. Perge bir liman şehri olduğu için sık sık korsan istilalarına uğruyordu. Bu nedenle de kendileri sert bir mizaca sahiptiler. Aspendos ise kıyıdan içeride, korunaklı bir tepenin zirvesinde, yaşıyorlardı. Bu güvenli ve zengin ortamda kültür ve sanat yönleri gelişmiş ve bir hayli incelmişlerdi. Pergeleriler onların fazla kibar ve kırılgan olmalarıyla dalga geçer dururlarmış. Aspendosluların bu sanat severlikleri birgün Romanın en büyük tiyatrolarından birisinin buraya kurulmasına sebep olmuş. Ve işte, yöre halkının Selçuklulardaki kullanım adıyla hâlâ Kale dedikleri yapı tüm görkemiyle önümüzde uzanıyor.

Buraya gelen herkes önce tiyatroyu, sonra vakitleri kalırsa daha yukarılardaki şehri geziyorlar. Ben daha önce tiyatroyu defalarca incelemiş olmamız dolayısı ile öncelikle şehri gezmek istiyorum. Doğru bir tercih yaptığımızı sonradan anlıyoruz. Çünkü şehri gezerken belli bir seyir yerinden, tiyatroya tam tepeden

bakabilme olanağını elde ediyorsunuz.

Gezimizin en önemli yanlarından birisi çevre Antik kentlerinde müdürlüğünü yapan Şaban Bey’in bize bu ziyarette eşlik edecek olması. Buraları avucunun içi gibi bilen arkadaşımızdan öğreneceğimiz çok şey var. Bize kısa mı yoksa uzun mu olsun turumuz diye soruyor. Orta bir şeyler diyoruz. İyi ki uzun dememişiz, çünkü

bu bile saatleri buluyor.

Şehir hemen bütün Anadolu kentleri gibi Lidya, Pers ve sonrasında da Büyük İskender’in hakimiyeti altında kalmış. Bir ara Bergama Krallığı yönetmiş buraları. Sonrasında

da Roma hakimiyeti başlamış. Şehir en parlak yıllarını MS. 2. ve 3.yy larda yaşamış. Tam bir kültür merkezi olan şehir, zamanında; sırmalı kilimleri, limon ağacından üretilen mobilyaları, üzümleri ve atları ile meşhurmuş.

Baştan beri hiçbir şikayette bulunmayan ekibimiz ile başlıyoruz bu Roma şehrinin yokuş yollarını adımlamaya. Yalnız şunu ifade etmeliyim, bu şehirde göreceklerimiz,

toprağın altında görülmeyi bekleyen eserlerin yüzde biri bile değil. Çünkü Aspendos Antik Kenti bu güne kadar hiç kazı görmemiş bir yer. Ve ne varsa hepsi toprağın altında duruyor. Ve eğer ciddi bir kazı yapılırsa hem Perge’yi hemde Side’yi gölgede bırakacağı düşünülüyor.

Önümüze önce şehrin sur kapıları geliyor. İlerliyoruz. Romanın en iyi yaptığı şeylerden biri muhteşem taş döşeme yollar ve yol altyapıları dikkatimizi çekiyor. Her bir yolun altından geçen muntazam bir kanalizasyon sistemi tarih içindeki tahribatlar sebebiyle bugün çok daha net görülebiliyor. Yolun devamı bizi Agora’ya

yani Pazar yerine götürüyor. Fakat bu Agora bugüne kadar gördüklerimden biraz farklı bir cepheye bakıyor. Bugün hala sapasağlam duran yüksekçe bir duvar var agoranın karşısında. Bu normal bir duvar değil sanki bir saray cephesi gibi. Şaban bey’den bu yapının bir Nimfeum yani anıtsal çeşme olduğunu öğreniyoruz. Zamanında muslukların bulunduğu hazne yuvaları ve yukarılarda meşhur kişilerin heykellerinin yerleştirildiği yerler de sapasağlam durmakta. Agoranın bir diğer yanında da zamanında dükkanların bulunduğu yapılar var. Demek ki çarşı birkaç yönden dükkan binaları, bir yandan bu çeşme çephesi ile çevrili idi. Agoranın karşı cephesinde ise bir kilise yapısı uzanıyor. Bugün otların arasında neredeyse görülmez hale gelen kiliseyi ancak apsis duvarlarından çıkarabiliyoruz. Yalnız, kilisenin arkasında yer alan Bazilika binası tüm görkemi ile ayakta kalmış. Bu devasa kesme taş yapı zamana meydan okurcasına öylece durmakta ve bize Roma’ya ait bir devlet binası hakkında detaylı fikir vermekte.

Bu şehirde en çok dikkati çeken şeylerden biri de su sistemleri. Şehrin içine suyu o kadar akıllıca dağıtmışlar ki şaşırıp kalıyorsunuz. Suyun ana merkezden tali yollara dağıtıldığı yerlere koydukları yön verici taşlar, farklı ağız yapıları ile inceleyenleri hayran bırakıyor.

Bu şehrin Roma’nın pagan ve Hristiyan dönemlerine şahit olduğunun iki göstergesinden biri olan kiliseyi az önce görmüştük. Ve şimdi de pagan dönemden kalma bir Apollon Tapınağı ile karşılaşıyoruz. Artık sadece basamaklı alt yapısı ayakta kalabilmiş olan bu tapınağın taşları muhtemelen Hristiyanlığa geçmeleri ile birlikte kendileri tarafından başka yapılarda kullanılmıştı.

Su sarnıçları, yer mozaikleri, senato binası ve soylular tiyatrosu derken en sonunda bir uçurumun başına çıkıyoruz. Aşağıda bizi muhteşem bir tiyatro manzarası bekliyor. Evet Romalıların günümüze kadar en iyi korunabilmiş tiyatro yapısı ile karşı karşıyayız. Bu yapının bugünlere bu kadar sağlam gelmesinde en büyük emek te sanıyorum Selçuklulara ait. Çünkü kendi dönemlerinde burayı kullandıklarını ve koruduklarını biliyoruz. Hatta bugün Aspendos tiyatrosuna girerken Selçuklular tarafından yaptırılmış bir kapı ve sur duvarı altından geçerek içeriye giriyoruz. Tiyatronun bu büyük açıklığı burayı bir nevi kale gibi kullanmak isteyen Selçuklular için kale adına bir zayıflık sayılacağından burasını çok güzel bir taş döşeme ile ördürmüşlerdir. Tiyatronun sahne tarafına bakan binası, Selçukluların idari teşkilatı tarafından kullanılırken, oturmalıkların arkalarında uzanan odalarda diğer insanlar kalıyorlardı.

Atatürk’ün 1930 da Antalya Serik’e gelerek Aspendos Tiyatrosu’nu gezdiğini ve burayı muhakkak koruyup, restore etmelerini, içinde de temsiller ve güreşler düzenlemelerini tavsiye ettiğini biliyoruz.

Artık hava kararmak üzere. Etrafta muhteşem bir kızıllık kendisini gösterirken bizlerde buralara veda ederek ayrılıyoruz. Ayrılırken Şaban Bey bizlere yarın burada olup olmadığımızı soruyor. Yarın Denizli’ye gideceğimi, ama giderken de yol üzerindeki tarihi dokuyu tarayarak ilerleyeceğimi söylüyorum. Bunun üzerine yine reddedemeyeceğim bir teklifte bulunarak, Antalya, Korkuteli, Denizli yolu üzerinde bulunan Termessos Antik Kenti’ni gezme teklifi yapıyorlar. Dediğim gibi tarihe ve geziye hayır denilebilir mi ? Kabul ediyor ve bir gün sonra görüşmek üzere ayrılıyoruz.

Havanın kararma aşamasında beni son bir tarihi mekana daha yetiştiriyorlar. Burası daha önce Romalıların yaptığı, ama yıkılması üzerine Selçukluların yeniledikleri bir taş köprü. Birçoğunda olduğu gibi altından akan nehre doğru bir de dirsek yapmış. Bu karanlıkta güzel resim çekemesek te batan güneşe karşı nostaljik bir seyir yapıyoruz.

Bu gece iyi dinlenmek zorundayız. Çünkü yarın bu gün kadar yorucu olacak gibi geliyor. (Not:Yarın bugünden çok daha yorucu oldu. Çünkü Termessos Kenti meğer çıkılması çok güç bir dağın zirvelerinde değil mi imiş!)