• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Cezayir’in İkinci Büyük Şehri: Marsilya!!!

Avrupa ülkelerine gerçekleştirdiğimiz seyahatlerde gördüğümüz insan manzaraları genelde hep birbirine benzer. Bu havası devamlı kapalı ve yağışlı iklimin insanları genelde soğuk görünüşlü, soluk benizli, birbirlerine saygılı fakat mesafeli, yardımlaşmaktan ve yakınlaşmaktan korkan kişilerdir. Fakat bu yazıda sizlere anlatacağım mekanın insanları tüm bu anlatımların dışında kalıyor. Bir kere Akdeniz’e kıyısı olduğundan mıdır bilemiyorum, Fransız insanını kesinlikle Alman ve İngilizlerden ayırmak lazım. Birçok yönüyle farklı bir karakter çizen bu toplum, katı milliyetcilikleri yanında ille de sarışın olmamaları ve bir takım tavır ve davranışları ile bize daha bir benziyorlar. Ama tutar da Fransa’nın Akdeniz kıyılarına giderseniz hepten bize benzeyen insanlarla karşılaşabilirsiniz. İşte bu tanımlamaya en uygun insanların yaşadığı önemli yerlerden birisi de Marsilya’dır.

mar-2Türkiye insanının Fransa denilince aklına hemen gelen iki meşhur kenti Paris ve Marsilya’dır. Paris’in kozmopolit ve metropol yapısını gözönüne alırsanız, bir balıkçı köyüne benzeyen Marsilya çok daha hoş ve görülmeye değerdir. İşte bizlerde tüm bunları dikkate alarak yollara dökülüyor ve Marsilya seyahatimize başlıyoruz. Fransa’nın ikinci büyük şehri olan Marsilya, ülkenin en büyük limanına sahiptir. Fransa toprağı olması nedeniyle Avrupa’ya bağlıdır ama Kuzey Afrika’nın tam karşısında olması dolayısı ile de ciddi bir Afrikalılık görülür. Fransanın yıllarca sömürgesi durumunda kalan Cezayir’e, askeri ve ticari gemiler hep buradan kalkar. İşte dünkü sömürdüklerinin bugün ceremesini çeken hemen tüm Avrupa ülkesi gibi Fransa’da Cezayir’lilerle aynı problemi yaşamaktadır. Çünkü Fransa’nın gözde tatil beldesi Marsilya artık Fransa olmaktan çıkmış ve bir Cezayir şehri haline gelmiştir. Hatta halk arasında nükteli bir şekilde anlatıldığı kadarı ile, Cezayir’in ikinci büyük şehri Marsilya olarak kabul edilmektedir. Sokaklarda dolaşırken Avrupa’nın birçok yerindeki gibi ille de sarı kafalılar görmek pek zordur. Hemen her yerde simaları size benzer insanlarla karşılaşırsınız. Arap ağırlıklı bu toplumda Fransızlar azınlık gibidirler. Konuşulan dil fransızcadır ama Fransa’nın hiçbir yerinde böyle bir Fransızca görülmemiştir. Artık Fransa olmaktan çok uzak olan Marsilya, sömürgeci ülkelerin ödedikleri acı bedeli bize en güzel şekilde anlatmaktadır.

Romayı Yaşatmaya Çalışan Dış Cephe Mimarisi:

mar-3Bizlerde Eylül ayının yazdan kalma güneşli bir gününde Marsilya’yı adımlamaya başlıyoruz. Leon üzerinden geldiğimiz Marsilya’ya daha girerken yolumuzun sağ ve solunda sıralanan bir takım binalar dikkatimizi çekiyor. Üzerleri son derece süslü ve ön cepheleri heykellerle donatılmış bu yapılar bize 18.yy Avrupasında gelişmekte olan cephe mimarisini hatırlatıyor.

Marsilya’nın meşhur Canebiere caddesinden geçmekte olduğumuzu sonradan öğreniyoruz. Karyatit dediğimiz heykel formlu sütunlarla süslü binalarıyla meşhur bir diğer caddenin adı da Le Corbusier. Burada gezerken Roma mimarisini bu derece binalarında uygulayan Avrupalıların yapıları insanı şaşırtıyor. Opera binasının önüne geldiğinizde kendinizi bir Roma tapınağının karşısında sanıyorsunuz. Dev oluklu sütunlarla taşınan üçgen alınlıklı kapı girişi. Bu alınlığın entafını saran mitolojik canlılar, binaların balkon altlarından sokağa taşan binbir çeşit heykel bize hep Anadolu kazılarında sıkca sartladığımız Roma Akrapollerindeki yapıları hatırlatıyor.

Avrupa’nın Afrika’yı Medeniyetle Tanıştırma Çabaları: Cite Radieuse

mar-4Tabi tüm yapılar böyle sanatlı ve süslü değil. Bu, adeta iğne ile işlenmiş caddelerin hemen arkasındaki Cite Radieuse adı verilen dev blok, adeta biçimsiz bir kaya kütlesi gibi orada durmaktadır. Onlarca apartmanın birbirine bitiştirilmesinden başka bir şey olmayan bu şekilsiz yapılar aslında Fransa’nın Afrika’dan getirdiği köleleri barındırmak için yaptığı gettolardan başka birşey değildir. Bugün hala hemen tüm sömürge ülke insanlarının yaşadığı bu yerlere girmek pekde kolay değildir. Etraftaki pislik, bakımsızlık ve güvenlik problemleri, Avrupalıların yüzyıllardır söyledikleri, -”Biz onları medeniyetle tanıştırmak için topraklarına girdik.” yalanlarını bir kez daha ortaya koymaktadır. Değil onların ülkelerine medeniyeti götürmek, kendi ülkelerine taşıdıkları insanları bile medeniyetten uzak tutmayı başarabilmişlerdir.

Akdeniz Kokan Bir Liman:

mar-5Marsilya denilince akla elbette ki güzelim Akdeniz’imiz ve şehrin denize kıyısı olan liman bölgesi gelmektedir. Bizlerde bu meşhur mekanları görmek için kıyıya doğru ilerliyoruz. Bizi gayet geniş bir cep limanı karşılıyor. Karaya doğru ustaca girmiş olan denizin her iki yanı yüksekce kayalarla cevrilmiş. Aynen bizim Haliç’imizi andıran bu uzun liman gayet korunaklı olması yanında bir hayli de geniş. İçinde yüzlerce teknenin bağlı durduğu bu şirin liman çok hoşumuza gidiyor. Çevrede ciddi bir kalabalık var. Hafta sonu olmamasına rağmen ortalık insan kaynıyor. İşte güzelim Akdeniz’in etkileri diyoruz içimizden. Halbuki biraz yukarılara çıksanız ıssız caddeler, bomboş sokaklar karşılardı bu zaman diliminde sizleri.

Limanda insanların en çok rağbet ettiği yer, şirin ve küçük balık pazarı. Daha çok Marsilya civarından tutulan balıkların satışa sunulduğu bu tezgahlarda çoğunlukla bayan satıcılar bulunuyor. Eğer bir balığı beğendiyseniz, onu ustaca parçalayarak yemeklik hale getiriyorlar.

Balık denilince, eğer balıkla aranız iyiyse Orjinal bir balık çorbası yine bu liman çevresinde sizleri bekliyor diyebiliriz. Çünkü dünyaca meşhur Bouillabaisse adındaki balık çorbasının çıkış yeri işte tam burası. Limanı çevreleyen deniz manzaralı restoranlardan birine oturur ve Bouillabaisse isterseniz masanıza hemencecik üç ayrı tabak getiriyorlar. Çorba kasesine benzeyen ilkinde balıksuyu, geniş ve sığ olan diğerinde ise kızarmış ekmekler ve Rouille denilen acı biber ve sarımsaklı bir mayonez bulunuyor. Derken üçüncü tabak geliyor. Bunda ise Fenerbalığı, tekir, yengeç balığı ve mığrı bulunmaktadır. Domates, safran ve zeytinyağı ile tatlandırılmış olan bu balık yemeği, az önce getirilen mayonezli kızarmış ekmek ve balık suyunun ardından yeniliyor.

Monte Kristo Kontu ve İf Şatosu:

mar-6Limanda dikkatinizi çekecek bir diğer kaynaşma ise, hemen karşıdaki adaya seferlerin düzenlendiği teknelerin demirlediği kısımda meydana gelmektedir. Bu hareketliliğin sebebini merak eden bizlerde sıraya girmiş ve teknelere binmek için bekleşen insanların arasına karışıyoruz. Yapılacak sefer hakkında bilgilerin bulunduğu tabelayı uzaktan okumaya çalışıyoruz. Chateau d’If yazıyor. Yani İf Şatosu. Birden zihinlerimiz bizi yıllar öncesinde okuduğumuz ve etkisinden bir türlü kurtulamadığımız heyecanlı bir romanın sayfaları arasına götürüyor. Burası burası Monte Kristo Kontu’nun hapsedildiği, şu girenin bir daha çıkamadığı İf Şatosu olmasın! Yanımızdaki Marsilyalı rehberlerimiz bizi doğrularcasına başlarını sallıyorlar. Hemen gözlerimizi ufka dikiyor ve adayı görmeye çalışıyoruz. İşte tam karşımızda duruyor. Kıyıdan tam 2 km. uzaklıkta küçük şirin bir ada. Ortasında, birisi büyük, diğer ikisi küçük üç burçla çevrili kare formlu bir kale görülüyor. Etrafı sarp kayalıklarla çevrili adanın kayalık olmayan tek cephesi de yüksek duvarlarla çevrilmiş. 1524 yılında Fransa Kralı 1.François tarafından silah deposu olarak yaptırıldığını ama hiçbir zaman bu amaçla kullanılmayarak hep hapishane vazifesi gördüğünü öğreniyoruz. Kaleyi izlerken aklımız Monte Kristo Kontu romanının sayfaları arasında kaybolup gidiyor.

mar-7Romanın kahramanı Edmon Dantes Marsilya’da yaşlı annesine bakmakta olan temiz bir genç. Denizcilikle uğraşıyor ve her deniz seferinden döner dönmez önce annesine, sonrasında da evlenmeyi düşündüğü yakın bir balıkçı köyünde oturan nişanlısı Mersedes’e uğruyor. Ama çalıştığı geminin muhasebesini tutan kişi ve Mersedese göz koymuş bir diğerinin iftiraları, bu zavallı gencin İf Şatosu denilen ve çıkılması mümkün olmayan bu ada hapishanesine düşmesine sebep oluyor. Ve aradan yıllar geçiyor. Edmon’un tam intiharı düşündüğü bir sırada yan hücreden gelen sesler onu yeniden hayata bağlayacak ve elindeki demir kaşık ile kazdığı tünel sayesinde bitişik hücrede kalan yaşlı bilge Farya ile tanışacaktır. Artık bu çileli hapishane onlar için bir Medrese-i Yusufiye hükmüne geçecek ve Edmon Dantes geçen yıllar içinde birkaç tane yabancı dile vâkıf, edebiyat, şiir, adap, siyaset vb. Daha birçok konuda bir dahi haline gelecektir. Ve birgün kendisini hayata bağlayan Farya ölür. Edmon onun naşını kendi odasına taşıyarak, hazırlanmış kefenin içine kendisi girer. Görevliler gecenin karanlığında ceseti her zamanki gibi suya atarlar ama içindeki genç önceden hazırladığı cam parçası ile çuvalı yarar ve kurtulur. Elinde iki kıymetli şeyi vardır. Birincisi Farya’dan yıllarca edindiği ilim ve irfan, bir diğeride yine bu yaşlı bilgenin kulağına fısıldadığı gizli bir hazine adresi. Edmon Dantes, adayı bulur ve tabi sandıklar dolusu hazineyi de. Adı artık Edmon değildir. Hazineyi bulduğu adanın ismini alır. Artık Monte Kristo Kontu’dur. Sıra zalimleri cezalandırmaya, mazlumların elinden tutmaya gelmiştir. Ve bilge hocasının öğütlerini bir bir yerine getirir. Yıllar evvel kendisini hapse attıran, yaşlı annesinin açlıktan ölmesine sebep olan ve bugün siyasetin başında lordluk yapan düşmanı ile zavallı nişanlısı Mersedes’i ele geçiren ve bugün yüksek bir askeri rütbe taşıyan bir diğer düşmanını yavaş yavaş ele geçirir. Öldürmez, önce tanışır, sonra kendisine hayran bıraktırır, örnek ve insani davranışları ile onları onlarca kez ezer. Ve sonunda kendi kuyularına düşmelerini sağlar.

Avrupa’nın Osmanlı’yı Parçalama Çabaları:

mar-8Tabi bu romanın bana göre en dikkat çeken yanlarından birisi Osmanlı Devleti’ne ait bir takım siyasetin de içinde geçmesinden kaynaklanıyor. Mesela Akka’da Osmanlı’ya yenilen Napolyon’un Elbe’ye sürülmesi ve ikinci kez siyaseti ele geçirmesi, Mora’da isyan eden Yunanlı azınlıklara Avrupa’nın ciddi destek vermesi gibi. Özellikle bu ikinci maddeyi açmak istiyorum. Çünkü Avrupa siyasetinin o pis yüzünü kendi roman ustaları bile satırları arasında muhteşem bir şekilde vermişler.

Avrupalılar uzun zamandır Osmanlı’yı parçalama adına huzur içinde yaşayan Balkanları kışkırtmaktadırlar. Az sayıda yunan militana Mora’da bir ayaklanma çıkarttırırlar.

Ama Mora Valisi Tepedelenli Ali Paşa haklarından gelmesini bilir. Yapılacak en iyi şey bu cevval validen kurtulmaktır. Ve başarırlar. Sultan 2. Mahmud’a valiyi bir hain gibi gösterirler. Romanımızda, işte bu haince işi Edmon Dantes’in nişanlısı mersedese göz koyan kişi yapmaktadır. Sonra 2.Mahmud’un, valiyi öldürün emri gelir ve bu işi de yine aynı kişi yapar. Osmanlı yönetiminin zayıfladığı bu durumdan istifade eden azınlık güçler, Avrupa’yı da arkalarına alarak burada bir Yunan Devleti kurmayı başarırlar. Hadiseler, Mora’daki azınlık ayaklanmasına Fransa ordusunun da hem el altından hemde siyasi olarak direk destek verdiğini açıkca ortaya koyuyor.

İşte bir büyük devletin zaafa düştüğü anlarını çok iyi değerlendiren Avrupa siyasetinin yaptıkları. Huzur içinde yaşayan coğrafyaları kendi çıkarları adına öyle bir karıştırmışlardı ki, bugün Balkanlar, Ortadoğu ve Afrika onların melanetlerinin bir neticesi olarak hala kanamaktadır. Ve bu sinsi icraatlar o günün bir roman yazarının satırları arasında bile tüm netliği ile kendisini göstermektedir.

Marsilya Tarihinin Başladığı Nokta:

mar-9Limanda gezerken yerde metal bir levha ile karşılaşıyoruz. Üzerinde, İyonların MÖ. 600 lerde Foça’dan buraya geldikleri anlatılıyor. Yani şu bizim İzmir Foça’dan. Buraya ilk yerleşimi gerçekleştiren ve küçük bir koloni kuran iyonlar bu şirin beldeye Massilia adını vermişlerdir. Bölge MÖ.49 da Romalıların eline geçmiştir. Önemi her geçen yıl artmış, doğunun batıya açılan önemli kapılarından biri haline gelmiştir. Zaten sırtınızı denize dönüp arkanızı çeviren dağlara ve bu dağların koruduğu bu kuytu limana baktığınızda Marsilya’nın nasıl yıllarca batıya kapı oluşturuğunu daha iyi anlıyorsunuz. Karşınızda, Carpiagne ve St.Cyr dağları ile Ste Beaume ve Garlaban dağ sıraları uzanıyor. Ve bu silsile içinde The La Garde tepesi üzerinde bir kartal yuvası gibi duran Notre-Dame de la Garde Bazilikası gözümüze çarpıyor. İşte şehri en iyi izleyeceğimiz yer diyor ve yakında park etmiş arabalarımıza geçerek oraya doğru ilerliyoruz.

Fransa’nın Bazilikaları:

mar-10Bazilika denilinde Fransa’da akla özellikle üç meşhur yapı geliyor. Üçü de kubbeli, bazilikal planlı ve şehrin en yüksek yerinden etrafı seyretmekteler. Bunlar; Paris’teki Sacre Coeur, Leon’daki Bazilika ve Marsilya’da bulunan Notre-Dame de la Garde.

Dar sokaklar ve dik yokuşlardan tırmanarak Marsilya’ya hakim bu tepenin üzerine çıkmayı başarıyoruz. Tepenin üzerindeki sivri kayalığın altına kadar geliyor ve arabamızı burada bırakarak bu kez merdivenlere tırmanmaya başlıyoruz. Kayalıkların üzerindeki yapıyı artık çok daha yakından izleyebiliyoruz. Sarı ve kahverengi taşların şeritler oluşturacak şekilde dizilmesi ile örülmüş duvarlar doğu batı yönünde uzanan kiliseyi süslüyor. Kilisenin doğu cephesinde yüksek ve süslü bir kubbe bulunurken batı yönünde gayet büyük bir kule mevcut. Kulenin üzerinde ise devasa boylarda bir Hz.Meryem Heykeli durmakta. Kucağında çocuk Hz.İsa’yı tutan bu heykel birçoğu gibi altınlanmış.

mar-11Yapının tarihini incelerken yine aynı tanıdık isimle karşılaşıyoruz. Roma Germen Kralı Şarlken’e esir düşen ve annesinin yardım isteği üzerine Kanuni Sultan Süleyman’ın sadece bir tek mektupla esaretten kurtardığı 1.François. O günlerde Şarlken tüm Avrupa’yı bir çatı altında toplamak ve Osmanlı’ya karşı tek bir güç olmaya çalışıyordu. Ve karşısındaki en büyük engelde Fransa Krallığı idi. Aslında Fransa’yı rahatlıkla yutacaktı ama o günlerde Fransa, dünyanın en güçlü devleti Osmanlı İmparatorluğu tarafından desteklenmekteydi. İşte Şarlken’in bu politikalarından tırsan François o günlerde Fransa’nın birçok yerini askeri yapılar ile donatmıştı. Marsilya’ya da 1524 yılında önce Limanı korumak için İf Şatosunu, ardından şehrin arkasını sağlama almak adına bu sarp tepelere bir kale inşa ettirmişti. İşte bizler şimdi bu kalenin tam tepesinde bulunuyorduk. Kalenin yan kısımları hala görülebiliyordu. Hatta kaleden bugüne kalan duvar kalıntıları üzerinde 1.François’in amblemi olan meşhur Semenderler bile görülebiliyordu. Zamanla kale fonksiyonunu kaybedecek ve Monsinyör Mazenod buraya büyük bir bazilika yapmaya karar verecektir. Mimarlığını Henry Esperandieu’nun yaptığı bazilika inşaatı 1853 yılında başlamış 1864 de bitirilebilmiştir. Neo Bizans tarzındaki bu bazilikada görülmeye değer en önemli şey, Marsilya’nın muhteşem şehir panoromasıdır. Çünkü bu hakim tepe üzerinden şehrin neredeyse tamamını izleme imkanına sahipsiniz. Özellikle buradan bakıldığında Marsilya’nın 2500 sene önce neden buraya kurulduğunu insan daha iyi kavrıyor. O korunaklı liman ve limanı çevreleyen bir takım kaleler buradan çok daha güzel görülebiliyor.

Napolyon’un Residance’si:

mar-12Şehrin Liman ve tepesine gerçekleştirdiğimiz bu ziyaret sonrası şimdi de limanın ağzını koruyan iki etkileyici kaleyi ziyaret etmek istiyoruz. Yalnız buradan bakınca sol taraftaki kalenin üzerinde saraya benzer çok etkileyici bir bina daha görüyoruz. Napoyon tarafından yaptırılan bu yapıyı hem daha yakından görmek hemde bahçesinden limanın ağzındaki kaleleri daha yakından incelemek üzere oraya geçmek üzere hareket ediyoruz.

Yemyeşil çimlerle kaplı bir tepenin üzerine kurulmuş olan The Palais du Pharo’ya varıyoruz. Öğrendiğimiz kadarı ile burası Napoyon’un Residance’si. Yani imparatorluk sarayı. Napolyon Marsilya’ya gelir ve suya yakın yüksek bir yerde bir Residance ister. Bunun üzerine mimar Vaucher tarafından 1852 yılında yapının inşasına başlanır. Bu görkemli yapıyı daha sonraları Napoyon’un varisi 3.Napolyon’da kullanacaktır. Hatta, bir dönem İstanbul’a gelerek buraya hayran olup tam 3 ay boyunca Beylerbeyi Sarayı’nda kalan Napoyon’un hanımı Eugenie’nin de burada ikamet ettiğini öğreniyoruz. U şeklindeki bu imparatorluk kasrı daha sonraları tıp okulu olarak kullanılmışken, günümüzde devlet dairesi olarak kullanılıyor.

Şehri Koruyan İki -Aziz- Kale:

mar-13Sıra geliyor bu gözalıcı bahçenin seyir yerlerinden birine çıkarak aşağıdaki liman manzarasını seyretmeye. Marsilya limanının tam denize açıldığı kısımda boğazın en dar yerinde karşılıklı iki tane kale duruyor. Bu kaleler 1666 yılında 14.Louis tarafından buraya inşa edilmişler. Bulunduğumuz yer limanın güney cephesi kuzey cephesi karşı taraf. Ve o yakada bulunan kuleli kalenin adı St.Jean. Bizim taraftaki kalenin adı ise St.Nicalas. Görüldüğü üzere Avrupa dindarlığını bir kez daha ortaya koyarak şehri korumak üzere yaptırdıkları iki kalenin isimlerini de Hz.İsa’nın havarilerinden seçmişler. Şehri bu iki havari koruyor havası vererek kalelere bu isimleri vermeleri gerçekten çok ilginç. Kalelerden birine ismini verdikleri St.Jean’ın kabrinin İzmir Selçuk’ta olduğunu ve buraya ilk yerleşenlerin Foça’dan geldiklerini düşünürsek bazı ip uçları yakalayabiliriz.

Bu kaleler kadar meşhur bir başka yapıda iki kalenin arasında uzanan tarihi köprü. Ama malesef bugün mevcut değil. Çünkü Fransa’nın herşeyi ile esarete düştüğü 2. Dünya Savaşı sırasında bu köprüde yıkıma uğramış.

Buradan bakıldığında kaleler dışında arka planda birkaç tarihi yapının daha kuleleri görülebiliyor. Mesela St.Jean Kalesinin hemen arkasında duran Neo Bizans tarzı yapı 1893 yılında tamamlanmış olan ve Fransa’nın 19.yy içinde inşa edilen en büyük kilisesi olan Katedral de La Major. En önemli özelliği, Marsilyalı piskoposların mezarlarının burada bulunuyor olması.

Avrupa’da Bir İmaret:

mar-14Kaleler, kiliseler ve şatolar. Gözümüz şehrin bunların dışında farklı yapılarda arıyor. Sadece şatafat ve gösteriş kokmayan, içinde insanlığın da bulunduğu, yardımlaşma, yaşatmak için yaşama duygusu. Avrupa’nın birçok yerinde olduğu gibi burada da sabahtan beri şehri tarıyoruz, farklı tepelerden devamlı ortamı gözledik, ama galiba aradığımızı burada da bulamayacağız diye düşünüyoruz. Ve bu kaygılarla şehrin bir de müzesini gezelim diyoruz. Vieille Charite adlı bir mekandan bahsediyorlar. Kalkıp gidiyoruz. Limanın hemen arkasında, üçgen alınlıklı ve sütunlu bir girişe, kubbeli bir örtü sistemine sahip ilginç bir yapı. Günümüzde Marsilya Arkeoloji Müzesi olarak kullanılıyor. İçerisinde Fransa’nın farklı ülkelerden kaçırdığı tarihi eserler var. Özellikle de Mısır’dan getirilenler. İçerideki objeleri incelerken bir de yapının tarihine bakalım diyoruz. Oradaki broşürleri okurken şaşırıp kalıyoruz. Çünkü az önce Marsilya’da aradığımız insanlık ve yardımlaşmaya ait tarihten bir iz buluyoruz. Meğer bu yapı 1640 yılında yönetim tarafından yoksul insanlara bir barınma ve karınlarını doyurma yeri olarak inşa edilmiş. Bu bizi çok mutlu ediyor. Çünkü Avrupa’da pek rastlayamadığımız manzaralardan birisi ile karşı karşıyayız. Fakat sevincimiz fazla sürmüyor. Çünkü bu yapının bu güzel fonksiyonunun ancak bir yüzyıl devam ettiğini, sonrasında Pierre Puget adında bir adamın burayı hastaneye çevirdiği ardından da kubbeli bir kilise olarak son şeklini aldığını öğreniyoruz.

mar-15Marsilya nüfus yoğunluğuna ve o güzelim Akdeniz ikliminin etkileyiciliğine rağmen yoğun bir tarih yapılanmasına sahip değil. Daha çok egzotik bir tatil beldesi konumunda. Burada görmenizi tavsiye edeceğim son bir yapıda, eski liman şehri ile bugün genişlemekte olduğu arka kısımların tam ortasında kalan Su Sarayı yani Palais Longchamp. Şehrin yöneticisi Frans Mayor 1838 de Durance nehrinden şehre su getirmek için 85 km. Uzunluğunda bir kanal yaptırıyor. On yılda bitirilen bu kanalın şehre gelmesi anısına da bu yarım daire şeklindeki, bol sütunlu ve bir hayli de şatafatlı kemerli tak inşa ediliyor. Faydadan ziyade gösteriş ve debdebe kokan bu yapıyı da görerek Marsilya programımızı tamamlıyoruz.

Marsilya’nın Tadı :Barbaros Hayreddin Paşa

mar-16Ayrılırken aklımızda, kalbimizde bir takım tadlar bırakıyor bu egzotik şehir. Bir dönem Barbaros Hayreddin Paşaların dev kadırgaları ile geldiği ve Nice, Toulon ve buraları tam iki yıl boyunca yönettiğini biliyoruz. Şarlken’e karşı Fransa’ya destek olmayı, Osmanlı deniz kuvvetleri ile Fransa kara kuvvetlerinden oluşan bir ittifak kurmayı amaçladıklarını hatırlıyoruz. Ama ne yazık ki Barbaros’un tek neticesiz seferi bu olacaktır. Çünkü kendi ifadeleri ile Fransız ordusunun yükleri arasında barut fıçısından çok şarap fıçısı vardır. Uzatılan dost eline karşı gösterilen bu lakaytlık Osmanlı’yı şaşırtmıştır. Devamlı hamiliğini üstlendiğimiz ve Kapitilasyonları ilk kez kendilerine verdiğimiz Fransa’nın bir diğer yanlışı ise Napolyon öncülüğünde Mısır’a saldırıları olur. Güvendiği dağlara kar yağmıştır Osmanlı’nın. Sonra Mondros’a kadar giden bir saldırı. En son Anadolu’yu işgale kalkmışlardır. Doğudaki Ermenileri kışkırtmaya çalışmışlardır. Gaziantep, Urfa ve Maraş’ı işgal ederken buradaki Ermenileri ayaklandırmışlardır. Tarih unutmaz ve tabi ki affetmez. Günümüze dönüyoruz. Yıl 2006 ‘nın sonları. Fransa, Ermeni Soykırım Yasasını geçirmeyi planlıyor. Hem de öyle bir ağırlıkta ki, Fransa topraklarında kim, Ermenilere soykırım yapılmamıştır dese, hapse atılacak şeklinde. Tarih bize kendisinden ibret almamızı öğütlüyor. Dost ve düşmanı görebilelim diye. Ama akla meşhur bir söz daha çarpıyor. İnsanlar zulmeden kader adalet eder sözü. Marsilya’ya bakıyoruz. Fransızlardan daha çok sayıda Cezayirli var burada. Hepsi de zamanında nasıl hunharca sömürüldüklerini, köle olarak kullanıldıklarını bilen kişiler. Paris Afrikalı kaynıyor. En ufak bir problemde sokaklardaki arabaları yakan, etrafı dağıtan. Aklıma Nazım Hikmet’in şiirinden bir bölüm geliyor. Afrikalıların birgün Paris’in başına dert olacağına dair.