• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
  • Telefon 0539 404 72 34
Bir Fetih Programı Çekimi

Sahabeler ve Fetih Şehitleri Yan Yana:

İstanbul içinde aslında bize 552 yıl önceki fethi hatırlatan o kadar çok emare var ki, hangi birinden başlayacağımı bilemiyordum. Önceden yaptığımız plana göre Ayvansaray’a geldik. Zira burada Sur dibi Sahabeleri bulunuyordu. Peygamber Efendimizin müjdesine mazhar olma adına Arabistanlardan buralara kadar binbir meşakkatle gelen sahabelerinde içinde bulunduğu bu ordu uzun süre kuşatma yapmasına rağmen İstanbul’u alamamıştı. Emeviler ve Abbasiler döneminde defalarca kuşatıldığını biliyoruz İstanbul’un. Muaviye döneminden sonra Ömer Bin Abdülaziz Hz. döneminde hele Abbasilerde iki kez Harun Reşid döneminde muhasara edilmişti fakat fazla bir muvaffakiyet elde edememişlerdi. O kuşatmaların izleri olarak da birer tapu gibi sahabe kabirleri bırakmışlardı geriye. İleride geleceklere birer işaret taşı olmak üzere.İstanbul gerçekten alınması zor bir şehir. Çünkü üç tarafı denizlerle çevrili. Bir tarafında Marmara Denizi, bir tarafından çılgınca akan bir boğaz, bir yanında da Haliç. Onun da ağzını zincir ile kapattıkları zaman dünyanın en derin ve geniş hendeği halini alıyor. Sadece bir tarafında toprakla bağlantısı var ve burada da aşılması çok güç üçlü sur sistemi mevcut. İşte bu üçlü surun Ayvansaray kısmının önündeyiz ve kameralar çekime başlıyor. Bizde Selman Hocam ile söyleşiye. Sahabeler 4 m. lik birinci sur duvarını aşmışlar, 10 m. lik ikincisini aşmışlar ve üçüncü duvarı aşamayarak bu arada şehit düşmüşler. İkinci sur duvarına açılan kapıdan içeriye giriyoruz. Hamidullah El Ensari, Ahmet El Ensari hep burada yatıyorlar. Arkada Muhammed El Ensari ve Hz.Cabir yatıyor. Tam gerimizde de Kab bin Malik Hz. yatıyor. Burada ilginç olan sahabelerin yanında, Fatih’İn fetih şehidlerinin de burada bulunuyor olması. Fatih döneminin mezar taşları gayet kalın, rumi işlemeli ve mihraplıdır. Üzerinde divani hat ile yazılar vardır. Ve bizler bu sur duvarları arasında bu formda mezar taşlarına da rastlıyoruz. Sahabe Efendilerimiz ile Fetih şehitlerimiz koyun koyuna uzanmış vaziyetteler.

Bir Daha Açılmayan Sur Duvarları:

Çekim sırasında ilginç bir detaya daha dikkat çekmeye çalışıyoruz. Fatih’in kuşatmasından bu yana örülü kalan sur kapıları. Evet yanlış duymadınız. Örüldükten sonra bir daha açılmayan ve öylece örülü vaziyette duran kapılar var hala İstanbul’da. Tarih içerisinde en çok kuşatılan şehir olan İstanbul’da, muhasaralar sırasında kapılar kuvvetli bir şekilde kapatılıyordu. Kritik yerlerde bu kapıların örüldüğü de oluyordu. Ama Fatih Sultan Mehmet’in kuşatması o kadar çetin geçmişti ki Bizans neredeyse tüm kapılarını ördürecekti. Fetihten sonra Fatih ve askerleri bu kapılardan bir kısmını kullanma gereği duymadıkları için bunlar açılmayacaktı. Ve bizler o günlerden bu günlere örülü vaziyette kalmış kapılar ile karşılaşmaktayız.

Latin İstilası ve İstanbul’daki İzleri 

Şu sıralar bir Ermeni Soykırım Masalıdır gidiyor. Yabancılar iç işlerimize müdahale adına habire üzerimize gelioyrlar. Halbuki kafalarını kaldırıp bir de kendi geçmişlerine baksalar ne herzeler görecekler. Sadece İstanbul’u incelesek bile onların talanlarına ait ne izler görebiliriz.

Programımızın bir diğer bölümü olarak Fatih’in İstanbul’a girişi ile Haçlıların girişini kıyaslayalım dedik. Ve bu büyük talanın izlerini görmek için şöyle Sultanahmet’e doğru uzandık. Roma’nın görkemli Hipodrom Meydanında birkaç tane anıt hala dimdik ayakta durmaktadır. Bunlardan bir tanesi örme taştır. Roma İmparatoru 7.Konstantin yaptırmış. Örme ama zamanında üzeri kalınca bir tunç tabakası ile kaplıymış. Ve Latinlerin Kudüs’e giderken yönlerini İstanbul’a çevirdiklerini görüyoruz. Ortodoks Hristiyanların onları dostca karşılaması fakat Latinlerin hunharca saldırıları neticesinde İstanbul’un 57 yıl sürecek işgalinin başlaması. Bu işgal sırasında İstanbul’u ciddi şekilde yağmalamışlardır. İşte bu yağmadan nasibini alanlardan biri de bu zavallı örmetaş’tır: Latinler para basmak için üzerindeki tüm tuncu eritecekler ve taşı bugünkü hali ile çırılçıplak bırakacaklardır.

Bu İstiladan nasibini alan bir diğer anıtta Örmetaş’ın hemen yanında bulunan Yılanlı Sütundur. Üç yılanın dolanmış hali olan bu anıtta, yılan başları üzerindeki altın kazanda Latinler tarafından götürülmüştür. Bugün İtalya’da bulunan dört at heykelciği de. Listeyi uzatmak mümkün. Halbuki Osmanlılar olmasa idi bugün ayakta kalmış bir Ayasofya belki olmayacaktı. Ne Çemberlitaş, ne Dikilitaş ne de bir başkası Onlar tarihe saygılı idiler ve hassas bir şekilde korumasını bilmişlerdi.

Haliç Kapıları ve Şehitleri:

Kısaca Latinlerin yağmaları ve Fatih’İn fethini kıyasladıktan sonra Haliç’e doğru uzanalım dedik. Çünkü İstanbul’un en zayıf surları buradaydı ve Fatih’te burasını gözüne kestirmişti. Haliç’i aşmak zordu ama O bir yolunu bulacak ve Fethe birkaç gün kala gemilerini karadan aşırtarak Haliç’e indirmesini bilecekti. Ardından beş kişinin yan yana geçebileceği bir köprü kurduracak ve Haliç surlarını da muhasaraya başlayacaktı. O günlerden bu günlere kalmış Fetih yadigarlarından biri de Haliç Kapılarında yatan Fatih’İn şehit askerlerine ait kabirlerdir. Kameralarla birlikte Ayakapı’nın önüne geliyoruz. İşte Ayakapı ve hemen yanında bir türbe. Burada yatan kişi Fatih’in sekbanbaşı Abdurrahman Ağa. Bir sonraki durağımız hemen onun ilerisindeki bir başkası olan Cibalikapı ve bu kapının yanında şehit düşen ve buraya defnedilen Cebe Ali. Kapıya da O’nun adı verilmiş. İşte Osmanlı’nın vefa duygusunu burada bir kez daha görebiliyoruz.

Atını Denize Sürdüğü Yer:

Hep söyler dururuz Fatih Sultan Mehmet İstanbul kuşatması sırasında atını denize sürmüştü diye. Sorsok nereden sürmüştü atını denize, pek bilen çıkmaz. Bizlerde Fatih’in inancından altığı gücü ve kararlılığını görmek ve göstermek adına buraya gidelim ve atını denize sürdüğü mekanı tüm dünyaya gösterelim. Eminönü’nden Sarayburnu üzerinden sahil yolunu kullanarak tek tek sur kapılarının isimlendirdiği kışı şeritlerini geçtik. Ahırkapı, Balıklıkapı, Kumkapı, Çatladıkapı derken Yedikule’ye kadar geldik. İşte surların bittiği yer. Burada en dikkate değer şeylerden biri surların tam bitiş noktasında, denize en yakın yerde bulunan ve gövdesinin yarısı mermer ile kaplı olan burçtur. Mermer kule denilen bu yapının Roma’nın en eski burçlarından biri olduğu düşünülüyor. Tabi şuan olduğu gibi buradan bir yol geçmiyordu. Kıyı boyunca uzanan sahil yolunun Menderes döneminde yapıldığını ve sur duvarları yıkılarak buradan dışarıya çıkarıldığını biliyoruz.

İstanbul gibi bir şehri almak için denizlere hakim bir güç olmanın gerektiğini sanıyorum söylememe gerek yok. Fatih Sultan Mehmet’İn de bir donanması ve donanma kumandanı vardı. Bu kişi bugün Baltalimanı’na adını vermiş olan Baltaoğlu Süleyman Paşa’ydı. İstanbul Kuşatması başladıktan birkaç hafta sonra İtalya üzerinden Papalık içini tahıl ile doldurduğu dört gemiyi Konstantinapolis’e yardım götürmek üzere yola çıkarır. Bunlara iki de Ceneviz gemisi eşlik etmektedir. Baltaoğlu Süleyman Paşa Marmara’ya giren bu düşman gemilerini Sarayburnu önlerinde karşılar. Onların Haliç önüne gelmelerini engellemeye çalışır. Burada küçük bir deniz savaşı yaşanır. Yabancı gemilerin bordaları bir hayli yüksektir ve bu nedenle Baltaoğlu Süleyman Paşa onları durduramaz. Hadiseyi sur duvarları üzerinden Bizans halkı takip ederken, sahilden de Fatih Sultan Mehmet izlemektedir. Baltaoğlu’nun başarısız olması ve düşman gemilerinin Haliç önlerine doğru ilerlemesi üzerine Fatih Sultan Mehmet dayanamaz ve atını Marmara Denizi’nin sularına doğru sürer. Manzara dehşet vericidir. Surların üzerindeki yüzlerce kişi bu manzarayı görmüş ve Fatih Sultan Mehmet’teki bu kararlılık ve İman ruhu karşısında şaşırmıştır. İşte Mermer Kule’den sonraki bu kısım Fatih’İn atını denize sürdüğü yerdir ve buralara bize hep bu muhteşem iman ruhunu hatırlatmaktadır.

İstanbul Surları Bizi Bekliyor:

İstanbul’un tarih boyunca neden bir türlü alınamadığını görmek için şehrin kara surlarını yakından izlemek gerekmektedir. Gerçekleştireceğimiz televizyon programında bunu da insanlara gösterebilmek için surları daha detaylı inceleyebileceğimiz bir mekana gitmeye karar verdik. Burası Belgrat Kapı civarıydı. Fethi uzaktan yorumlamak kolay, bir de surların yanına gelip konuşmak lazım ki, insan o zaman fetih denilen şeyin aslında ne kadar büyük bir meşakkat altında gerçekleştiğini daha iyi anlıyor.

İstanbul’u bu kadar alınamaz kılan bu surların özelliği üçlü savunma sistemine sahip olmaları. Yani en önce derin ve içi su dolu bir hendek. Hemen arkasında 4 m.lik bir sur duvarı, onun arkasında 10 m., onunda arkasında 16 m. lik üçüncü bir sur duvarı bulunuyor. Birini geçseniz diğerine takılıyorsunuz. Her bir sur dendanı arkasında onlarca askerin size yağmur gibi ok yağdırdığını, kızgın yağlar dökmeye çalıştığını, yada suda bile sönmeyen Grujuva ateşleri ile etrafı cehenneme çevirmeye çalıştıklarını düşünebiliyor musunuz ? İşte insan surları gözlerken hep bunları düşünüyor.

Kamera ile tek tek dendanlar, bunların arkasındaki, askerlerin üzerinde koşuştukları seyirdim yolları ve duvarları çekmeye çalıştık. Fakat ekibi bir sürpriz bekliyordu. Zira Belgrat Kapının ikinci ile üçüncü duvarları arasında Fatih’in fetih kuşatmasından kalma bir top güllesi duvara yapışmış vaziyette öylece duruyordu. Çekim ekibi hayretler içerisinde kaldı bu manzara karşısında. İşte İstanbul Kuşatmasının canlı bir şahidi o günlerden fırlamış ve beş asır sonrasına kimbiler neler neler anlatmak istiyordu.

Ekibimizi en çok şaşırtan şeylerden biri de Surların önündeki hendeklerde yapılan bahçecilik çalışmaları oldu. İstanbul surlarının önünde uzanan bu geniş alanlarda marul, roka, tere, lahana vb. birçok sebze yetiştiriliyor ve görüldüğü kadarıyla bayağıda verim elde edilebiliyordu. Aklıma Bulgarların gerçekleştirdikleri o meş’um saldırı geldi. Yüzyıllar önce İstanbul’u muhasara ettiklerinde sur dışında yaşayan ahalinin neredeyse tamamını toplamış ve katlederek bu zavallı insanların cesetleri ile hendekleri doldurmaya çalışmışlardı. Bir zamanlar ne acı olaylara şahitlik eden bu hendeklerde bugün sebzecilik yapılması, tarihi bilenler için bir hayli tuhaf kaçıyor ve bize tarihin ibret dolu sayfalarından birini daha gösteriyor.

Ulubatlı’nın Burcuna Tırmanıyoruz:

Artık çekim alanlarının sonlarına doğru yaklaşıyorduk. Merak edilen bir konuyu daha gözler önüne sermek istiyorduk. Fatih’in atını denize sürmesi gibi fetih ile ilgili en çok konuşulan konulardan biri de Ulubatlı Hasan’ın burçlara tırmanarak ölümü pahasına ilk sancağı surlar üzerinde dalgalandırmasıdır. Peki Ulubatlı Hasan, hangi burca tırmanarak bu kahramanlığı göstermişti. Üzerinde şehit düşeceği bu burç kesinlikle bilinmeye ve görülmeye değerdi. Hemen herkesin duyduğu, fakat yerini bilmediği burcu insanlarımıza gösterebilme adına ilerledik. Ekip arabamızı vatan caddesinin bittiği yerin yakınlarında bıraktık. Vatan Caddesinin İstanbul dışına açıldığı kısma yüzünüzü dönerseniz sol kolunuzun baktığı taraf ki burası Akgün Otel’in tam arkasıdır işte burada göreceğiniz ilk burç Ulubatlı’nın tırmandığı burçtur.Şimdi Ulubatlı olma sırası bizdeydi ve tırmanmaya başladık duvarlara. Az sonra meşakkatli bir tırmanış ile 16 m. lik duvarın üzerine çıkmıştık. Burca doğru ilerledik. Fakat burada bizi acı bir manzara bekliyordu. Burçlar genelde iki kısımdan oluşmaktadır. Alt ve üst odaları vardır. Önce alt odaya girilir, oradan da bir merdiven ile üst odaya ve sonrasında da burcun üstüne çıkılır. Bizde öyle yaptık ama alt odaya girmemiz ile birlikte feci bir manzara ile karşılaştık. Aman Yarabbi bu ne kötü bir koku. Bu en iğrenç bir manzara. Fethin en aziz şehitlerinden Ulubatlı Hasan’nın anısını yaşatan burç, sarhoşlar yatağı haline gelmişti. İçinde ne ararsanız vardı bu burç odasının. Her taraf içki ve (çok özür diliyorum) idrar kokuyordu. Ama böylesini sanıyorum bende tarif edemeyeceğim. Kendimizi üst odaya dar attık. Fakat orası da alttaki odadan farksızdı. Hele şükür en üst kısma çıkabildik. Acı olan şey, bu nice hatırayı üzerinde barındıran burcu bir tuvalet gibi kullanmaları idi. Allah’tan çekimi en üst kısımda yapacaktık. Kameralar kuruldu. Biz yeniden burcun üst odasına geçerek yeniden çıkıyor gibi yaptık ve burada hem Ulubatlı’yı hemde onun kahramanlığını konuşmaya çalıştık. Zira biliyorduk ki Ulubatlı öyle sanıldığı gibi normal bir yeniçeri değildi. Ulubatlı Enderun’da okumuş olup Fatih ile yaşıttı ve ordu kumandanı seviyesinde katılıyordu bu kuşatmaya. Ve gerçek bir kumandan edası ile askerlerinin en önünde gidiyor ve onlara örnek olurcasına canını seve seve bu kutlu fetih için verebiliyordu.

Nihayet çekimleri tamamlamıştık. Tam bir günü de bitirmiştik çekimler sırasında. Ama surları böyle canlı canlı gezmek ekibimizin de İstanbul’un fethine bakış açılarını değiştirmişti. Artık hadiselere sanki bizzat yaşamışlar gibi bakıyorlardı.