• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
  • Telefon 0539 404 72 34
Ayağınızı Bastığınız Yere Dikkat Edin Çünkü Harput’tasınız

Yolum Malatya’ya bir kez daha uğruyor. Bu, buram buram tarih kokan şehre gelmek benim için büyük bir mutluluk. Tabi bu sözlerimi duyan bir Malatyalı – yahu tarih bizim şehrin neresinde diyecektir. Bizim bu sözümüzün eski Malatya ile ilgili olduğunu hemen eklemek isterim. Peki bu eski ve yeni Malatya meselesi de nereden çıktı diyenler için, bir de bu şehrin iki ayrı yerleşim halinde olma hikayesini konuşalım.

Neden Eski ve Yeni Malatya?:

Dönem Osmanlı Devleti’nin sıkıntılı günlerinin yaşandığı bir devredir. Çünkü kendi içinden bir vali devletine ihanet etmiş ve orduları ile İstanbul’a doğru ilerlemeye başlamıştır. Bahsettiğimiz kişi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dır. Orduları Osmanlı ordularına karşı Mısır’dan itibaren yürümeye başlamıştır. 2.Mahmud’un emriyle de Osmanlı birlikleri karşı harekata geçmişlerdir. Mısır valisinin askerlerinin ilerleyişini durdurmak için ordumuz Malatya önlerine kadar gelir ve kışı orada geçirmek için şehir içinde tertibat alır. Halk mutlak bir çatışmada arada kalmamak için şehri terk eder ve dağlara çekilir. Aradan aylar geçer. Ordu şehirde kalmaya devam etmektedir. Kara kış bastırınca dağlarda perişan olacaklarını anlayan halk şehre yakın bir yere yeni evler yaparak orada yaşamaya başlarlar. Bir süre sonra ordu şehirden ayrılır. Fakat uzun zamandır içine insan girmeyen eski evler bakımsızlıktan oturulacak halde değildir. Halkın büyük bir kısmı, yeni yerleştikleri bu yerde kalmaya devam ederler. İşte bu sonradan yerleştikleri yer, bugün Malatya olarak adlandırdığımız ilin olduğu yerdir. Eski yerleşim yerleri ise Malatya’ya 10 km. kadar uzaklıkta bulunan ve Eski Malatya olarak adlandırılan yerleşim merkezidir. Gerçi artık günümüzde buraya eski Malatya değil Battal Gazi denmektedir. Battalgazi denmesinin de ilginç bir öyküsü vardır.

Peki Neden Battalgazi?:

Devir, Turgut Özal’ın başbakanlık yılları. Eski ve Yeni Malatya’nın belediye başkanları Turgut Özal’ı ziyarete giderler. Bildiğiniz gibi Turgut Özal’da Malatya’lıdır. Böyle bir ziyaret her iki taraf için çok önemlidir. Özal gelenleri büyük bir ilgi ile kapıda karşılar ve onlara hitaben çevresindekilere: -”Bakın, Malatya’nın eski ve yeni belediye başkanları gelmiş.” der. Aslında dili sürçmüştür. -”Eski ve Yeni Malatya’nın belediye başkanları diyecektir. İşte bu hadise Eski Malatya’nın adının değiştirilmesine sebep olacak ve Battalgazi adını alacaktır. Eski Malatya’ya Battalgazi denmesinin sebebi ise meşhur tarihi kahramanımız Battalgazi’nin doğum yerinin burası olmasıdır. Hatta bugün Malatya’da, Battalgazi’nin doğum yeri olduğu rivayet edilen bir de ev bulunmaktadır. Aslında Anadolu’da böyle eski ve yeni olarak ikiye ayrılan tek şehir Malatya değildir. Malatya gibi farklı nedenlerle asıl yerleşim merkezinden kopmuş, hatta bu kopuşun ilerlemesi ile farklı isimler almış birçok yer bulunmaktadır. Meğer kader bize, aynı gün içinde böyle bir özelliğe sahip iki ayrı şehre gitmeyi yazmışta haberimiz yokmuş.

Malatya mı Elazığ mı?:

O akşam öğretmenler günü programı sonrasında yanımızdaki arkadaşlarımız ile ertesi günü nasıl geçireceğimizi planlıyorduk. Benim aklımdan Battalgazi geçiyordu. Oraya gider ve başta Alaaddin Keykubat’ın Ulucami’si olmak üzere nice kümbet ve türbeyi dolaşırız diye düşünüyordum. Silahdar Mustafa Paşa’nın Kervansaray’ı ve Hadriyan Surları da cabası. Birden telefonum çaldı. Açtım Elazığ’dan bir tanıdığım. Hocam buralara gelince bir uğrasanız diyordu. Şuan Malatya’dayım dedim. İyi ya dedi. Malatya bize bir saat uzaklıkta. Elazığ deyince aklıma hemen Harput geldi. Peki Harput size ne kadar uzaklıkta dedim. Taş çatlasın 20 dakika demez mi ? Kafamda şimşekler çaktı. Yarının planı belli olmuştu. Harput’a gitmeliydik. Telefonu kapattıktan sonra meseleyi yanımdakilere açtım. -Hocam sabahtan çıkarsak Harput’u gezebiliriz dediler. Ben dünden razıydım. Tamam dedim. İlla Harput olsun da isterse sabah namazı ile çıkılsın.

Bir Artuklu Başkenti:

Harput’u gezmeyi bir süredir çok istiyordum. Çünkü Marmara Üniversitesi’nde Prof. Zeki Sönmez Bey bize bir aydır Artukluları anlatıyordu. Anadolu’da Büyük Selçukluların desteği ile yerleşmeye çalışan dört büyük beylikten biri olan Artuklular, diğerlerine göre hem en zengin hem de sanata en düşkün olanları idi. Kendi aralarında Harput, Mardin ve Hasankeyf Artukluları olarak üçe ayrılıyorlardı. Bu saydığım şehirlerin tarihte ne kadar önemli yerler olduklarını, oraları gezenler az çok bilirler. Muhteşem bir mimari zenginliğe sahiptir buralar. Kesme taştan yapılma eşsiz camiler, medreseler, kale burçları, minareler ve daha neler. En son gördüğümüz konulardan biri de Harput Ulucami idi. Bu güne kadar hiç gitmemiştim Harput’a. Ama şimdi fırsatı çıkmıştı. Bizlerde anlaştığımız üzere ertesi gün sabah erkenden Harput’a gitmek amacıyla ayrıldık.

Malatya Elazığı arası normal bir gidişle bir saat sürüyor. Elazığ’ın dibindeki dağın en tepesi ise Eski Elazığ. Yani bugün ki adı ile Harput. Evliyalar diyarı, bir dönem dünya ilminin merkezi. Avrupa’dan kovulan ve aforoz edilen düşünürlerin uğrak ve sığınak merkezi. Doğunun irfan merkezi. İşte şimdi bizler Elazığ’ın içinden, bu buram buram tarih kokan şehre doğru tırmanya başlamıştık.

Harput Kapılarında Yavuz Sultan Selim Tarafından Karşılanıyoruz: 

Yeni şehir olan bugün ki Elazığ ovaya kurulmuş. Asıl şehir olan Harput ise tüm tarihi kentler gibi dağların zirvelerinde. Harput’a çıkarken, Elazığ ile arasında küçük bir tepe daha görüyoruz. Aslında burası Harput’un bulunduğu dağın etekleri gibi. Burada bizi en çok etkileyen şey bu tepenin başına, Elazığ’a en hakim noktaya kurulmuş olan Yavuz Selim Kolejli oluyor. Muhteşem bir duruşu var ve tabiî ki manzarası da bir o kadar etkileyici. Sanki oradaki duruşu ile Harput’u karşılamaya gelen herkese hoş geldiniz der gibi. Bu okula neden Yavuz Sultan Selim’in adının verildiğini düşünüyor ve bulmakta gecikmiyoruz. Harput ve çevresi Osmanlı Devleti’ne Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında katılmıştı. Demek ki okulun mütevelli heyeti de bir vefa borcu olarak ecdadın adını böyle nezih bir eğitim kurumunda yaşatmak istemişler.

Balak Gazi Hala Atın Sırtında: 

Harput’a varır varmaz ilk işimiz, Harput’un en hakim seyir yerinden Elazığ’ı seyretmek oluyor. Bu seyir yerinin hemen yanında şaha kalkan atının üzerinde, elinin kılıcı ile Balak Gazi karşılıyor bizi. Elinin kılıcıyla dediysem, bu kılıç biz torunları için değil elbette. Vatana, millete, inancımıza saldıranlar için muhakkak.

Artuklu hanedanından olan Balak Gazi 1112 yılında Harput’a Bey olmuş ve buradan Mardin ve Halep’e kadar uzanan muhteşem bir birlik oluşturmuş. Zamanında haçlılara aman vermemiş, bu cesareti ile de haçlı liderlerinin korkulu rüyası haline gelmiş. Haçlılarla mücadeleleri sırasında, 1122 yılında Urfa Kontu Josellin’i esir etmiş ve ardından da O’nu kurtarmaya gelen Kudüs kralı Baudouin’i de esir almış. Bu esir kralları Harput Kalesi’ne kapattırmış. Kendisine Büyük Selçuklular tarafından Gazi ünvanı verilen bu büyük lider yine kendisine yakışır bir şekilde 1124 yılında Menbiç Kalesi’ni kuşatırken göğsüne saplanan bir ok ile şehit düşmüştür. Ruhuna fatihalar göndererek ayrılıyoruz.

Alaca Cami ve Ahlat Taşları:

Az önce Elazığ’ı seyrettiğimiz bu yerin hemen arkasında alacalı bir cami görüyoruz. Yanına gidince birde ne görelim; caminin adı da Alacalı imiş. Böyle denmesinin sebebi inşaatında farklı renklerdeki iki taş cinsinin kullanılmasından ileri geliyor. Bu taşlardan renkli olanı hemen tanıyorum. Koyu kahverengi bir renge sahip olan bu taşa Ahlat taşı deniyor ve Doğu Anadolu bölgesinde yoğun şekilde kullanılıyor. Gelelim Alaca Cami’nin banisine. Yapı tabiî ki bir Artuklu eseri. Beyliğin son sultanı Nureddin Artuk Şah’ın babası Hızır Bey’in gayretleri ile inşa edilmiş. En dikkate değer sanatsal özelliği ise cami tavanının iç tezyinatı. Ahşap süslemenin parmak ısırtan bir örneğini doya doya seyrediyoruz. Caminin batısında bulunan kapıya da yonca yaprağı formu verilmiş. Caminin bir kubbesi yok. O dönemlerin tipik mimarisi ile düz bir tavana sahip imiş. Şimdilerde üstünü bildiğimiz tarzda sakıflı bir çatı örtüyor. Caminin çevresini dolaşırken etrafa da bakmayı ihmal etmiyoruz. Şaşılacak kadar çok kubbe bir arada duruyor ve her biri de sanki bir an önce gel ve bizi de ziyaret et diyorlar. Bu kadar küçük bir yerleşim merkezinde bu kadar etkileyici tarihi bir arada görmek son derece muazzam.

Osmanlı Anadolu’ya Yatırım Yapmıştı: 

Alaca Cami sonrasında, az ileride yolumuzun önüne çıkan bir başka camiye uğruyoruz. Fakat diğerine göre bir hayli yeni sayılabilecek yapı bir Osmanlı Camisi. Bu caminin şahsında uzun zamandır içimi acıtan bir şeyi burada ifade etmek istiyorum. Gezilerim sırasında muataplarımdan duyduğum bir soru, bir takım şer kesimlerin Osmanlı’yı kötüleme adına ne kadar sinsice çalıştıklarını gösteriyor. Soru şu: «Anadolu’yu geziyoruz ve Osmanlı yapılarının çok az olduğunu görüyoruz. Daha çok Selçuklu yapıları var. Osmanlı neden Anadolu’ya yatırım yapmadı ? Halbuki Avrupa’da bir sürü yapıları var.” Aslında soruyu ortaya atan ard niyetlilerin derdi başka. Onlar Osmanlı’nın kendi asli unsurunu ihmal ettiğini, devşirme paşalar sebebi ile hep Avrupa’ya yatırım yaptıklarını ve Anadolu’yu ihmal ettiklerini söylemeye çalışıyorlar. Halbuki ne kadar büyük bir iftiradır bu. Bugün Anadolu Osmanlı eserleri ile doludur. Dün gittiğim Eski Malatya’daki Silahtar Mustafa Paşa kervansarayları, şuan önümde duran Kurşunlu Cami.

Bunların hepsini burada saymamız mümkün değildir.Selçuklu yapılarına gelince. Eğer Osmanlılar, Selçuklu yapılarını restore etmeselerdi o yapılar günümüze biraz zor gelirdi. Geçmişte zaten nüfus az. Bir beldeye yetecek cami, medrese sayısı belli. Fazlasını yapmak yerine olanı korumuşlardı.İşte Kurşunlu Cami’ni gezerken aklımdan hep bunlar geçiyor.

Bu camiyi yaptıran da bir Osmanlı Sancak Beyi olan Osman Ağa imiş. Yapının en çok dikkat çeken yanı içerisinde bulunan tarihi minberi. Rivayetlere göre bu minber aslında Harput Ulucami’nin minberi imiş.

Dördüncü Murat Bağdat Seferi’ne giderken buradan geçmiş ve bu sırada da minberi Ulucami’ye hediye etmiş. İşte karşımıza bu kez bir minberin şahsında yine bir Osmanlı eseri çıkıyor. Az önceki söylediklerimizi tamamlayan bir örnek. Kendisinden önceki medeniyetlerin yapıları ile ilgilenmese Ulucami’ye neden bir minber yaptırsın. Minbere sanatsal yönden baktığımızda sahte kündekari ile yapıldığını söyleyebiliriz. Birbirine geçmeler çok az ve yüzeysel. Fakat üzerindeki kûfi ile kazınmış yazılar harika. Kapılarındaki şemselerde özenerek hazırlanmış.

Arabistan’dan Anadolu’ya Mechul Bir Alperen:

Kurşunlu Caminin avlusundaki çeşmelerin soğuk suyundan da yudumluyor ve gezimize devam ediyoruz. Cami önünden birkaç yüz metre ileride sağa dönüyor ve üstü kubbe ile örtülü sarı küfekiden yapılma küçük bir yapı ile karşılaşıyoruz. Türbe gibi bir yapı, üzerinde de Arap Baba türbesi yazıyor ama yapının hemen yanında üst kısmı yıkılmış gayet geniş bir minare görülüyor. Hem iki katlı bir hali var. Bu yapı kesinlikle tek başına bir türbe olamaz diyor ve yakından incelemek üzere yaklaşıyoruz.

Öğrendiğimiz kadarı ile, burası Harput civarının bilinen tek mescid örneği imiş. Kapısına doğru yaklaşında seviniyoruz. Allah’tan yapının kitabesi kapısı üzerinde hala duruyor. Kitabesine göre bu eseri 1279 yılında Selçuklu Hükümdarı 4.Kılıçarslan’ın oğlu 3.Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Yusuf bin Arapşah bin Şaban yaptırmış. İki katlı yapının üst katı mescid olarak kullanılıyor. Mescid katında bulunan mihrab, Selçuklu’nun o paha biçilmez lacivert çinileri ile kaplanmış.

Burada en çok dikkati çeken ve yoğun bir ziyaretçi akınına sebep olan şey ise türbede yatan kişi. Mescidin altında bulunan türbede yatan Arap Baba denilen zatın naşı yüzyıllardır hiç bozulmamış ve eti ve derisi ile öylece duruyor. Evet bizlerde merakla yapının arkasını dolaşıyoruz. Türbeye bakan teyzemiz arkadaki demir kapının kilidini açıyor ve tek tek bu küçücük kapıdan içeriye giriyoruz. İçerisi nisbeten daha genişce. Ortada dikdörtgen bir sanduka var ve üzeri örtülü. Teyzemiz örtüyü altından tutarak yukarıya çekmemizi söylüyor. Yapıyoruz. Ortaya cam bir sanduka çıkıyor. Tabi içinde de hiç bozulmamış diyebileceğimiz bir naaş ile karşılaşıyoruz. Kol ve bacak etleri olduğu gibi duran bu kişinin kimliği çok belli değil. Buraların fethinde Arabistan üzerinden gelen bir büyük zat olduğu rivayeti bir hayli yaygın. Ruhuna fatihalar okuyarak yanından ayrılıyoruz.

Az ileride Harput Kalesi’ne bakan bir uçurumun tam kenarında Nadir Baba denilen bir başka türbeye daha rastlıyoruz. Dediğim gibi burası alimler diyarı ve bu zatların kabirleri zaman içerisinde halkın kendilerine gösterdikleri bu saygı çerçevesinde türbeleşmiş ve birer ziyaret mahalli haline gelmiş.

Oğlu İçin Endişelenen Bir Ana:

Sara Hatun Harput’un tam merkezinde iki katlı, diğer camilere göre oldukça büyük ve yüksek bir başka caminin yanına gidiyoruz. Bu eser bir hanım yapısı. Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan’ın annesi Sara Hatun’un yaptırdığı bir yapı. 1463 de ahşap olarak inşa edilen eser, Osmanlı Padişahı 3.Murat döneminde Hacı Mustafa tarafından yeniden yaptırılmış. İşte yukarıda konuştuğumuz mevzuya bir örnek daha. Ard niyetle bakıldığında Osmanlı buralara hiç yatırım yapmamış. Ama şu ana kadar gezdiğimiz neredeyse tüm yapılarda bir şekilde izi ve koruması mevcut. 1843 yılında ise Harput müftüsü Hacı Ahmet Efendi’nin gayretleri ile bugünkü durumuna getirilmiş. Minaresi ise çok daha sonralara, 1898 yılına ait.

Uzun Hasan ve annesi Sara Hatun denilince aklıma neler neler geliyor. Fatih Sultan Mehmet’in İlayı Kelimetullah adına gayretle işin başında olduğu yıllar. İstanbul fethedilmiş. Avrupadaki Haçlı zihniyetinin ödü kopmakta. Güçlü Osmanlı Devleti’ne karşı sinsi planlar yapılmakta. Bu ittifaklar yabancıların kendi aralarında olduğu gibi ne yazık ki bazen bu kalleşce düşüncelere Müslümanlarda katılmakta. Zaten insanı en çok da dostların attığı güller acıtmıyor mu?

Fatih Sultan Mehmet en zorlu seferlerinden birine çıkmaktadır. Hedef Trabzon Rum İmparaorluğu’dur. Katolik Avrupa’nın Latin İstilasında buraya sığınan bir Bizans birliği burada kendilerini Bizans İmparatorluğu’nun devamı gibi görmekte ve İstanbul’u Osmanlı’dan geriye alabilmek için sinsi planlar yapmaktadırlar.

Bu amaçla Doğuda bulunan ve Osmanlı’nın güçlenmesini bir türlü hazedemeyen bir müslüman Türk devletini de kendi yanlarına çekmeyi başarmıştırlar. Bu devlet Akkoyunlulardır ve başında da Uzun Hasan vardır. Hatta bu ittifakı daha da pekiştirmek için, Trabzon Rum İmparatoru, kızını Uzun Hasan’a vermiş ve O’nu Osmanlı aleyhinde tutmaya devam etmeye çalışmaktadır.

Fakat şimdi planları suya düşmek üzeredir. Çünkü Fatih Sultan Mehmet, ordusunu toplamış ve Trabzon Seferi’ne çıkmıştır. İşte bu sefer sırasında doğu tarafından gelen bir heyet, başlarındaki nedimelerinin Fatih Sultan Mehmet ile görüşmek istediğini bildirirler. Gelen kişi, işte karşımızda duran bu camiyi yaptıran Sara Hatundan başkası değildir. Fatih, gelenlerin Akkoyunlu Devleti’nin sultanı Uzun Hasan’ın annesi Sara Hatun ve heyeti olduğunu öğrenince onları kabul eder. Bu üzgün anne, Trabzon Rum İmparatorluğundan sonra sıranın kendi oğluna geleceğini bildiği için oğlu adına af dilemek için buralara kadar gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet bu gönlü yaralı anneyi daha fazla üzmez. Oğlunun Müslüman bir türk olmasına rağmen düzeni bozduğunu, yabancılarla ittifaklar yaptığını söyler. Ama ana hatırına onu affedeceğini ve şu anda o yöne ilerleyen ordusunu da durduracağını bildirir. Sara Hatun memnun bir şekilde ayrılırken birden geriye döner ve Fatih Sultan Mehmet Han’a son bir soru sorar: -” Trabzon üzerine çıktığın bu seferde Zigana dağları üzerinde Soğuğa-sıcağa, açlığa-susuzluğa ve yorgunluğa karşı savaşıyorsun. Ey oğul! Bir Trabzon bunca zahmete değer mi? Soruyu dinleyen Fatih önce Sara Valideye, sonra etrafındaki insanlara bakar ve gür bir sesle şunları söyler: “-Bu zahmet din yolundadır, ahiretde Allahü tealanın huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur Bizim davamız kuru bir cihangirlik davası değildir. Bizler Allah’ın adını dünyanın dört bir yanına duyurmak için bu sarp dağları tırmanmaktayız. Bu herkes tarafından böyle biline. Bu hayırlı yolda kim ki karşıma çıkar bizden korksun. Ama kim ki bu yolda bize destek olur. Onu da dostumuz bilir ve sahip çıkarız.”

İşte Harput’ta bulunan bir caminin bize hatırlattıkarı bunlardı. Akkoyunlu Devletinin başında bulunan Uzun Hasan’ın annesi şevkat yönü ile buraya bu camiyi yaptırmış ve hem zamanında hemde şimdi bizlerden hayır dua almaktaydı. Peki ya oğlu Uzun Hasan, O ne yazık ki yabancıların oyunlarına alet olmaya devam edecek, annesinin binbir nasihatine kulak vermeyecek ve Fatih Sultan Mehmet tarafıdan Otlukbeli Savaşı’nda mağlup edilerek tarih sahnesinden kısa bir süre içinde çekilecekti.

İlkçağdan Günümüze Harput Kalesi:

Harput Şehrinin en güzel yanlarından birisi, hemen her yeri yürüyerek gezebiliyor olmamız. Bu tarihi küçük şehrin sokakları arasıda gezerken bu kez kendimizi tarihi kalesinin önünde buluyoruz. Ve yine yürüme mesafesindeki bu kaleyi de görmek için ilerliyoruz. Aslında tüm tarihi şehirlerde olduğu gibi Harput’ta da bir iç bir de dış kale var. Dış kale tüm şehrin etrafını sararken iç kale sadece yöneticinin ve garnizonun bulunduğu asıl yönetim birimini içine almaktadır. Genelde tarihi şehirlerde dış kaleler farklı nedenlerden dolayı yok olmuştur. Günümüze kadar gelebilenleri çok azdır. Etrafındaki dış surları ile ayakta duran üç şehrimiz bu yönleri ile bütün dünyanın ilgisini çekmektedirler. Bu şehirler; İstanbul, İznik ve Diyarbakır’dır.

İşte Harput’ta etrafındaki dış surları hemen hemen kalmamış olmasına rağmen, iç kale surlarını muhafaza etmeye devam etmektedir. Kaleye girerken, bizimle birlikte kalabalık bir grubunda kaleyi ziyareti dikkatimizi çekiyor. Bu gençler Malatya İnönü Üniversitesi’nin resim bölümünün öğrencileri imiş. Başlarındaki hocaları ile böyle bir gezi düzenlemişler. Tabi ki bu çok hoşuma gidiyor. Gezmek ve görmek kadar insana hızlı ve kalıcı olarak bir şeyleri öğreten ikinci bir şey yoktur. Fakat hocalarının kale kapısındaki konuşmaları arasında Osmanlı’dan küçümser ifadelerle bahsetmesi açıkcası bizlere çok acı geldi.

Gezmeye çalıştığımız Harput kalesi aslında MÖ 9.yy larda ilk kez Urartular tarafından kullanılmış. Kalenin o günlerine ait yegane izleri, Kızlar kalesi denilen kısımdaki basamaklı teraslar ve suya inen merdivenli tüneldir. Kayıtlarda Romalılar ve Arapların birçok yerde zikrettiği bu önemli kaleyi, 1085 de Türkmen Beylerinden Çubuk Bey fetheder. Çevresindeki tüm surları Türkler döneminde inşa edilan kaleyi 1112 de Artuklu Devleti’nin başında bulunan Balak Gazi alır ve burayı beyliğin başkenti haline getirir. Tarih içinde Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat, Akkoyunlular ve Dulkadiroğulları tarafından da yönetilen kale, 1515 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı Devleti’ne katılmıştır. Evliya Çelebi burayı ziyaretinde kale içinde bin kadar evin bulunduğunu gördüğünü söylemektedir. Kale’nin aşağılarını gezerken, hemen kale duvarlarının aşağı beden kısımlarına bitişik olarak inşa edilmiş fakat bugün kapalı bir şekilde duran Meryem Ana Kilisesi’ni görüyoruz. Kaleden aşağılara baktığımızda onlarca yıkık, virane bina görüyorum. Hemen hepsi kubbeli, içleri mihraplı bu nice tarihi yapı kendilerine şevkat eli uzatarak tamir ettirecek bir yüce gönül bekliyor gibiler.

Bir Orta Asya ve Ortadoğu Sentezi : Harput Ulucami

Kaleden en güzel görünen şeylerden biri de beni buralara kadar çeken O muhteşem yapı Ulucami. Evet Marmara Üniversitesi Sanat Tarihi Mastırında hocamız Prof.Zeki Sönmez Bey’in uzun uzun anlattığı bu Artuklu Şaheserini görmeyi çok istemiştim. İşte Malatya programı vesilesi ile Elazığ’a bu kadar yaklaşmışken Harput’a kadar gelmek nasip olmuştu. Ve o harikulade yapı şimdi tam karşımızda duruyordu. Kale gezimizi tamamladıktan sonra Ulucami’ye doğru ilerlemeye başladık.

Uzaktan tam bir kale gibi görülen bu kışla cami, Anadolu Türk Mimarisinin ilk camilerinden birisi. Büyük Selçuklu Devleti’nin sponsorluğunda yapılan Diyarbakır, Siirt ve Bitlis Ulucamilerinden sonra en önemli yapılar dört büyük beyliğin yaptıklarıdır. Yapı konusunda en muhteşem eserlerin koyan Artukoğulları olup, onların en önemli ilk camileri de işte bu yapıdır.

Tabi o dönemlerde mimari üsluplar yeni yeni şekillendiği için inşa edilen eserlerde hem Arap mimarisi, hemde Ortaasya Türk Mimarisi görülmekteydi. Bu yapıda da her ikisini bir arada görebiliyorduk. Kale tarafından geldiğimiz için caminin kıble duvarı bize doğru bakıyordu ve kıble duvarı önünde tam ortada küçücük bir kubbe görüyorduk. İşte mihrap önü kubbe dediğimiz bu formu, cami mimarisine kazandıranlar Türkler olmuştur. Ulucami’nin içine girdiğimizde caminin saf sıralarının gayet uzun olması hemen dikkatimizi çekti. Yani mimari enine doğru genişliyordu.

Bu formda Arap mimarisinin bir özelliği olup, burada da kullanılmıştı. Harput Ulucami’yi Anadolu’daki hemen tüm camilerden ayıran en önemli fark ise ortasında bir avlusunun bulunmasıdır. Aslında bu tarz, Arap, Mısır, Eyyubi ve Zengi mimarilerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Fakat oralarda hava şartları böyle bir mimari için uygundur. Fakat Anadolu’nun farklı iklim yapısı cami içinde açık bir avlunun pek de olumlu olmayacağını göstermiştir. Bu nedenle de Anadolu’ya ilk yerleşen Türkler bu tarzı bir burada bir de Malatya Ulucami’nde kullanmış ve sonrada terk etmişlerdir. Ulucami’nin minaresi uzun zamandır eğik halini koruyor ve görenlere, «-Bizim de bir pizza kulemiz varmış.” Dedirtiyor.

Artuklu Beylerine Ait Bir Kümbet:

Artukluların başkentliğini yapmış bu önemli merkezde bu sultanlara ait kabirlerinde olması gerektiğini düşünüyoruz. Biraz araştırdığımızda aynen Konya Alaaddin Tepesindeki Kümbette yan yana yatan Selçuklu Sultanları gibi burada da Artuklu Beylerinin bir arada bulundukları bir kümbet buluyoruz.

Halk arasında buraya da hemen bir baba ismi verilmiş ve Mansur Baba Kümbeti olarak adlandırılmış. Kümbet genel kümbet formuna uygun olarak iki birimden oluşuyor. Alt kısım kripta bölümü ve burada asıl kabirler yeralıyor. Aşağıdaki küçük bir kapıdan buraya giriyoruz. İçeride dört adet sanduka mevcut. Burada yatanlardan iki tanesinin kimlikleri az çok tahmin ediliyor. İmadüddin Ebubekir ve oğlu Nizameddin İbrahim. Kripta bölümü gerçekten çok ilgi çekici. Sekizgen şekildeki kümbetin kriptasının örtü sistemi de kırık çokgen bir şekilde yapılmış.

Tabiat ile tarihi yan yana görmek hep hoşuma gitmiştir. Kümbeti incelerken bahçesinde dolaşan Tokat tavukları da bir hayli ilgimizi çekiyor ve evlerine son derece sadık olan ve bulundukları ortama gelen bir yabancıyı bir bekçi köpeği hassasiyeti ile ele veren bu ilginç canlıları da fotoğraflıyarak oradan ayrılıyoruz.

Risale-i Nur’un İlk Talebesi: Hulusi Yahyagil

Çevremiz hala gezilmeyi bekleyen nice tarihi yapı, hayatları incelenecek ve ruhları şad edilecek nice ilim ve irfan insanının türbesi ile dolu. Ama vaktimiz artık çok az kaldı. Çünkü aynı gün 14:45 uçağı ile Malatya’dan İstanbul’a gitmem gerekiyor. Harput’a gelmişken son dönemin en önemli fikir adamlarından biri olan Bediüzzaman Said Nursi Hz.nin meşhur talebelerinden Hulisi Yahyagil’in türbesini ziyaret edelim ve buradan öyle ayrılalım diyoruz. Bu kez arabalarımıza binerek Harput’un yukarılarına doğru tırmanıyoruz. Şehir kabristanına geliyoruz. Eski yeni birçok kabir taşı öylece yan yana duruyorlar. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili aile haziresinin üzerinde Hacı Hulusi Efendi Kabristanı yazıyor.

Hazirenin en sağ köşesinde Hulusi Bey, yanında eşi Halise Hanım, oğulları Necati ve Necmettin Yahyagil’lerde burada yatıyorlar. Hulusi Yahyagil bir Albay emeklisi. Bediüzzaman ile karşılaşmalarından sonra bir daha ayrılmıyor, mekansal olarak ayrılıklarında bile kalbi beraberliklerini sürdürüyorlar. Hulusi Bey için, Mektubat’ın yazılmasına vesile olan kişi deniliyor.  Hulusi Bey mahremcedir Üstadım diyerek dedesinden kalma bir el yazmasında dedesinin adının başında bir seyid ibaresi gördüğünü söylüyor. Üstat da kendisine, ben zaten sende bir farklılık hissediyordum diyerek onun bu Efendimiz’e sas soyca bağlılığını tasdik ediyor. Mezartaşlında Osmanlıca olarak «Risalei Nur’un birinci talebesi emekli albay Seyyid İbrahim Hulusi Yahyagil ruhuna fatiha yazıyordu.

-”Eskilerin, ayağınızı bastığınız yere dikkat edin.” Dedikleri Harput’tan saygı ile ayrılıyoruz.