• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Avrupa’nın Kurduğu İlginç Bir Devlet: Belçika-2

Belçika’da Eski Bir Prenslik: Liege

Belçika’nın güneyine inmişken Liege’ye doğru uzanmamak olmaz. Çünkü burası Belçika’nın en önemli şehirlerinden biri olması yanında, tarih ve tabiat güzellikleri bakımından da liderliğe oynayacabilecek kadar zengin. Brüksel’in 90 km. Güneyinde yeralan şehir, büyüklüğüne ve yüksek yapılaşmaya maruz kalmasına rağmen son derece estetik bir özelliğe sahip. Özellikle içinden geçen nehir ve bu nehir üzerindeki birçok köprü şehre ayrı bir hava katıyor.

Haçlı Seferleri Buradan Başlamıştı:

belcika-2-1Herzaman yaptığımız şeyi yapıyor ve ilk kez geldiğimiz bu şehrin eski ve ana kısmına doğru ilerliyoruz. Burada geniş bir meydan ve bu meydanın yanında eski ve bir o kadar da büyük ve gösterişli bir bina var. Burası Palaıs des Prınces Eveques, yani Adaletbinası. İlginç özellikleri olan bu yapı ilk kez 10.asırda par le prince-évêque Notger tarafından kendisine saray olarak inşa ettiriliyor. Miladi 1000 ler. Avrupa’yı kasıp kavuran Haçlı Seferleri başlamak üzere. Kudüs’ü almak isteyen Haçlı zihniyeti sel gibi akınlara hazırlanıyor. Onların busaldırıları, Anadolu Selçukluları, Ortadoğu Atabeylikleri ve ileride kurulacak Eyyübiler tarafından defalarca bertaraf edilecek. Ve onlar insanlığa sığmayan katliamlara imza atarlarken Ortadoğudaki İslam’ın güzelleştirdiği, Sultan Mesutlardan, Kılıçarslanlardan, Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyübilerden defalarca insanlık dersi alacaklar.

belcika-2-2

Bu Haçlı Seferlerinin Avrupa üzerinde örgütlendiği birkaç yer vardır. Fransa Leon, Prusya ve Belçika Liege. Buradaki önde kişiler tüm mallarını, itibarlarını ve çevrelerini kullanarak büyük kuvvetler hazırlamışlardır. İşte şimdi biz Liege’de, Haçlı Seferlerine çıkma kararının alındığı binanın önündeydik. Bugün Adalet Binası olarak kullandıkları bu yer zamanında Adalet kavramını yerin dibine sokacak işlerin yapılış kararının alındığı yer olarak kullanılmış. Yani Haçlı Seferlerine buradan çıkılmış. İbretli gözlerle bu ihtişamlı ama bir o kadar da kasvetli yapıyı seyrediyorum. Din adına çıktıkları bu seferde, ölecekleri daha sefer öncesinde cennetle müjdelemişler, nice uhrevi vaadler ile insanları kandırarak bu seferlere sürüklemişlerdi. Yapacakları şey, üzerinden geçtikleri tüm tarla ve bahçeleri yakmak, tüm köyleri yok edip insanları öldürmek ve Kudüs gibi dini bir merkezin sokaklarında günlerce kan akıtmaktan ibaretti.

Kendi Kiliselerini Yıkan Bir Zihniyet:

belcika-2-3Adalet Sarayı’nın önünde geniş bir meydan bulunuyor. Aslında bu meydan bilerek oluşturulmuş bir meydan değil. Tarihi bir kilisenin yıkılması ile meydana gelmiş. Saint-Lambert adı verilen bu önemli kiliseyi yıkanlar bazılarının aklına gelebileceği gibi Müslümanlar değiller. Çünkü bizim inancımız hiçbir zaman bir başka dinin mabedini yıkmaya razı olmaz. Peki bu tarihi kiliseyi yıkanlar kimlerdi ? Cevap kendileri yani hristiyanlar. Kendi dinlerinden olanlar aralarındaki bir takım husumetler sebebiyle bu önemli dini merkezi yok etmişlerdi. Bu hadiseler devletler arasında o kadar büyüyecek ve neredeyse bir asıra yakın sürdükleri için de tarihe 100 yıl savaşları olarak geçecektir. 1795 de uzun yıllar devam eden savaşlarda içinde bulunduğumuz Liege kasabasının kurucuları olan prenslik burayı Fransızlardan alır ve sırf bu kilise Fransız yönetiminin sembolü diye yıktırılır. Zamanında kilise yıktırılmıştır ama bugün kiliseyi yıkanların torunları bu kilisenin temellerinden para kazanmanın yolunu bulmuşlar. Bu devasa alanın altına kadar inmişler ve eski kilise yapısının temellerini ortaya çıkarmışlar. Ama bu yapı temellerini gezmek bir süre sonra sıkıcı hale geleceğinden buraları Arkeoloji Müzesi haline getirmişler. Buraya Liege’nin tarihi ve yaşam katmanları sıralanmış. Buralar bizim Anadolu’muz gibi tarih zengini yerler değil. Kazdıkları heryerden geçmişe ait bir şeyler bulamıyorlar. Budan dolayı da kendi tarihlerini birazda zorlama ile kendileri hazırlıyorlar. İşte yine aynı meydanda zorlama bir tarih unsuru ile daha karşı karşıyayız. Bahsettiğim şey bir çeşme ve adı da Le Peron. Bu çeşme halk tarafından o kadar önemsenmiş ki Liege’nin özgürlük sembolü haline gelmiş. 1468 de Bourguignonslardan, Fransız kökenli bir prens tarafından Liege yenilgiye uğtaratılmış ve bu sembol çeşme Brugge’ye götürülmüş. Prensin ölümü sonrası geri getirilmiş ve Liege’nin bağımsızlık sembolü haline getirilmiş.

Askeri Binaları Şehre Sokmuyorlar:

belcika-2-4Liege’yi en iyi kavramanın yolu O’nu yukarıdan seyretmek. Şehre hakim tepenin zirvesine doğru tırmanıyoruz. Yayan gitmeye kalkarsanız bir hayli zorlanacağınız bu yokuş, araba ile ancak birkaç dakikanızı alıyor. Bu yüksekseyirliğin etrafı bir takım eski yapılarla çevrili. Tüm bu yapılar zamanında şehrin güvenliğini sağlayan askeri binalarmış. Yani kaleler, kale önü hendekleri ve birtakım tahkimatlar. Artık Avrupa şehirlerinde öyle şehir diplerinde askeri binalar bulunmuyor. Genelde askerler, hemen hep şehre uzak yerlerde barınıyorlar. Şehir içi askeri yapılarda artık başka amaçlara hizmet eder hale getirilmişler. Bu gördüğümüz binalar da hastane olarak hizmet veriyorlar.

Liege’nin seyri için yapılmış seyir yerlerine geliyor ve muhteşem manzarayı temaşaya koyuluyouruz. Şehri ikiye bölen nehir ve üzerindeki köprüler ile nehrin etrafını saran devasa yapılar bu görüntüyü tamamlıyorlar.

Uzaklardan Saint Paul Katedrali görülüyor. Burası 10.asırda inşa edilmiş. Bu mabedin papazlığını yapan Saint Lambert birhayli meşhur bir zat. Çünkü Liege, bağımsızlığını biraz da ona borçlu. Fransa’nın emparyalizmi ile etrafı sarmaya çalıştığı dönemlerde bu papaz Katolikler tarafından katledilir. Halk da sevgili din adamlarının öldürülmesi üzerine ayaklanırlar ve bağımsızlıklarını böylece kazanırlar.

Seyir yerimizin hemen altında devasa bir anıt var. Bu anıtda diğer birçokları gibi bize 2.Dünya Savaşı’nı hatırlatıyor. Ama Almanya’dakiler gibi Alman askerlerini değil, burada Almanların kurşuna dizdiği halkın uğradığı mezalimi anlatıyor.

100 Yıl Savaşlarının Hatırası Merdivenler:

belcika-2-5

Seyir yerimizin ve 2.Dünya Savaşı Anıtımızın altında aşağılara doğru uzanan merdivenler gözümüze çarpıyor. İşte bu tarihi merdivenlerin şahsında bir dönem Avrupa’yı kasıp kavuran 100 yıl savaşlarını hatırlıyoruz. Belçika tarihinde önemli bir yere sahip olan bu merdivenler günümüzde itina ile korunuyor ve okul sıralarındaki öğrenciler mutlaka buraya getirilerek uygulamalı bir eğitim ile onlara buralar gösteriliyor. Öğrendiğimiz kadarı ile bu bir asır süren savaşlarda buraya konuşlanan askerler ile şehrin bağı bu merdivenlerden sağlanıyormuş.

Tabiat Turizminin Baş Tacı Dinant:

belcika-2-6Belçika’da Liege denilince birçok tabiat severin aklına Dinant bölgesi gelir. Çünkü Belçika Almanya sınırında bulunan bu dağlık ve ovalık kesim hem yerleşim merkezlerine uzak hemde tam bir tabiat harikası. Liege’de bulunduğumuz son gün vaktimizin bir bölümünü Dinant’a ayırmaya karar veriyor ve bu yeşil cennete doğru ilerliyoruz. Liege’den güneye doğru yaklaşık 40 km. sonra muhteşem bir yeşillik sizi sarmaya başlıyor. Otantik köyler, yemyeşil yüksek düzlükler ve bunların aralarındayer yer geniş bahçeler içerisinde yer alan şatolar. Her bir şato sanki ortaçağdan fırlayıp gelmiş gibi. Sivri külahlı kuleleri, çıkmalı balkonları, dendanlı surları ve yüksek surları ile zamanında acaba kimlere kimlere ev sahipliği yapmıştı. Bir çok şatonun etrafı hendeklerle çevrili. Bu hendeklerin bir kısmı su dolu. Yani oradan geçen nehirlerin yatakları değiştirilerek bu şatoları çevirmeleri sağlanmış. Şatoların girişleri inen ve kalkan köprüler ile sağlanıyor.

 

belcika-2-7

Bu şatoların bir kısmı bugün pek de tanınmayan feodal beylere aitmiş. Fakat Liege otobanının çıkışından 30 km. sonra karşılaştığımız şato hiçde diğerlerine benzemiyor.Bizlerde gayet etkilenmiş bir vaziyette arabamızı durduruyor ve bu yapıyı yakından incelemeye karar veriyoruz. Görünüşünden de anlaşıldığı üzere gayet eski olan bu yapı 1266 lardan kalma. Spontın Şatosu denilen bu yer zamanında Vikinglerle yapılan savaşlarda kullanılmış.

Dünyanın birçok yerinden gelen tabiat turizmcilerinin vazgeçilmez uğrak mekanlarından biri olan Dinant bölgesinde insanlar arabalarından ziyade raylı ulaşım araçlarını kullanıyorlar. Genelde karavanaları ile geliyor ve ortak bir yerde bu karavanaları ile küçük bir köy oluşturuyorlar. Hatta burada kalacakları üç beş ayı düşünerek karavanalarının üzerine geçici çatılar bile inşa ediyorlar. İlk bakışta minik minik evlerden oluşan bir köy görüyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz, evlerin hepsi aslında tekerlekleri üzerinde duran karavanlar. Üzerlerine suni çatılarla küçük birer örtü eklenmiş. İnsanlar bu yerleşim yerlerine arabaları ile konuşlandıktan sonra başlıyorlar tabiatın tadını çıkarmaya. Bir gün yakın göllere yada nehirlere balık avına gidiyorlar. Bir diğer gün yüksek dağ zirvelerine kayak yapmaya. Tabi bu ulaşımlarını da dağların aralarına kurulmuş olan raylı sistem ile gerçekleştiriyorlar. İkişer kişilik minik arabalar rayların üzerinde gidiyor ve size hem açık havada dağ keyfi yaşatıyor hemde gideceğiniz yerlere kolayca ulaşmanızı sağlıyorlar.

Issızlaşan Manastırlar ve Hatırlattıkları:

belcika-2-8Dinant Bölgesinde dikkatimizi en çok çeken şeylerden birisi de dağların aralarında kurulmuş olan bir takım külliye tarzı yapılar. Bunların ne olduğunu merak ediyor ve soruşturuyoruz. Şehirden bu uzak yerlere bir takım manastırlar kurmuşlar.

Ortalarında kiliseleri ve çevrelerinde konaklama, yeme içme ve eğitim merkezleri olan bu yerler bizdeki külliye mantığında hizmet vermeye çalışıyormuş. Merak ediyor ve bunlardan bir tanesini yakından görmek istiyorum. Devasa bir binalar zincirinin önünde duruyoruz. Dağların arasında bu büyük yapıları nasıl inşa ettiklerini insan düşümekten kendisini alamıyor. Önünde durduğumuz yerin adı Abayye de Maredsou. Yani Maredsou Manastırı. 1870 de inşa edilmiş. Bu manastır en yenilerinden. Ondan üç beş yüzyıl önce yapılanları da var. Bu yenilerin yapılış sebebi Fransız İhtilali. Çünkü ihtilal ile bu dağ başlarındaki dini okul ve binaların çoğu hürriyet aşıkları tarafından yok edilmiş. Avrupa’nın zamanında, eğitime yaptıkları yatırımı görünce insan şaşırıyor ve onları hızla büyüten şeyi daha iyi anlamamızı sağlıyor. Fakat onlar açısından acı olan şey artık buraların bu ciddi eğitim anlayışını sürdürememeleri. Koca koca binaların içleri bomboş. Birçok Belçika gazetesinde, bu manastır yönetimlerinin gençleri buralara ücretsiz bir şekilde kamplara çağırdıklarını okuyoruz. Ama gençler bu ferdi faaliyetlere katılmıyor ve buradaki toplu eğitimlere tabi olmaktansa kendi başlarına hareketi tercih ediyorlar. Bir zamanlarının bu büyük manastırları ve onların uçsuz bucaksız bahçeleri, bugün piknik yapmak ve köpeğini dolaştırmak isteyenler tarafından kullanılıyor.

Bir Anadolu İnsanı: Barış Manço

Belçika’da bulunduğum bu kısa zaman diliminde beynimi en uzak hücrelerine kadar zorluyor ve Belçika ile ilgili kaçırdığım bir şey var mı diye düşünüyorum. Bizi ve Belçika’yı ilgilendiren acaba ortak başka bir şey kaldı mı ? Tam bu sırada aklıma Barış Manço geliyor. Onun Avrupa’da bir yerlerde okuduğunu ve kendisine özel rütbeler verildiğini hatırlıyorum. Burası Belçika olabilir mi ? Hemen yanımdaki arkadaşlara bunu soruyorum. Bir arkadaşımız -Elbette Belçika diyor. Kendisi Belçika Güzel Sanatlar Akademisinde okudu. Hatta burada evi bile var. Evinin hemen yanında abisi oturuyor. Bizim falanca arkadaşımız Barış Manço’nun abisi Savaş Manço ile çok samimi. İsterseniz sizi tanıştıralım?

- Aman ne iyi olur diyor ve bu teklifi hararetle kabul ediyorum.

belcika-2-9Dinant turunun akşamı Liege’de kalıyor ve ertesi sabah Liege’de ikamet eden Savaş Manço’nun ziyaretine gidiyoruz. Dış yüzü tuğla kaplı mütevazi bir binanın önünde duruyoruz. Binanın ilk katında bir garaj var ve yaklaşınca kapısının açık olduğu görüyoruz. İçeride kırmızı bir araba var ve beyaz saçlı, orta boylu bir kişi eşyaları yerleştirmekle uğraşıyor. Yanımdakiler kendisini hemen tanıyor ve bana

-Bak bu kişi, Barış Manço’nun abisi Savaş Manço diyorlar. Yaklaşıyor ve kendisini selamlıyoruz. Beyaz ve dik saçlı, ortaya yakın kısa boylu keskin bakışlı bir kişi. Dikkatle bakmayınca Barış Manço’ya benzetemiyorsunuz. Ama gözler hiçbir zaman yanıltmıyor. Gözlerine bakınca -Evet Barış Manço’nun kardeşi diyoruz. Bizi sıcak bir şekilde karşılıyor. Beni tanıtıyorlar.

Güzel bir muhabbete başlıyoruz. Tabi konu Barış Manço.

Bize kardeşini anlatıyor.

-”Barış çok sıcak bir insandı. Hep başkaları için yaşadı. Mal biriktirmeyi hiç düşünmedi. Gönlü çok zengindi. Üniversite okumak istiyordu. Ben kendisine, Belçika’ya gel burada Sanat Akademisinde okursun dedim. Kabul etti. Burada okudu. İleride, bu benim evimin yanındaki yeri de ona aldık. Bugün ne yazık ki şu üzücü olaylar neticesinde Türkiye’deki tüm malları hacze uğradı. Bir buradaki evi ve arabası kaldı. Onları da almak istediler ama mani olduk alamadılar.”

Böyle güzel bir insanın sonrasında yaşananlar bizi de üzüyor. Arabasını görebilir miyiz diyoruz. Garajın kapısını açıyor. İçeride kırmızı bir araba var. Üzerindeki bir karış toza rağmen bize o güzel insanı hatırlattığı için arabayı gayet sevimli buluyor ve bu araba ile bir fotoğraf çektiriyoruz.

Aklıma Barış Manço ile ilgili neler neler geliyor.

Çocukluk yıllarımda daha 5 yaşlarında iken onun tüm şarkılarını ezbere bilir ve yüksek sesle söyler dururdum. Hemen her aile toplantısında mikrofon muhakkak bana da uzatılır ve bir Barış Manço şarkısı rica edilirdi. Ve ben kambur bir eda ile sallana sallana başlardım:

Kaç yıl oldu saymadık köyden geçelibelcika-2-10

mevsimler geldi geçti görüşmeyeli

hiç haber göndermedin o günden beri

yoksa bana küstün mü unuttun mu beni

Dün yine seni andım gözlerim doldu

O tatlı günlerimden bir haber yok mu ?

Ayrılık geldi başa katlanmak gerek

Seni çok çok özledim arkadaşım eşek

Arkadaşım eş arkadaşım şek arkadaşım eşek”

ve diğerleri. Ona o kadar hayrandım ki o küçücük halimle ben de bir sürü yüzük toplamıştım ve onların her birini parmaklarıma takıyor ve Barış Manço’ya benzemeye çalışıyordum.

Saçı uzun olduğu için Anadolu insanı başta yadırgamıştı kendisini. Ama sonrasında gelen sevecen tavırları. Bilindik sanatçılar gibi değil de tam bir Anadolu insanı gibi olması, O’nun uzun saçlarını unutturdu.

Ya şarkı sözleri. Hepsi insanlık, inanç ve dürüstlük kokan şarkılar. Halil İbrahim sofrası, Bir yastıkta tam kırk yıl ve diğerleri. Beni yıllarca radyoculuk yapmış biri olarak en çok etkileyen şeylerden birisi, o popçuların Türkiye’de ilk çıktıkları günlerde bu genç popçularla çektiği klibi olmuştu. Burak Kut’lar, Ajlan ve Mineler, Soner Arıcalar ve Grup Vitamin. Hepsi bu klipte yer almışlardı. Şarkının adı “Müsadenizle Çocuklar” ve bu şarkının nakaratını bu yeni popçular yüksek sesle hep bir ağızdan söylüyorlardı. Hala kulağımdadır:

“Kınalar yakalım elimize

Sahip olalım dilimize

Aman dikkat belimize

Şimdi müsadenizle çocuklar”

Bu popçulara bu sözleri sanıyorum en iyi O söyletebilirdi, Yani Barış Manço. Şu sözlere bakın ki buram buram Ahi teşkilatının düsturları vardır bu sözlerin arasında. “Eline, diline, beline sahip ol.” Allah gani gani rahmet eylesin Barış Manço. Zaten ne zaman İstanbul’da boğazda Kanlıca’nın önünden geçiyor olsak, Fatih Köprüsü’nün Anadolu tarafındaki sırtlarında Mİhrabad Mezarlığını gösterir ve Barış Manço’yu anlatmaya başlarım. Tüm gemi ruhuna fatihalar gönderir.

belcika-2-11

Abisine, Barış Manço’nun şarkı sözlerinin muhteşemliğini hatırlatıyor ve bunun sebebini soruyorum. – Belçika’da eğitim gördü. Ama şarkılarının sözlerine bakarsanız Anadoluyu ve Anadolu insanını çok iyi tanıdığını görüyorsunuz. Bu nasıl oluyor? Aile ile mi alakalı?

Savaş Manço önce bir tebessüm ediyor ve ardından ailelerinin köklü bir Osmanlı ailesi olduğunu, baba tarafının Karamanoğullarına, anne tarafının ise Tunus’a yerleşmiş bir Osmanlı ailesine dayandığını söyleyerek bu uzun macerayı anlatmaya başlıyor:

Barış Manço’nun Kökleri:

belcika-2-12

-”4 Mayıs 1959 günü yitirdiğimiz babamız Hakkı Manço’nun elinde eski Türkçe bir aile ağacımız vardı ve arada sırada bunu gösterip ailemizin tarihini bizlere anlatırdı. Aradan geçen yıllar içinde VE 1962′de kızkardeşimizin Ankara’yan gelin gitmesi ve 1962′de benim, 1963′te de Barış’ın Belçikaya göçlerimiz telaşı arasında bu çok kıymetli belge de maalesef kayboldu.

Babamızın anlattığına göre İbrahim Bey 1424′te Karaman (Latin’ce Caramania) beyi olur. 1464′te vefat ettiğinde ardında 4 oğul bırakmıştır: İshak, Kasım, Pir Ahmet ve Osman. 3 ağabeyinin yetişkin olmalarına karşın Osman o gün henüz 10 yaşındadır. Kasım bey, Fatih Sultan Mehmet’in küçük oğlu ve II. Beyazıt’ın kardeşi Cem Sultan’ın en yakın arkadaşıdır ve onu Vatikan sürgününde de yanlız bırakmaz. Dostu Cem Sultan’ın Papalık’ta, Sultan Beyazıt’tan para alan Lükres Borjiya tarafından zehirlenmesinden sonra Fransa’ya geçen Kasım bey silahının gücüyle yaşamını sağlar ve soyluluğunu korur. Bugün gerçi Güney Fransa’da, Doğu Pirene’lerde şarapçılık ile geçinen Caramany adlı bir köy varsa da, Karaman silahşörleri, biraz da “göçmen” olduklarından ve “hristiyan asıllı” olmadıklarından olsa gerek, “Bey – Prens, Dük. Kont, Marki” gibi soyluluk ünvanlarını taşımış olsalar bile genelde “fakir soylu” kalmışlardır. 17′nci yüzyılda ise bir Caraman (Karaman) Prensi zengin bir Chimay (Şimey) Prensesi ile evlenir ve bundan böyle Caraman-Chimay Prensliği kurulur. Bu adı taşıyan büyük şato şimdiki Belçika’nın güneyinde, Fransa sınırı yakınındadır ama şatoda kimse 1500 yılından önceki tarihleri hakkında bilgi verememektedir: sanki islam geçmişlerini saklamak istiyorlarmış gibi!…

Gelelim geride kalanlara: İshak Bey 1465′te vefat eder. Fatih’in veziri Gedik Ahmet Paşa 1471′de Karaman beyliğinin güney vilayetlerini alır. O zaman 17 yaşında olan Osman Bey de Alanya’da esir düşer ve Gedik Ahmet Paşa’dan aman dileyerek Osmanlı hizmetine girer. Fatih Sultan Mehmet te Osman Beye, bugün Arnavutluk ve Makedonya sınırları içinde bulunan, Vardar nehrinin güney-batısındaki o zaman Serfice diye adlandırıldığını düşündüğüm bölgede, 1000 sipahilik bir uçbeyliği bahşeder. Böylece 1471 yılında, Karamanzade Osman Bey ve ahfadının 4 yüzyılı aşan sürgünlük yaşamı başlar. Osman Bey gençliği ve iyi davranışlarıyla bölgede sempati odağı olur ve ailenin adına, yerel bir sevgi eki olan “ço” gelir. 1875 Yugoslav isyanlarında yani tam 404 yıl sonra, Karamançozadeler yanlarında 2 oğulları Abdi (4) ve Avni (2) ile ve dedelerinden kalan zenginliklerden kaçırabildikleriyle İstanbul’a göçederler. Abdi Bey Mekteb-i Mülkiye’de (şimdiki Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) okur. Sınıf arkadaşı Macit Bey (daha sonra en son Osmanlı Büyük Filistin eyaleti Genel Valisi olan Macit Paşa’dır. 1989′da gittiğim Suudi Arabistan ve Arap emirliklerinde, Macit Paşa’nın küçük yeğeniyim dediğimde büyük itibar görmüstüm: 1918′deki Osmanlı Büyük Filistin eyaleti bugünkü bütün Arap yarımadasını kaplıyormuş) İstanbul’lu ve Osmanlı sarayına yakın bir ailenin oğludur. Konaklarında karşılaştığı, Macit Beyin en küçük kızkardeşi Nimet Hanıma (Barış’ın “Gülpembe” şarkısının ilham kaynağı) aşık olur ve onu ağabeyinden ister. Apti Bey ile 1881 doğumlu Nimet Hanımın aralarında 10 yaş vardır. Böylece Karamançozade Abdi Bey, zamanın Esvapçıbaşı’sının kızıyla evlenir. Apti Bey eğitimcidir: İstanbul’da 2 özel lise kurup işletmiştir. Bu arada servetini toprağa yatırır ve Kadıköy’de, Kuşdili deresinden bir yanda Göztepe tren istasyonuna, öte yandan da eski sarayın duvarına (Fikirtepe’sinin Kuzey – Kuzeydoğu arkası) kadar gelen geniş araziyi satın alır Büyükbabamızın Gülpembe’ye dediğine göre toprakları 6 göbek ahfadına yetermiş ama babamızın, Doğu illerimizde 20 köprü yapmak üzere devlete karşı yükümlülük alan bir mühendislik şirketi adına kefil olması ve ardından bu şirketin işleri başaramayıp iflas etmesi sonucu bütün topraklarımızı kaybettik. Bu kötü sonuç ta babamızın beyin kanamasından vefatına yol açtı. Bu olayı yakından yaşayan bizler “kefâlet” sözcüğünden umacı gibi korkarız. Bilhassa parasına çok bağlı olan Barış, kimseye borç vermemeye ve kefil olmamaya yeminli idi.

Bugün ailemizin 1950′lerde yitirdiği bu topraklarda yaklaşık 500.000 kişi yaşıyor. O bölgede bulunan Abdi Bey, Hakkı Bey, Hilmi Bey, Nezih Bey ve Mançolar sokakları, 1940 – 1945 arasında arazide yapılan ilk parselleme çalışmalarından kalmadır.

belcika-2-13Gelelim 1895′te çiçeği burnunda evli olan bizim Karamançozade çiftimize. Abdi Bey ve Nimet Hanım başlangıçta Kızıltoprak’ta, tren yoluna ve köprüsüne bitişik bir köşkte, daha sonra da Ziverbey yolunda, kendi toprakları üzerinde yaptırdıkları beyaz boyalı büyük bir köşkte yaşarlar. Evliliklerinden 8 çocuk doğar ama 1913′de, Abdi bey’in vefatında ancak 4′ü hayattadır: sırasıyla Raife hanım (1897), İsmail Hakkı (babamız, doğumu İstanbul 1901), Hilmi (1903) ve Nezih (1906) beyler. Nezih beyin kız ikizi Nezihe bebek dizanteriye kapılıp 6 yaşında (1912), babasından 1 yıl önce yaşama veda etmiştir. Babaannemizin 17 yıl kadar süren ama çok mutlu evliliğinden kalan en güzel ve en gurur duyarak anlattığı anısı, telefonun İstanbul’a gelişidir: Gülpembe bize “evimde telefon vardı ama kullanamıyordum” derdi. O zaman İstanbul’a 3 numara vermişler. 1 Saray’a, 3 Başnazıra (şimdik Başbakan), 2 ise Karamançozade Abdi Beyin köşküne. “Telefonu kaldırdığımda ya Padişah sarayıyla ya da Başnazır köşküyle konuşmak zorundaydım” derdi ama 2 numaranın kendi evinde olmasından da sonsuz gurur duyardı…

belcika-2-141914 başında İsmail Hakkı Beye verem teşhisi konur. Dul ve 4 evlat acılı anne hemen kararını verir: o zaman verem tedavisi sadece İs viçre’de, o da çok az garantili yapılabilmektedir. Böylece İsmail Hakkı Bey henüz 13 yaşında bir çocuk iken, dilini bilmediği bir ülkeye ve yanlız başına, meşhur Orient Express’e bindirilerek yollanır. Gün ilk dünya savaşının başlamasına rastlamaktadır ve birbirlerine düşman devletler çocuklarına bile casusluk yaptırtmaktadır. İsmail Hakkı bey ise yolda, ilk defa gördüğü istasyon isimlerini günlüğüne yazmaktadır. Bu yüzden Macaristan’da tutuklanır. Neyse ki 3 gün sorgudan sonra suçsuzluğu anlaşılır, serbest bırakılır ve başka bir trenle yeniden İsviçre’ye yolcu edilir. İsviçre’ye, Mondorf sanatoryumuna geldiğinde doktorlar onu oradan kovalarlar: “sende bağırsak şeridi var. Burada kalırsan gerçekten vereme yakalanacaksın!” diyerek. Ama bu arada savaş ta başlamıştır. 1914 – 1918 arasını ve arkasından gelen Kurtuluş savaşımız sürecini babamız İsviçre’de geçirir ve 1923 yılında ülkesine; gencecik, yepyeni Türkiye Cumhuriyeti’ne; Almanca – Fransızca – İngilizce bilen, Lozan Yüksek Ticaret Okulu diploması sahibi, 22 yaşında bir yetenek olarak döner ve hemen Ziraat bankası İzmir müdürlüğüne atanır. İsmail Hakkı bey giderek aynı bankanın Genel müdürlüğüne kadar yükselir. Buna paralel olarak yurdumuzda “Köy Kredi Kooperatifleri” ve “Umumi Mağazalar” adlarıyla tanınan kurumların kuruluşlarına katkıda bulunmuştur. İkinci dünya savaşı başladığında ise babamız, kendi isteğiyle, serbest meslek sahibi olmuştur. Ancak 6 yıl süren genel savaşın ve onun arkasından yaşanan güç yılların içinde işleri ters gitmiş ve yukarda yazdığım gibi aile zenginliğini elden çıkartmak zorunda kalmıştır.

Öyle ki 4 Mayıs 1959 günü onu yitirdiğimizde, Kadıköy’deki Karacaahmet kabristanındaki aile bahçemizin dışında, bir karış toprağımız bile kalmamıştı.

belcika-2-15Gelelim soyadımıza: bilindiği gibi Cumhuriyetimiz tüm eski soyluluk ünvanlarını yasaklamıştır. Bu nedenle babamızın soyadımız olması gerektiğini düşündüğü “Karamançozade” bileşiğinin kuyruğu gitmiş. “Kara” sözcüğünü pek sevmeyen babamız da kalanın başını kesmiş ve sonuçta soyadı olarak sadece “Manço” sözcüğünü benimseyip almış. Sanıyorum benzer aşamalar başka ülkelerde de olmuş: eski sosyalist devletlerde yaşayan “Manço” soyadlı kişilerin varlığını duydum.

1 Mayıs 1921 Adana doğumlu annemiz Rikkat Hanım zamanın Ziraat bankası Adana şubesi hukuk danışmanı Tahsin Yüzbaşıgil Bey ile Bahriye Hanımın kızıdır. Anneannemizin yaşam öyküsü hayli ilginçtir. Osmanlı denizcilerinin (Oruç Reis, Hızır Reis,

Barbaros Hayrettin Paşa, Uluç Reis, Turgut Reis, …) Kuzey Afrika fetihleri sonucu bir çok Türk ailesi oralara göç etmiştir. Bu toprakların 18 ve 19′uncu yüzyıllarda yavaş yavaş Fransız egemenliğine girmesi ise bir çok Türk kökenli aileyi, 300 yıl yaşadıkları toprakları bırakıp anayurda dönmeye zorlamıştır. Anneannemiz böyle bir ailenin kızı olarak Tunus’tan İstanbul’a gelen bir gemide, Akdenizde doğmuştur. Ona bu nedenle “Bahriye” adı verilmiştir. Büyük bir rastlantı sonucu denizde doğan anneannemizi yine denizde yitirdik: bir 1958 akşamı Eminönü – Üsküdar vapurunda bir kalp krizi onu bizlerden ayırıdı. Annemiz çok güzel alto sesi ve müziğe son derece kabiliyeti vardı. Rikkat Hanım bu nedenlerden ötürü Klasik Türk Müziği eğitimi almıştır. 1940 içinde evlenen anne ve babamız 1946′da, üçüncü çocukları doğduktan sonra ayrılırlar. Annemiz ikinci evliliğini Asaf Uyanık Bey ile yapar ve sanat çevrelerinde, ikinci eşinin soyadıyla, “Rikkat

Uyanık” diye, tanınır. 1992 Şubatında yitirdiğimiz annemiz bir ara İstanbul Klasik Türk Müziği Konservatuarı’nda usul dersleri vermiştir ve, bir rastlantı sonucu, Zeki Müren onun öğrencisi olmuştur.

Yaşamında 2 kere evlenen İsmail Hakkı Beyin ilk eşi Nezihe Hanımdan Oktay Kaan

(vefatı 24 Aralık 2004) ve ikinci eşi Rikkat Hanımdan Savaş, Mehmet Barış ve Fatma İnci isimli 4 çocuğu olmuştur.

Babamızı 1959′da yitirdiğimizde ağabeyimiz Oktay Kaan Manço, biz üçümüzün henüz orta öğretimde olduğumuzu düşünerek, miras hakkını biz kardeşlerine bırakmıştı. Haliyle olmayan Karaman beyliğinin olmayan tacı da, ikinci oğul olan bana düşmüştü. Bu nedenle Barış’a hep takılırdım: “ben nasıl olsa Karaman Prensiyim. Sen, olsa olsa, bir halk çocuğu olarak, ancak Türkiye Cumhurbaşkanı olursun” diye!… Nur içinde yatsın. Nur içinde yatsınlar… “

belcika-2-16Savaş Abi sözlerini bitirdiğinde bir rüyadan uyanır gibi oluyoruz. Bir roman mı okuduk yada bir film mi seyrettik anlayamıyoruz. Ama bu buram buram tarih kokan enterasan öykü bizleri derinden etkiliyor. Açıkcası bu öyküyü duyunca, çocukluğumdan beri çevremden duyduğum bir sözün ne kadar yerinde olduğunu düşünüyorum. Hep, mayası sağlam insan olmalı, en önemli şey mayası, temelidir derlerdi. Meğer Barış Manço’nun ne kadar köklü ve sağlam bir geçmişi varmış. Hele abisinin son sözleri kulaklarımda hala yankılanıyor.

-”Ben nasıl olsa Karaman Prensiyim. Sen, olsa olsa, bir halk çocuğu olarak, ancak Türkiye Cumhurbaşkanı olursun”

Öyle de olmuştu. O, pak, temiz ve her şeyi ile tertemiz Anadolumuz ve dürüstlüğümüz kokan eserleri ile hep halktan biri olmuş ve her yerde halkı temsil etmişti. Bu nedenle de halkımızın sinesinde öyle bir taht kurdu ki inşallah bu hüsnü zanlar onun eğer varsa kusurlarını temizleyecek ve asıl hayatını pürnur eyleyecektir. Amin.

Belçika’nın Flamen Bölgesine Doğru:

Belçika’nın güneyinde, Wallonia denilen ve daha çok Fransa’nın etkisinde kalan yerleri gördükten sonra yeniden kuzeye doğru tırmanmaya başlıyoruz. Bu kez hedefimiz daha çok Hollanda’nın etkisinde kalan Flamen (Flanders) bölgelerini gezmek. Brüksel’i geçtikten sonra bizi karşılayacak başlıca şehirler, Gent, Hasselt, Kortrijk, Antwerp, Brugge ve Ostend. Bu şehirler içinde ciddi bir tarihi olan ve yolumuza en yakın olan yer Gent ve biz şimdi oraya doğru ilerliyoruz.

Belçika Camileri:

O gün Cuma ve biz şehre girer girmez Cuma namazına yetişmek üzere en yakın camiye uğruyoruz. Buralarda genelde camiler binaların içlerinde yada bodrum katlarında bulunuyor. Tek tük müstakil cami inşaatları var. Mesela Beringen’de başlı başına, hemde çifte minareli bir cami görebilirsiniz. Ama Brüksel’de, bir caminin cami olduğunu dışından herhangi bir emare ile bile belli edemiyorsunuz. Camilerin isimleri de çok ilginç. Süleymaniye’sinden, Selimiye’sine hatta Eyüp Sultan’a kadar nice meşhur camiyi buralarda görebilirsiniz. Benim en tuhafıma giden cami isimlerinden biri de Viyana’da gördüklerim idi. Oradaki camilerden birkaçına Osmanlı Camisi demişler. Hey gidi Osmanlı, zamanında ordularınla girememiştin ama bugün isminle girmişsin demiş ve öylece bakakalmıştık.

Eski Şehirlerin Belfordları:

Cuma namazı sonrası bu tarihi şehrin sokaklarını adımlamaya başlıyoruz. Genelde böyle yaparsak ilk önce eski şehrin merkezine yürürüz. Adetimizi bozmuyor ve en eski mahalleye doğru ilerliyoruz. Dört bir yan eskilerden kalma üçgen ve basamaklı çatıya sahip tuğla kaplamalı evlerle dolu. Tam merkezde her zamanki gibi devasa bir Kilise binası, belediye olarak kullanılan eski yönetim binası ve Belford bulunuyor. Belford dediğimiz şey alt katı ticarethaneler tarafından kullanılan büyük bir kule binadır. Eskiden Avrupa’nın birçok şehrinde buna benzer Belfordlar inşa edilirmiş. Bu yapılar hem şehre bir prestij kazandırır, hemde düşmanın gözlendiği yerler olarak kullanılırmış.

Gent Belfordu buraya ilk kez 1314 yılında inşa edilmiş. Ortaçağlarda Flamen şehirlerinin hepsinin birer Belford kurma hakları vardı. Nitekim Belçika’daki 24 Belford, Unesco tarafından Dünya mirası listesine alınmıştır.

Yine Bir Latin İstilası Yağması:

belcika-2-17

Bugün Anwerpen’den Brugge’ye kadar bir çok tarihi şehrin Belford’u vardır. Yalnız buradaki Belford’un bir yönü, onu diğer tüm Belford’lardan ayırmaktadır. Gent Belford’unun en tepesinde dikkatle bakıldığında altın kaplama bir ejderha görülmektedir. Bu ejderhanın, geçmişi İstanbul’a kadar dayanan özel bir hatırası vardır.

1107-1111 arasında gerçekleşen Haçlı seferinde Norveç kralı Figurd Mahnussen, Konstantinapol’de Bizans İmp. Alexius Comnenos tarafından büyük bir törenle karşılanmış. Bu alakadan çok etkilenerek, Gemisinin ucunda bulunan altın ejderhayı Bizans’a hediye etmiş. İmparator Comnenos’da da bunu ya Ayasofya yada Bukeleon sarayına koydurmuş.

Aradan yıllar geçiyor ve bu kez 4.Haçlı seferi başlıyor. Tabi bu sefer Kudüs’e doğru gerçekleşecekken yönü değişiyor ve Katolikler İstanbul’u işgal ediyorlar. İşgalcilerin arasında bulunan, 9.Flamen Kontu Budewijn şehrin yeni kralı ilan ediliyor. O da bu yöneticilik yıllarında, Norveç’in hediyesi olan bu ejderhayı alarak, Türklere karşı çok cesaretle savaşmalarından dolayı Biervliet şehrine hediye ediyor. Sonrasında bu ejderhayı Bruggeliler yağmalıyor ve kendi şehirlerine götürüyorlar. Oradan da Gentlilere geçiyor ve onlarda kendi Belfordlarının tam tepesine yerleştiriyorlar. 1918 de Norveçliler bu tarihi emaneti kendilerine ait olduğunu söyleyerek isteyecek ama Gentliler vermeyeceklerdir. Bugün halk arasında Ortaçağ’daki gibi bu ejderhanın şehri koruduğuna dair inanışlara hala kulak verenler bulunmaktadır.

Gravensteen Kalesi:

Yazımızı Belçika'nın Gent Şehrindeki bir Ortaçağ Kalesi ile bitirelim. Gravensteen Kalesi bugün şehrin tam merkezinde. Etrafı hendekler ile çevrili ve yapısı hiç bozulmamış şekilde duruyor. Buraya gitmeniz için iki sebep var. Hem bozulmamış bir şövalye kalesi göreceksiniz hem de içinde insanın tüylerini diken diken eden işkence müzesi.  Evet Avrupa'nın Ortaçağ'daki insanlıktan uzak yüzünü görmek istiyorsanız dayanması zor da olsa burayı gezmelisiniz.