• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
  • Telefon 0539 404 72 34
Avrupa’nın Kurduğu İlginç Bir Devlet: Belçika-1

belcika-1Avrupa’nın en ilginç ülkelerinden birisi ile karşı karşıyayız. Burası Belçika. İlginçliği birkaç nedene dayanıyor. Bir kere burada ne bir dil birliği var nede bir millet kavramı. Çünkü sonradan ve zoraki kurulmuş suni bir devlet. 18 Haziran 1815′de Fransa’nın diktatörü Napolyon’un birleşik Hollanda, İngiliz ve Prusya kuvvetlerine yenilmesi üzerine istila ettiği topraklar boş kalıyor. Bu ittifak güçleri de ellerinde kalan bu toprakları paylaşamıyorlar. Topraklarımızın arasında yeni bir devlet kuralım diyorlar. İşte Belçika 1830 yılında böylece doğuyor. Tabi böyle bir ittifak sonrasında doğunca da bir tarafı Flamenca, diğer tarafı Fransızca, az bir tarafı da Almanca konuşur hale geliyor. Yani kısacası, ülkenin bir yanındaki tabelaları diğer yanından gelen insanların anlayamadığı ilginç bir ülke burası.

 belcika-2

İslamiyeti Tanıyan Tek Avrupa Ülkesi:

Ülkenin bir diğer ilginç yanı ise Avrupa Devletleri arasında İslamiyeti resmi din olarak kabul eden tek devlet olması. Tabi böyle bir durum nedeniyle, ülkelerindeki resmi müslüman din adamlarını destekliyor, hatta maaş veriyorlar. Devlet okullarında İslamiyet seçmeli ders haline getirilmiş. Bu dersi veren öğretmenlere devlet tarafından maaş da veriliyor. Bu farklı durumun, tarihte kendisine din olarak İslamiyeti seçen bir Belçika Kralından kaynaklandığını söyleyenler var.

Emirdağ Cumhuriyeti’nden Geliyorum:

belcika-3Başkenti Brüksel. Gerçekten devasa bir başkent. Ve içerisinde ne ararsanız var denilecek kadar fazla milleti bir arada görebilirsiniz. Çünkü Belçika, bir zamanların en kolay oturum alınabilen ülkesiymiş. Bu durumdan dolayı farklı ülkelerden nice insan buralara yerleşmiş durumdalar.Tabi ülkedeki azınlıkların içinde Kongolular ciddi bir kalabalığı teşkil ediyorlar. Nede olsa bunlar Belçika’nın eski sömürgeleri. Kongolulardan sonra en büyük çoğunluğu Emirdağlılar oluşturuyor. Türkler demiyorum çünkü Afyon Emirdağlılar tarihte bu göç meselesini o kadar abartmışlar ki bazı Belçikalılar, Emirdağ adında bir ülkeden gelindiğini düşünür hale gelmişler. Emirdağ meselesi Belçika’da o kadar meşhur olmuş ki, Türkiye’ye ziyarete gelen nice Belçikalı özellikle Emirdağ’ı görmek istemiş. Hatta görüp, şaşırarak – “Ama burası Türkiye’den daha küçükmüş diyenlere bile rastlanmış.”

 

Belçika Denilince Brüksel, Brüksel Denilince Grand Place:

belcika-4Brüksel adı Broeksele, yani flamence bataklık anlamına geliyor. Asıl şehir aslında şuan ki zeminin 1.5 m. altında imiş. Ve ilk kurulduğunda civarı tamamen bataklıklar ile kaplıymış. O zamanki Brabantse yönetimi burayı kendilerine merkez seçiyorlar.

1695 de Fransa Kralı 14.Louis ile İngiltere ve Hollandaya karşı savaşıyor. Bu sırada toplar nedeniyle Brüksel yerle bir oluyor. 19.yy sonlarına doğru buradaki tüm binalar yeniden restore ediliyor. Tabi bu yıkım ve tamirattan Grand Place denilen ünlü meydan da nasibini alıyor. Bu meydanı Belçika’ya turist olarak gelen hemen herkes bilir. Eski şehrin merkezi sayılır ve etrafı son derece tarihi ve şaşaalı yapılar ile çevrilidir. Türkiye’den Belçika’ya görüşmelere gelen başbakanlarmızın bile burada bir kahve içmeden ayrılmadıkları meşhurdur. Belçika, diğer devletlerin eli ile özel bir devlet statüsüne ulaşınca, bu devletler şehrin merkezindeki binaları tek tek ele almışlar ve kendi usluplarınca restore ettirmişler. Meydanın en görkemli binası olan Belediye binasının üzerinde altından bir Mikail As. altından heykeli duruyor. Burada bir ejderhanın derisini yüzerken canlandırılmış. Bina 96m yüksekliğe sahip. Tam çapraz karşısında Belçika’nın ilk çukulata üreticisi ve onun yanında da eski bir ekmek fırını. Ama binaların bugünkü görkemine bakarsanız

hepsini ayrı ayrı saralar zannedebilirsiniz. Meydan 1998 yılında Unesco’nun korunması gereken dünya mirası listesine alınmış.

Çiş Yapan Çocuk ve Maceraları:

belcika-5

Grand Place’ye geldiğinizde, eğer güzel güneşli bir günde oradaysanız dünyanın dört bir yanından, yada farklı dünya görüşlerinden nice insanı bir arada görebilirsiniz. Herkes elindeki pankartları, yada üzerlerine yazdıkları yazılar ile kendi görüşlerini dile getirmeye çalışmaktadırlar. Bu renkli manzarayı izleyip ileriki sokakta,. Stoofstraat’ın köşesinde, onlarca insanın görmek için birbirlerini çiğnedikleri 58 cm. boyunda bronz bir çocuk heykeline de bakmak isteyebilirsiniz. Gerçi çok münasebetli bir hali yoktur bu heykelin. Çünkü kendisine bakan onlarca insanın karşısında ha bire çiş yapmakla meşguldür. Çevredeki hemen tüm dükkanlarda bu çocuğun bir eli belinde, diğer eliyle pipisini tuttuğu heykeli binbir şeyin üzerine çizilmiş halde satılmaktadır. Tüm bunları görünce, -”Bu insanların başka işleri yok mu demekten kendinizi alamazsınız. Ama sizde o merakla o çocuğu görmeye gelmişsinizdir onların arasına.”

belcika-6

Bu çocuk heykelinin tarihi 1619 lara kadar gidiyor. 17.yy da kayboluyor ve yenisi yapılıyor. 1817 de bir suikaste uğrayarak bir kezde kırılıyor. Ardından son kez yenileniyor. O günden beri habire Belçika sokaklarına çiş yapıyor. Çevrede Belçika’yı tanıtacak çok da bir şey olmadığı için ve bu çiş yapan çocuk hadisesi de tuttuğu ve ülkeye turist çektiği için onun ortalıkları pislemesinden kimse şikayetçi değil.

Hatta hakkında uydurulmuş nice efsaneside var bu çocuğun. Tarihteki bir Brüksel istilasında bu çocuk ya ateşin, yada patlamak üzere olan bir bombanın üzerine yine dayanamarak şeyini yapmış ve ateş sönmüş yada bomba patlamamış. Hatta bu söylemi değiştirip, zavallı çocuğu, Brüksel’i işgal eden Alman askerlerinin üzerine işetenler bile var.

Çırılçıplak haliyle sokaklara çiş yapan bu çocuğu görüp sakın gariban falan sanmayın. Çünkü onda bulunan elbise bugün dünyanın hiçbir çocuğunda yok. 1698 yılından itibaren her bayram yada özel günde bu ortalık yavrusunun farklı şekilde giydirilmesi adetten olmuş. Bu nedenle de 2006 itibari ile şuan gardırobunda 700 parça elbisesi bulunuyor. Bu elbiseleri de Grand Place’de bulunan ve müze haline getirilen bir binada sergileniyor.

Sen tut, hayali bir çiş yapan çocuk icad et, Onu cümle alemin önünde habire işet, dünya üzerinde nice aç açıkta ve çıplak çocuk varken bu cansız yavruya 700 ün üzerinde elbise dik ve giydir, hemde bu giyinme günlerini milli bayram havasında kutla, sonrada bu nesebi belli olmayan veletin elbiseleri için bir müze kur, ardından da bunun sektörünü icad et ve nice biblosunu, tşörtünü, bardağını, çardağını yap ve milyon Euroları götür. Pes doğrusu……..

Haa unutmadan bu yavrucukun yalnız canı sıkılır diye 1985 yılında bir de dişisini yapmışlar. Ama kız çocuğu bu işi, erkek gibi ayakta değil de biraz farklı yaptığı için hiç de estetik görülmemiş ve hemencecik ortadan kaldırıvermişler.

Mineurope’a Süleymaniye’yi Kondurmak:

belcika-7

belcika-8

Eğer Brüksel’deyseniz ve vaktiniz de varsa size Burugge Park içerisinde bulunan Mineurope’u gezmenizi tavsiye ederim. Burada yapacağınız birkaç saatlik bir gezi ile tüm Avrupa’yı dolaşmış hale gelebilirsiniz. Bilmem hatırlar mısınız ? 2004 itibari ile İstanbul Halıcıoğlu’nda, Haliç yanında bir Minyatürk’ümüz açılmıştı. İşte onun Avrupacası burada duruyor.Eğer yanınızda bir çevireninizde varsa kısa sürede Avrupa ve tarihi binaları hakkında ciddi malumat sahibi olabilirsiniz. İtalya’nın Pizza Kulesinden, Vezüv yanardağına, Paris’teki Sakrikör Kilisesinden, Eiffel Kulesine, İngiltere’deki İlkçağ menhirlerinden bilmem daha nelere kadar her bir şey buraya özenle küçültülerek yerleştirilmiş. Son birkaç yıl içinde parka yeni eklemelerde oldu. Ne de olsaAvrupa birliği durmadan büyüyor. En son eklenen şeylerden birisi de Yunanistan’da bulunan Akropol yani tarihi Roma Tapınağı oldu. Buraları gezerken Türkiye’nin de Avrupa birliğine girdiğini hayal ediyorum. Acaba o zaman, içinde belki 40 tane kilisenin olduğu bu minik şehre dev bir Süleymaniye yada Selimiye konduracaklar mıdır acaba?

Dolgulu Çukulata ve Hatırlattıkları:

belcika-9Belçika denilince akla ilk gelen şeylerden birisi de çukulatası. Birkaç meşhur marka altında dünyaya bunları pazarlamaktalar. Bu ülkeye çukulata tabiî ki sömürü anlayışları ile birlikte giriyor. Aslında çukulata denilen naneyi kakao halinde ilk kullananlar Aztekli zenginler. Kakao ağacındaki meyveden elde edilen bu ürünü eritip eritip içiyorlarmış. Hatta o kadar lüks bir ürünmüş ki zamanında değiş tokuşlarda para yerine de kullanılıyormuş. Kristof Kolob yada İspanya’daki Müslüman kaşifler yoluyla Amerika’dan getirilen bu üründe içine şeker karıştırılarak çukulata olarak kullanılmaya başlanıyor. Bu ürünü Belçika’da meşhur yapan şey ise ilk kez çukulatanın içini dolgulu bir hale getirerek kullanmaya başlamaları.

Gerçi bana Belçika çukulatası denilence hiç de güzel şeyler hatırlamıyorum. Bir defasında Belçika’dan Türkiye’ye gidecekken hediye olsun diye kutu kutu çukulata alıyorduk. Tezgahtar kadın çukulataları kutulara koyarken, önündeki onlarca çeşitten yeşilli bir tanesi dikkatimi çekti. Bu nasıl bir şey acaba diye yanımdaki Belçika’da okuyan Cüneyt Kardeşime sordum. O da, bir tadına bakın isterseniz abi dedi ve kadına oranın dili ile o yeşilli olandan bir tanesini tatmak istediğimizi söyledi. Kadın önce kaşlarını çattı. Sonrasında yanımdaki arkadaşıma bir şeyler söyledi. Arkadaşım bana çevirdiğinde şaşkınlık içerisinde kalmıştık. Çünkü kadın tadılan şeyi de fiyatlandıracağını söylüyordu. O kadar kutu çukulata almamıza rağmen bize tattıracağı tırnak kadar çukulatayı tarttı sonra bize verdi ve az sonra kutuları tarttıktan sonra o parçanın da gramını üzerine koyarak öyle hesapladı. Bunun üzerine siz ne dersiniz bilemiyorum ama ben söyleyecek çok fazla bir şey bulamıyorum. Sadece birtek şey geliyor kulaklarıma, O’da İnsanlıktan ve paylaşımdan yoksun bir toplumun çatırdama sesleri.

Fransa Diktatörü Napolyon’un Yıkıldığı Yer:

Brüksel’den Şarlova’ya doğru ilerliyoruz. Yolumuzun üzerinde tarihi değeri olan birkaç yeri ziyaret edeceğiz. Bunlardan ilki 17.yy sonlarında meydana gelen bir büyük savaşa şahitlik eden bir mekan. Ve tabi burasının bugün müzeye dönüşmüş hali. Waterloo ve Napolyon

İlk Tokadı Osmanlı’dan Yemişti:belcika-10

En başından başlayacak olursak, Napolyon’u Fransa ordusunda hızla yükselen hırslı bir asker olarak görürüz. İpleri bir bir ele aldıkça ileride kurmayı düşündüğü dev Fransız İmparatorluğu kafasında daha bir şekillenmeye başlamıştır. Önce hasta adam olarak gördükleri Osmanlı Devleti’ne saldırmaya kalkar. Halbuki o zamanlara kadar Osmanlı Devleti ile en iyi ilişki içinde olan Avrupa Devleti

Fransa’dır. Kanuni’den ve onun Almanların elinden kurtardığı krallarından bu yana hep Fransa pohpohlanmış ve hatta ilk kapitilasyonlar da Fransızlara verilmiştir. Bu yakınlık dolayısıyladır ki hemen tüm Osmanlı asilzadeleri ana dilleri gibi Fransızca bilmektedirler. Ama Avrupa’nın dostu yoktur, sadece menfaatleri vardır. Bu nedenle Osmanlı ile olan geçmiş dostluklarına bakmadan Kuzey Afrika’ya saldırır Napolyon. Mısır’ı binbir kılıf içine geçmiş yalanları ile istila eder. Müslüman

olduklarını, Osmanlı’ya yardıma geldiklerini bilmem daha nice teraneleri söyleyerek Mısır’ı sömürmeye başlar. Ama ensesine Osmanlı tokatının inmesi gecikmez. Cezzar Ahmet Paşa, o 93 lük ihtiyar paşa Napolyon’a hayatının ilk yenilgisini Akka’da tattıracaktır. Hemde Fransız usulü ile yetiştirilmiş Nizamı Cedid Ordusu ile.

Buralarda fazla tutunamayacağını anlayan sahte diktatör bu kez ordusunu ve her şeyini bırakarak gizlice Fransa’ya kaçar ve yönetimi ele geçirir. Büyük Fransa hayalleri ile çevreyi istilaya başlayacaktır. Yenilgi gecikmez, 1814 de Leipzig de yenilir ve Elbe adasına sürülür. . Elbe’de ülke paylaşımını duyar ve her şey kaybedilmedi diyerek 26 Şubat 1815 de adadan kaçarak 1 Mart da 800 kişilik askeri ile Cannes’e gelir. Paris’e doğru ilerler. Fransa kralının etekleri tutuşmuştur. Napolyon hemen durdurulmalıdır. Bu amaçla Maraşel Michel Ney’i Napolyon’un üzerine gönderir. Fakat O, Napolyon’la savaşacağı yerde gider ve ordusunu O’na teslim eder. Napoyon Paris’e geldiğinde Fransa Kralı çoktan tabanları yağlamıştır.

Yenilgiye Doymayan Generalin Sonu:belcika-11

20 Mart’ta yönetimi yeniden ele geçiren Napolyon, 2 ayda 200 bin kişilik bir ordu hazırlar. 120 bin askerle Belçika sınırına gelir. 14 Haziran’da burayıda geçer. Müttefiklerde bunun üzerine Napolyon’a karşı yeni bir birlik oluştururlar ve Waterloo’ya gelirler. Bu birliğin içinde; İngiliz, Hollanda ve Hanofer ile Prusya askerleri bulunmaktadır. 16 Haziran’da Prusya ordusu ile karşılaşan Napolyon birlikleri bunları dağıtır. İki gün sonra da Waterloo’da tüm ittifak güçleri ile çarpışacaklardır.

17 Haziran gecesi ciddi şekilde yağmur yağar. Yer tamamen kahverengi bir çamur halini alır. Fransızlar, önce topları ile en önde bulunan Hollandalıları perişan ederler. Fakat arkadaki ingiiliz atlılarına bir şey olmaz. Onlar Fransızları kovalamaya başlarlar. Sonra Prusya birlikleri yetişir. Bu kez Napolyon süvarilerini gönderir. Ama süvarileri tamamen imha olur. Savaşı kaybetmiştir. 21 Haziran’da Paris’e döner ama meclis tarafından azledilir. Amerika’ya kaçmayı düşünür. İngilizler limanları kontrol ettiği için kaçamaz. Bu kez İngilizlere iltica etmeye karar verir. İngilizler onun iltica talebini kabul etti gözükürler fakat kandırarak Sint Helena adasına sürgün ederler. Orada altı yıl kalır ve 5 Mayıs 1821 de, sefalet içinde pis bir hücrenin köşesinde vefat eder. Durumuna gardiyanları bile acıyacaktır. 19 yıl sonra gün, devran dönecek ve Elbe Adasından Marsilya kıyılarına çıktığında kendisine tabi olan dev Fransız ordularının yaptığı gibi bu kez, kemikleri bu adadan çıkarılarak milli bir kahraman edası ile Paris’teki Dome des İnvalides’e defnedilecektir.

belcika-12Fransızlar Ermeni soykırım tasarısını bu kadar benimserken ve Almanya’daki soykırıma maruz kalmış Yahudilere bu kadar arka çıkarken nasıl oluyorda dünyayı yutmaya çalışan ve birleşik Avrupa orduları tarafından mağlup edilip sürgünde ölen diktatörlerini bugün çok sevmekte ve kemiklerini Paris’in en önemli sarayının bahçesinde kurdukları özel bir mezarda barındırmaktadırlar. Hemde girişine onlarca Euro para keserek. Yoksa onların Napolyon’unun Mısır’a saldırıları, yalanlarla halkı kandırmaları, Avrupa’yı yutma ve insanları kitle halinde esir ve imha planları Fransa’nın bu insanlık ölçülerinin dışında mı kalıyor?

Neyse diyor ve Waterloo Savaşı’nın cereyan ettiği ve bugün müze haline gelen alanı geziyoruz. En çok dikkat çeken şey, geniş bir düzlüğün ortasında yığılmış bir suni tepe ve bunun üzerinde bulunan dev arslan heykeli. Bu tepe buraya savaştan iki yıl sonra Hollanda kralı 1.Willem tarafından (1823-26) yaptırılmış. 40 m. yüksekliğindeki tepenin üzerinde 28 ton ağırlığında bulunan birde aslan heykeli var. Heykelin kaidesi bile 4,5m. yüksekliğe sahip. Bu devasa tepeye tam 226 basamak ile çıkıyorsunuz. Tepenin en büyük özelliği, savaş alanını size panaromik bir görünüm ile izletebilmesi.

Burada da aynı ticari sektörün tüm detayları ile işlediğini görüyoruz. Napolyon ve Waterloo’ya ait ne varsa yine binbir süs eşyası üzerinde satışa sunuluyor. Yolumuzun üzerindeki bir diğer tarihi yer aslında tam da tarihi sayılmaz. Çünkü O’nu meşhur yapan şeyin üzerinden daha yüzyıl geçmedi. Tabi ki üzerinden yüzyıl geçmeyen hiçbir şey de tarihi olmuyor.

Hitlerin Toplama Kampı:

belcika-13

Burası Antwerpen’in 20 km. güneyinde, 2.Dünya savaşı sırasında Naziler tarafından toplama kampı olarak kullanılan yer. İlk kez 1914 lerde 1.Dünya savaşında merkez üs olarak kullanılmış. 16 Mayıs 1940 da Almanlar geldiğinde burasını toplama kampı haline getirmişler. Sanıldığı gibi Yahudilerin gaz odalarında yakıldığı bir yer değil burası. Aslında Yahudilerden ziyade Yahudilerle iş yapan yada

yardım edenler buraya getiriliyormuş. Savaş suçluları da buraya getirilmiş. Burada toplam 3500 kişi kalmış. 1733 ü burada ölmüş. Günlük 225 g.ekmek, dört tas kahve, bir litrede su çorbası veriliyormuş. 1947 de müze haline gelmiş. İçerisine girip geziyoruz. Aynen bir ortaçağ kalesi gibi dışı tamamen su dolu bir hendek ile çevrili. Kamp binaları genelde toprak ile kamufle edilmiş. Küçük ve çok yataklı, ranzalı odalar var. Beni en çok etkileyen şeylerden birisi ise aynı anda birçok insanın yıkandığı yada tuvalet ihtiyaçlarını giderdiği yarısı açık havuzcuklar oldu. Mahkumları üzerlerine su tutarak burada yıkıyorlardı. Savaşın neresi güzel ki, burası da güzel olsun.

Fabrika Şehir Charleroi:

Artık Charleroi’ye gelmiş bulunmaktayız. Burası her şeyi ile tam bir sanayi şehri. Evlerinin hemen hepsi tuğla ile kaplı. Şehir ile bir olan dev demir fabrikalarından çıkan dumanlardan mıdır bilmiyorum, bu tuğla kaplamalar genelde kararmış bir şekildedir. Yani bu endüstri buraya hem hayat olmuş hemde hayat almış. Baştan anlatacak olursak, Charleroi, bir zamanlar Avrupa’nın ilk demir üreten fabrikasına sahipmiş. 19.yy başında John Kukril adında bir zat buraya bu fabrikayı inşa etmiş. 1963 de Türkiye’den ilk gelenler buraya yerleştirilmişler ve buradaki fabrikalarda işci olarak çalışmışlar. Hatta bu demir çelik fabrikalarında kullanmak üzere hemen yakınlardan kömür çıkartan bir madende 1973 yılında ciddi bir patlama olmuş ve bu patlamada birçok Türk ve İtalyan hayatını kaybetmiş. Bir zamanlar bağrındaki zengin demir ve kömür rezervleri ile dünyanın sayılı zengin şehirlerinden biri olan Charleroi bugün alternatif enerjiler nedeniyle o kadar rahat değil. O günlerden hatıra olarak kalan ise genelde şehrin birçok yerine hakim olan devasa kömür yığınları. Bu yığınlar artık o kadar tabi hale gelmiş ki, üzerinde ot biten, çukurluklarında tabi göllerin oluştuğu ortamlar haline gelmişler.

Hitlerin Sığınağı Bile Müze Olmuş:

belcika-14Cherloroi’ye gelmişken buradan biraz daha aşağılara inmeye karar veriyoruz. Charleroi’ya 40km. uzaklıkta Fransa sınırına yakın, Coüvin şehrine bağlı Peche Köyü’nün içinde, ormanların içinde bir takım sığınaklar var. Burası, 2.Dünya savaşı başlarında, Belçika işgali sonrası, Hitlerin konakladığı ve Fransa işgal planlarını yaptığı yer. Bizlerde havanın soğukluğuna ve hafif hafif atıştıran karabakmadan yola çıkıyor ve buraya varıyoruz. Peche Köyü gerçekten söylendiği kadar küçük ve sevimli. Fakat ilginç olan şey, bugün müze haline gelen Hitlerin sığınaklarının hemen önünde bir takım insanlar küçük bir kalabalık oluşturmuşlar. Herhalde bu soğukta kimse Hitlerin sığınağını görmeye bizim kadar meraklı değildir diye düşünerek yaklaşıyoruz. Az sonra haklı olduğumuzu, grubun bir çeşme başında beklemesi ile anlıyoruz. İnsanlar buraya su doldurmaya gelmişler. Aynen Türkiye’de gördüğümüz gibi ellerinde bidonlar öndekilerin sularını doldurup gitmelerini bekliyorlar. Avrupa’da ilk kez böyle bir manzara ile karşılaşıyorum.

belcika-15

Buraya suya gelmeleri evlerindeki suyun kesikliğinden değil, buranın suyunun çok güzel oluşundan kaynaklanıyormuş. Bizde eğilip birkaç avuç içiyoruz. Gerçektende harika bir su. Hitler konaklayacağı yeri biliyormuş diyoruz.

Az ileride etrafı tellerle çevrili açık müzemiz duruyor. İlahi Belçikalılar, Napoyon’un Voterlo savaş alanından, çiş yapan çocuktan sonra şimdi de bu dört duvarı görmek için para istiyorlar. Görülecek şey sadece yarı toprak altında olan iki adet sığınak. O kadar. Bu kadar yolu gelmişiz eli mahkum ücretimizi ödüyor ve giriyoruz içeriye. Dağın bir kenarında ciddi şekilde kalın duvarlar ile çevrili küçük bir barınak. İç içe kapıları var ama bu kapılar öyle dağ evi kapısı falan değil, bildiğiniz banka kasası kapılarından. Üzerinde en az üçer adet kilit kolu var. Herhalde yoğun bombardımandan dolayı buraya sığınıyorlardı.

Üç beş adımlık sığınağı dolaşıyor ve içerisindeki gözleme yerlerinden dışarıya bakıyoruz. Burayı da görmüş olmanın verdiği tatmin duygusu ile başımız göğe ermiş olarak arabalarımıza biniyoruz. Binerken de düşünmeden edemiyoruz, belki ileride bu zihniyetle hareket edilirse, yağmalanan onca kıymetli Bağdat müzesinin yerine; Irak’ta Saddam’ın sığınakları, tutuklandığı yeraltı odası ve Ebu Garih Hapishanesi’de ibretlik birer müze haline gelebilir.

Papazın Kemiklerinin Saklandığı Altın Sandık:

belcika-16belcika-17Daha vakit erken ve planımızda bir de Üniversite şehri var. Bulunduğumuz yerin tam zıt istikametinde Charlero’iye 35 km. uzaklıktaki Mons. Bu bölgenin Türk öğrencileri genelde burada okuyorlar. Şehrin en ilginç mimari yapısı merkezde bulunan Saint Waudrue Kadetrali. Ortaçağ’ın tipik Roman kiliselerinden biriyle karşılaşıyoruz. Üç nefli orta mekan. Haçvari sütunlar, kaburga tonozla örtülü bir çatı ve çok apsisli bir ana mekan. Burada ilginç olan şeylerden biri, Ana apsis’in hemen önünde bir kaide üzerinde duran altından yapılma bu kilisenin maketi. Aslındabu maket bir kutu işlevi görüyormuş ve Sint Waudrue’nin kemikleri şuan orada duruyormuş. Az sonra duvara asılı birkaç afişte özel günlerde kutunun açılıp kemiklerin teşhirine ait birkaç resim görüyoruz. Bu gördüklerimiz ile İlahi bir dinin gerçek hükümlerini bir türlü bağdaştıramayarak oradan ayrılıyoruz.

Maymunun Başını Okşayanın İşi İş:

belcika-18

Mons’un merkezinde en gösterişli binalardan birisi de Belediye Binası. Oraya doğru yaklaşıyoruz. Bu tarihi bina önünde ciddi bir kalabalık toplanmış. Herkes bu özel yapı ile ilgileniyordur diye düşünüyoruz ama az sonra yanıldığımızı anlıyoruz. Binanın tüm harikalığına rağmen öyle pek kimsenin yapının sanatsal yönü ile ilgilendiği yok. Tüm bu kalabalığı buraya toplayan şey binanın önüne sonradan kondurulmuş bir maymun heykeli ve hakkında uydurulan rivayetler. Güya kim bu maymun hekelinin başını bir kere okşarsa o yıl boyunca işleri hep iyi gidermiş. Millet maymun elleyeceğiz diye kuyrukta. İnsanoğlu’nun yaradılışında olan bazı zaafların dünyanın hiçbir yerinde değişmediğini görüyoruz. Bir tarafta çaput bağlamak için, üst üste taşlar yığıp dilek tutmak için yarışanlar, bu tarafta da Grand Place yada buradaki heykellere dokunmak için yarışanlar. Aslında bu gördüklerimiz, İnsanın, ruhunu doyurması gerektiği asıl şeyi ihmal etmesi neticesinde sarıldığı bir takım tutarsız şeylerden sadece birkaçı.

Wallonia Bölgesinin Karnavalları:

belcika-19Belçika’nın güneyindeki Fransız etkisinde kalan Wallonia bölgesindeki birçok şehrin yıl içinde gerçekleştirdikleri bir takım festivalleri var. Mesela bunlardan birisi Charleroi’ye 15 km. uzaklıktaki Binche köyü. Her sene Mart ayının ilk salısı gerçekleşen Binche karnavalında insanlar birbirlerine tonla portakal fırlatıyor ve kafalarına tüylü tüylü şapkalar giyiyorlar. Bunun daha nice benzeri farklı vesilelerle birçok yerleşim merkezinde gerçekleştiriliyor. Fakat burada anlatmak istediğim şey, okuduğunuz zaman ciddi şekilde şaşıracağınız, diğerlerinden oldukça farklı bir karnaval.

Biz Türküz Diyen Belçikalılar Köyü:

belcika-20

Yer, Belçika’nın Almanya, Lüxemburg sınırında ve başkent Brüksel’e 160 km uzaklıkta bulunan ve ülkenin en güzel yerleşim yerlerinden biri olan Malmidy’e bağlı Faymonville köyü. Burası tam bir tabiat harikası. Hemen yakınlarında ünlü kayak tesisleri var. Birçok okulun yaz kampları için özellikle tercih ettikleri bir alan. Fakat bizi ilgilendiren konu bunların hiçbirisi değil. Bizi şaşırtan konu Faymonville köyü sakinlerinin kendilerini Türk olarak görmeleri ve her sene Türk karnavalı düzenlemeleri. Bu karnavallarında her bir yanı Türk bayrakları ile donatıp, yeniçeri kıyafetlerine bürünmeleri ve sokaklarda böylece yürüyüşler gerçekleştirmeleri.

Köye girdiğiniz zaman burasının bir Belçika yerleşimi olduğunu ancak girişte Türk Bayrağı yanında asılı duran Belçika bayrağından anlayabiliyorsunuz. Sonrasında o da bitiyor ve şehrin içi ve dışının Türk bayrakları ile süslü olduğunu görüyorsunuz. Eğer buraya elinizde bir Türk bayrağı ile girmişseniz, sizi gören birçok kişi bu bayrağı kendilerine vermenizi istiyorlar.

Köyde toplam 100 kadar ev var. Nüfusları birkaç yüz kişiyi geçmiyor. Normal zamanlarda da köyde Türk Bayrağı eksik olmuyor ama Martın ilk haftası gerçekleşen bu karnavallarında artık yer gök al yıldızlı bayraklarımızla donanıyor. O günlerde kadınları da bizim eski Türk kadınlarımızın giydiği tarzda elbiseler giyiyorlar. Erkekleri, ellerinde bayraklarımız at sırtında geçit törenleri yapıyorlar. Hatta bir mehter takımları bile var. Her ne kadar bizim mehterin parçalarını çalmıyorlar ve bizimkiler gibi yürümüyorlarsa da böyle bir grup kurmuşlar ve mehterlerinin önünde elleri Türk bayraklı üç atlı yürütüyorlar. Bu şenliklerinin en sevimlileri ise kuçaklarda taşınan, yeniçeri elbisesi ve başlıkları giydirilmiş yavrular. Hatta şehirlerine ait futbol takımına da FC Turkanıa adını vermişler. Hemen hepsi sarı sarı ama İlle de Türküz diyorlar.

Bu şirin Türk Köyü’nün tam adresi şöyle: Liege’den Verviers şehrini geçiyor ve 30 km. sonra Malmedi şehrine geliyorsunuz. Oradan 10 km. sonra bu güzel yerleşim yeri sizi karşılıyor. Köye girer girmez önce bir soluklanayım derseniz, köyün hemen ortasında, devamlı Türk Bayrağı asılan meydanın yanındaki Sultan Restourant’a uğrayabilirsiniz.

Avrupa’daki Türk İzlerinin Sebepleri:

belcika-21

Faymonville Köyü halkının bu tutumlarının sebebine gelince, bunu hemen bir çırpıda söylemek zor. Çünkü Avrupa’da gezerken birçok yerde Osmanlı’ya ait izlerlekarşılaşabiliyorsunuz. Bu izlerin sebebini araştırırken karşınıza hemen her zaman birkaç sebep çıkıyor. Bunlardan ilki, Viyana’yı geçemeyen orduya rağmen taa Almanya ve İspanya içlerine kadar ilerleyen akıncı birliklerimiz. Bunlardan bazıları gittikleri yerlerde kalmış ve zaten o dönemlerde Osmanlı, tüm dünyanın cazibe merkezi olduğu için onlarda birer Osmanlı ferdi olarak bulundukları toprakları etkilemişlerdi.

Bir diğer sebep ise 2.Viyana Bozgunu sonrasında tutsak edilen birçok Osmanlı Askerinin Avrupa’nın dört bir yanına götürülerek teşhir edilmeleri. Haçlı zihniyeti ile bu askerlerimizi kendi insanlarına göstererek, bunlardan korkulmaya gerek yok demeye çalışmışlardı. İşte bu askerlerin götürüldükleri yerlerde bir takım etkiler bıraktıkları düşünülüyor.

Avrupa’daki Osmanlı izleri ile ilgili karşımıza en çok çıkan kanı ise, Osmanlı’nın buradaki insanlara bir şekilde bir iyiliğinin geçmesi ile ilgili. Uzak bir Avrupa ülkesinde eğer korunan ve saygı gösterilen bir Osmanlı izi, bir tuğrası, bir mezarı vb. varsa yaygın inanış olarak, Osmanlı’nın bir şekilde o yöre halkını himaye ettiği düşünülüyor. Örneğin güçlü komşuları tarafından tam yutuluverecek bir halk kitlesinin Osmanlı’dan yardım istemesi ve Osmanlıların onları ya akıncı kuvvetleri ile yada sadece Yeniçeri elbiseleri vererek yada mehter çalgıları ve kıyafetleri göndererek taltif edip korumaları gibi. Tarihe baktığımızda bunun bunun nice örneğini görmek mümkündür. Özellikle Katolikler tarafından asimile edilmek istenen Ortodoks cemaatlerinin korunması, Macar yönetici Tökeli İmre’nin desteklenmesi vb.

belcika-22Dördüncü sebep ise buradaki Türk sempatizanlığını daha iyi açıklıyor. Bilindiği üzere Ortaçağ’da Avrupa devletleri, büyük sürüler halinde Haçlı Seferlerine çıkmışlar ve vahşiliğin her türlüsünü hem yollarda, hemde vardıkları yerlerde sergilemişlerdi. Özellikle din adamlarının da destekledikleri bu Haçlı Seferlerine tüm Avrupa insanının katıldığını söylemek doğru olmayacaktır. Az sayıda da olsa akliselim insan, bunun akıl dışı bir iş olduğunu düşünmekteydi. Türkleri ticaret vb. nedenlerle tanıyanlar vardı.Müslümanların ahlaki yapıları, mazlumun yanında olmaları vb. birçok şey kulaktan kulağa yayılıyordu. Bu ve benzeri nedenlerle Haçlı Seferlerine katılmayan köy yada kasabalarda olmuştu. Bu tavrı gösterenler toplumdan tecrid edilmiş, hiçbir şey yapılamıyorsa, -Siz artık Türk oldunuz denilerek kendilerinden soyutlamaya çalışmışlardı.

Faymonville Yaşlılarının Anlattıkları:

belcika-23

Faymonville Köyüne geldiğimizde, oradaki yaşlılarla yapılan söyleşilerde hemen hiçbiri Türklüklerinin nereden geldiğini sağlıklı bir şekilde ifade edemiyorlar. Az önceki verilerle bu bilmezliklerini karşılaştırdığımızda karşımıza, çevrelerinin bu tahakkümleri çıkıyor. Etraftan tazyik o kadar fazla idi ki en sonunda -Evet biz onlardanız demek zorunda kalmışlardı. Tabi bu anlattıklarımız neredeyse bin yıl öncesinin hadiseleri. Bin yılda birçok şey değişik unutulabilmektedir. Bu uzun zaman içinde sebepler unutulacak ama adet ve yaşantı devam edecektir.

Köydekiler bu tutumlarının sebebini bilmeselerde geçmişe ait bazı şeyleri hatırlıyorlar. Mesela 16. ve 17. Yuzyılda Avrupa ‘da Türklerden zarar gorenler için toplanan yardım kampanyasına bu köy destek vermemiş. Bununla da kalmayıp, Liege Prensini kızdırmak amacıyla kiliselerinde çan çalmayı iptal ederek dua çağrılarını ezan benzeri şeylerle yapmaya başlamışlar. Köy yaşlılarının en net hatırladıkları hadise ise 2.Dünya Savaşı ile ilgili. Bu savaşı yaşamış ve halen hayatta olan bir tanesi; -”Türk olmanın en büyük mükafatını ikinci dünya savaşında gördük. Alman askerleri köyümüzün girişinde Türk bayragını görünce köyümüze ve bize zarar vermedi” derken bir diğeri de “Alman askerleri Türk olduğumuzu farkedince korkularından zarar veremedi” yorumunu yapıyor.

Köy Farkedilince Ne Oldu?: 

Belçika’ya gelen Türklerin, biz Türküz diyen Belçika köyünü tanımaları 80′li yıllara dayanıyor. Bu köye yolu düşenler, köyün meydanındaki Türk bayrağını ilk gördüklerinde eminim ciddi şekilde şaşırmışlardır. Köyün bu farklı durumu duyulunca Türkiye’den basın bile gelip bu konuyu haber yapmış. Tabi mesele ciddi şekilde ele alınmayınca mesele tam anlaşılamamış. Anadolu’nun dört bir yanından, Belçika’ya gelmek isteyen gençlerden köydeki kızlarla evlenmek için mektuplar yağmış. Ama hiçbiri bu mektupları Fransızca yazmayı akıl etmedikleri için bunların hiçbiri anlaşılamamış. Eski siyasilerden de Köye ziyarete gelenler olmuş. Fakat Fransızca kıtlığı nedeniyle Belçikalı soydaşlarımızla irtibat kuramamışlar.

O görüşmelerde Faymonvillelilerin bizim siyasilerden en büyük isteği, Turkanıa adlı takımlarının Türkiye’deki takımlarla maç yapması imiş. Ama bu istekleri bugüne kadar ne yazık ki gerçekleşmemiş.