• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
En Güzeli Sevmek

Değer verene, elbette değer verilecekti. Korumaya çalışan, korunacaktı. Seven, sevilecek; muhabbet duyana, muhabbet duyulacaktı. Evet, Peygamber seni çok seviyordu.Çünkü sen de O’nu çok seviyordun. O ve O’na ait her şeye derin bir muhabbet besliyordun. Asırlar süren ömrünce de bunu hemen her fırsatta göstermiştin.

Daha gencecik iken, O’nun getirdiği kitaba saygısızlık olur diyerek, bütün bir gece, Kur’an’ın bulunduğu odada ayaklarını uzatıp yatmamıştın.

Tarih boyunca onlarca devletin, kapısına gelip gelip hüsran içinde geri döndüğü İstanbul’u, sırf O’nun müjdesine ermek için fethetmiştin. Bu güzel beldeyi alınca, ”Kendinize bir saray yaptırmayacak mısınız?” diye sorduklarında, “O güzel Peygamberin mihmandarını bulup, ona bir türbe yaptırmadan kendime bir saray yaptırmaya haya ederim.” demiştin.

bekmis-1Senin fikrinde hep O, güzeller güzeli olduğu gibi, zikrinde de, faaliyetlerinde de hep O vardı. O’nun yüzyıllar evvel verdiği müjdeyi gerçekleştirme şevkiyle İstanbul’a yüklendiğinde, Boğaz’ı tutmak için Rumeli yakasına bir kale inşa etmen gerektiğinde, kale duvarlarını, Kufi hatla Muhammed yazarak inşa etmiştin. Sen bu anlamlı davranışınla, Diyar-ı Rum denen toprakları, O mübarek isimle mühürleyerek Diyar-ı İslâm haline getirmiştin.

Ülkeyi yönetme vazifesi sana verildiğinde, vazifenin bilincinde olarak ilk önce Yüce Peygamber’in mihmandarı Eba Eyyube’l-Ensari’nin huzuruna gitmiş, ceddin Osman Bey’in kılıcını O’nun huzurunda kuşanmıştın. Aslında imkân olsa, sen ey güzel Osmanlı, gider, o mübarek kılıcı Sevgililer Sevgilisi’nin huzurunda, Medine’de, Ravzayı Mutahhara’da kuşanırdın; ama halkın selâmeti için fedakârlık yapmaya, başkaları için yaşamaya mecburdun ve İstanbul’dan da ayrılamazdın. Bu sebepledir ki sen, Hicaz topraklarına hiç gidemedin. Oralara hiç yüz süremedin. Seni oralarda, hep rüyalarda, yakazalarda gördüler. Ve Sen hep oraların hicranıyla yandın.

bekmis-2

Sen: “Ben senin bastığın yerlerin hadimiyim.” demiştin. Bunu söylerken samimiyetini gösterme adına da, Kâbe’nin avlusunu süpürttüğün tavus tüylerinden birini tacına takmıştın. Bununla da yetinmemiş, O’nun mübarek ayak izini, “N’ola başımda taçım gibi taşısam daim..” diyerek, sorguç gibi tacının üzerine koydurmuştun.

Her işinde o güzel Rasûl’ün işaretini beklemiştin. Kıbrıs fethedilip bunun şükrünü eda etme adına bir cami yaptırmak istediğinde, camiyi inşa edeceğin yeri bile O söylemişti sana. Ama sen de O’na karşı son derece saygılıydın. Sultan Ahmet Camii’ne, altıncı minareyi, O’nun mescidine yedincisini ekletmeden yaptırmayı saygısızlık addetmiştin.

Mısır’ı fethettiğin zaman, Kutsal Emanetler ile Hicaz Emiri sana bağlılığını bildirdiğinde, gözlere sürme bu emanetlerin başında, kesintisiz Kur’ân okumayı başlatmış, bu iş için otuz dokuz hafız görevlendirmiş, kırkıncı hafız olarak da kendini vazifeli kılmıştın.

bekmis-3O gözlere sürme Sakal-ı Şerifleri, cam ampullere bir bir koydurarak, Güzeller Güzeli’nin bu mübarek hilyelerini her insan görsün diyerek, dünyanın dört bir yanına dağıtmıştın.

Sadece mübarek sakallar mı? Sen O’na ait her şeye düşkündün. Hz. Peygamber’in Kâb Bin Züheyr’e hediye ettiği mübarek hırkası, dönüp dolaşıp senin ülkene geldiğinde, heyecanlanmış, onu muhafaza etmek için hemen bir cami yaptırmıştın. Hırka-ı Şerif’in adıyla anılacak bu camide korunacak olan Peygamber Hırkası, bundan böyle halka buradan sergilenecek, sen muhafaza edecektin.

Sen O’nun adına da müştaktın. Bu nedenledir ki her yerde O’nun adını anmış, O’nun türkülerini söylemiştin. Çocuklarını bile O’nun adıyla uyutmuş, O’nun adıyla büyütmüştün. Çocuklarına hep O’nun ve sevdiklerinin adlarını vermiştin. Tarihte kaç sülâle vardır senin kadar Peygamber adını nesillerine çok koyan. Sen çevreni Ahmetlerle, Mahmutlarla, Mehmetlerle süslemiştin. Topkapı Sarayı avlusunda, o Güzeller Güzeli’nin sancağını selâmlamadan hiçbir sefere çıkmamıştın. Avrupa’da O’nu alaya alan bir oyun sergilendiğinde, hasta halinle bile kükremiş ve: “Tiz o oyunu kaldırın, yoksa tüm Âlem-i İslam’ı aleyhinize ayaklandırırım.” diyerek vefanın en güzel örneğini sergilemiştin.

bekmis-4O’nun beldesinden demiryolu hattı geçirirken, bu mübarek toprakları gürültüye boğmamak için, tren raylarına keçe döşetmiştin.

O’nun ümmetidir diyerek, her sene Sürre Alayları ile, Hicaz bölgesinin halkına altın ve mücevher dağıtmıştın. Sürre Alayları’na o kadar çok önem veriyordun ki, kervanların İstanbul’dan ayrılma zamanı geldiğinde, bütün işlerini bir yana koyuyor, onları uğurlamak için bizzat yollara çıkıyordun. Sürre Alayları’nı uğurlama vazifesinden seni en ağır hastalıklar bile alıkoyamıyordu. I. Abdülhamid’in hastalığının en ağır döneminde, Sürre Alayı’nın çıkış gününü bir gün öncesine aldırarak onları uğurlama törenine katıldığını, tören bitiminde de daha Topkapı Sarayı avlusundan ayrılamadan bir köşeye yığılarak Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu hatırlıyor ve sendeki vazife şuurunun hassasiyeti karşısında hayretler içinde kalıyoruz.

bekmis-5

Sen, O’nu sevdiğin gibi; O’nun sevdiklerini de seviyordun. O neye düşkünse, sen de ona düşkündün. O, Âlemlerin Rahmeti, Medine’de yüzünü Kudüs’e dönüp namaz kılarken; gönlünün asıl kıblesi olan mekânı özlediği gibi, buraları da özlememesi düşünülemezdi. Sen de orayı ve orasıyla ilgili her şeyi çok seviyordun. Her sene bu kutsal evin örtüsünü İstanbul’da bizzat altın yaldızlarla hazırlatıyor, Sürre Alayları ile oralara gönderiyordun. Bir önceki örtüyü de, “Allah’ın evine tam bir sene dokundu.” diyerek, kutsal sayıyor, en değer verdiğin mekânların başköşesine özenle asıyordun. Bugün hangi Selâtin Camiine girsek, duvarlarında senin eserin bir mübarek bez görüyor ve senin O’na muhabbetin karşısında iki büklüm oluyoruz, ey Osmanlı!

Sadece örtü mü? Hayır değil. Sen oraların taşına bile hayrandın. Kâbe’nin köşesinde duran Hacerü’l-Esved’i, sırf Peygamber öptü diye korumuş, etrafını altınla kaplatmıştın. Bu kaplama esnasında taşın küçük bir parçası kırılmıştı. Sen o taş parçasını eller üzerinde dualarla İstanbul’a kadar getirtmiş, camilerinin ve türbelerinin kapılarına koydurmuştun. Bugün Kanunî Sultan Süleyman’ın Türbesi ve Sokullu Camii’nin kapısının üzerine bakıp da kara bir taşı, altın çerçeveler içinde orada görünce, hayran olduğun değerlere sahip çıkamadığımızı görüyor ve utancımızdan yerin dibine geçiyoruz.

O’na duyduğun sevgiyle coşarak, O’nun çizdiği yoldan bir nebze olsun ayrılmadın. Medine’de diğer din mensupları ile diyaloğu kollayan hoşgörü Peygamberinin has bir ümmeti olarak, sen de dinler arası hoşgörüde tarihin şahit olmadığı manzaraları meydana getirmiştin. Bugün, yaşlılar için yaptırdığın Darü’l-Aceze’de yan yana duran cami, kilise ve havrayı görüyor ve seni anlayamamış olmanın ızdırabını duyuyoruz

Evet, sen çok müşfiktin, sen çok vefalıydın, sen o Güzeller Güzeli Peygamberimiz’i en iyi anlayanlardandın. Sen O’nu çok sevdin ve bu anlattıklarımız gibi daha nice güzelliği O’nun adına sergiledin. Başta da söylediğimiz gibi, değer verene elbette değer verilecekti. Korumaya çalışan, korunacaktı. Seven, sevilecek; muhabbet duyana, muhabbet duyulacaktı. Elbette ki, O da seni unutmadı, seni çok sevdi. Ve ne zaman ki sen O’nun o ağızlara tat, güzel adını anarak O’nu çağırdın, O, hemen senin yanında oldu.

bekmis-6

Örnek mi istiyorsun, hani sen zorlu İstanbul surlarına tüm gücünle yüklendiğinde, Ulubatlı’n surların en yükseğine tırmanmış ve burçlara sancağı dikmişti. Kanlar içinde, gözlerini ötelere açmak üzere iken; tebessüm ediyordu. Sen, ona neden tebessüm ettiğini sormuştun. O da sana, Peygamberimiz’i az önce surlarda gezerken gördüğünü söylemişti. O Güzeller Güzeli, o gün seni yalnız bırakmamıştı.

bekmis-7Mısır seferine çıkmıştın. Yazın sıcağında, dünyada hemen hiçbir canlının göze alamayacağı bir şeye girişmiştin. Kavurucu Sina çölünü geçmek… Hem de dev bir ordu ile. Çölün ortalarında Peygamber’i önünde sana yol gösterirken görmüştün. Öyle saygılıydın ki; hemen atından inmiş, kavurucu kumları yürüyerek katetmeye başlamıştın. Sen attan inersin de ordun durur mu, kalabalık ordunun tamamı atından inmiş, ve seni takip etmişti. Bu, tarihin durup kulak vereceği bir sahne idi: O, seni oralarda da yalnız bırakmamıştı.

Ya Çanakkale! O bambaşka bir destan idi. Dünyaya altı yüz sene huzur ve adalet dağıtmış iken, bir zaman sonra zaafa düşmüştün. Hastalanmış ve elden ayaktan kesilmiştin. Sen güçlü iken, köşe bucak saklanacak yer arayanlar, senin bu durumun karşısında meydanlarda ileri geri konuşmaya başlamıştı. En büyük arzuları da

seni bitirmek ve dünyayı arzu ettikleri gibi paylaşıp tüketmekti. Ve onlar senin üzerine üşüştüler. Bu senin varlık ve yokluk savaşındı. Düşmanın bu üstün güçleri kapına dayanmıştı. Ya ölecek, ya da öldürecektin. Çanakkale sırtlarında sıkıştığın bir anda yürekten bir haykırışla yardım istemiştin O’ndan, “Yetiş, Ya Muhammed kitabın gidiyor!” demiştin. Sen çağırırdın da O hiç durur muydu? Sen O’nun getirdiği din adına bu sırtlarda can verirken, O’nun gönlü hiç razı olabilir miydi Medinelerde kalmaya? Zaten Ravzayı Mutahhara’nın türbedârına da öyle dememiş miydi rüyasında; “Ben şimdi Medine’mde değilim, Çanakkale’deyim… Çok zor durumda olan asker evlâtlarımı yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Şimdi onlara yardım ediyorum.” İşte dinine yüzyıllarca kol kanat gerdiğin Yüce Rasûl’ün sana düşkünlüğü.

Ne mutlu sana Ey Osmanlı! Ne mutlu senin ahlâkî seciyeni anlayarak sana gerçek torun olabilenlere. Ne mutlu sevdiklerini sevenlere, ve yine ne mutlu düşkün olduklarına düşkün olabilenlere.