• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Okullarının Bahçesinde Yatan Yiğitler

Ağır ağır kaldırıyorum başımı saatlerdir okuduğum tarih kitabından. Ne büyük insanlarmış, ne de güzel işler başarmışlar. Dünyayı yönetirken çevrelerine ilim irfan saçmış, doğruda ve erdemde hep öncü olmuşlar. Peki ya şimdi bu güzel insanların torunları olan bizler neden böyle olamıyoruz. Nedir bu pejmürdeliğimiz, ilim ve terbiye yoksunluğumuz. Nerede kaldı o büyük medeniyet ve bizim fukaralığımız. Az önce  binbir düşünce içinde yükselen başım yeniden omuzlarımın önüne düşüyor. Onları bu kadar yüce yapan şey neydi diye düşünüyorum. Onlarda olan, fakat bizde olmayan, onların sonuna kadar bağlı olduğu fakat bizim ihmal ettiğimiz şey neydi?

okullar-2Daha fazla duramıyorum dört duvar arasında. Kaçarcasına uzaklaşıyorum tarih kitaplarımın yanından ve sokağa atıyorum kendimi. Araba gürültüleri, insan kalabalıkları daha bir sıkıyor içimi. Kafamdaki soruların cevaplarını bulamamanın sıkıntısıyla başımı dinleyecek bir yer arıyorum kendime. Hızlı adımlarla uzaklaşıyorum kalabalıklardan. Başımı kaldırıp etrafıma baktığımda binlerce insanın arasında buluyorum kendimi ama hiçbiri konuşmuyor, aksine sonsuz bir sükut haliyle beni seyrediyor gibiler. Belki de sorumun cevabını asıl sahiplerinden öğrenmeliyim diyor ve önümde uzunan mezarlığın içine dalıyorum. Üzerini adımladığım taş yol beni etrafı duvarlarla çevrili bir hazireye götürüyor.

Burada, Osmanlı Devleti’nin başında en uzun süre Şeyhülislamlık yapan Ebu’s-suud Efendi yatıyor. Kabrinin başına gidiyor ve ruhuna fatihalar gönderirken uzun uzun düşünüyorum. Sen hayatta iken herkes gelir sorunlarını sana açar ve çaresini senin fetvalarında arardı. Ne olurdu şöyle bir doğrulsan da bizim bu zavallılığımızın

sebeplerini söyleyiversen. Gözyaşarımı silerken buradan defalarca geçmeme rağmen şimdiye kadar fark etmediğim bir şey gözüme çarpıyor. Ebu’s-suud Efendi’nin kabrinin hemen dibinde sanki yerden yeni bitmiş gibi duran küçük bir tuğla taş bina görüyorum.

Ne olduğunu öğrenmek için yaklaştığımda bunun bir Sıbyan Mektebi, yani İlköğretim Okulu olduğunu anlıyorum. Üzerindeki yazıları incelediğimde hayretim daha da artıyor. Çünkü Okulu yaptıran kişi bizzat Ebu Suud Hz. Vefatı öncesinde de burada, kendi yaptırdığı okulun bahçesinde gömülmek istemiş. Bir mânâ veremiyor ve ilerliyorum. Az ileride bulunan büyük Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın türbesine doğru yaklaşıyorum. Kesme taştan yapılma bir kapıdan geçerek içeriye girdiğimde avlu içinde, başka yapılarda dikkatimi çekiyor. Türbenin iki köşesinde iki ayrı bina. Hele bir tanesi çevresindeki yirmiye yakın kubbeli odası ile ilerilere doğru uzanıyor. Bunlar Sokullu Mehmet Paşa’nın hayatta iken yaptırdığı Medrese ve Darü’l-kurra binaları. Peki Sokullu Mehmet Paşa neden İstanbul’da bulunan ve kendisinin yaptırdığı iki büyük camiden birinin bahçesinde değil de burada yatmayı istemiş ve Mimar Sinan’a türbesini buraya yaptırmıştı.

okullar-4Sanki bana bir şeyler anlatıyor gibiler ama tam kavrayamıyorum. Yürümeye devam ediyorum. Köşeyi döndüğümde 19. yüzyılın ünlü Kaptan-ı Deryalarından Hasan Hüsnü Paşa’nın Türbesiyle karşılaşıyorum. Türbenin tam karşısında ilginç çatılı bir bina var. Kapısında “Fî hâ kütübün gayyime” yazıyor. “İçerideki kitaplar sağlamdır, kıymetlidir.” Evet burası bir kütüphane. Hasan Hüsnü Paşa tarafından yaptırılmış, hem de tam türbesinin karşısına. Buraya kitap okumaya gelenler giderken Kütüphanenin banisinin ruhuna da bir şeyler okusunlar diye. Allah Allah mezarlıklar içinde bir kütüphane diyor ve tüm şaşkınlığımla ilerlemeyi sürdürüyorum.

Muhteşem bir türbe binasıyla daha karşılaşıyorum. Burası Osmanlı Devleti’nin 35. Padişahı Mehmet Reşad’ın istirahatgâhı. Kendisi hayatta iken Mimar Kemalettin Bey’e yaptırmış burasını. Hemen yanında gül kurusu renginde büyük bir bina gözüme çarpıyor. Burasının da bir okul olduğunu söylememe sanırım gerek yok. Mehmet Reşad Han, sağlığında bu okulu yaptırarak adını Reşadiye Numune Mektebi koydurmuş ve devletin diğer okullarına örnek olsun diye düşünmüş. Okulun tüm masraflarını da kendisi üzerine almış. İyi de neden bu mezarlığa ve türbesinin hemen yanına diye düşünüyorsanız, Mehmet Reşad’ın vasiyetine kulak verin derim. Türbesini bu okulun bahçesine yaptırırken yanındakilere şöyle demiş yaşlı padişah; “Ben çocukları çok seviyorum. Yattığım yerden onların seslerini duymak istiyorum. Bu sebeple benim türbemi bu okulun bahçesine yapınız.” Eğitime bu kadar önem veren atalarım olduğunu görerek gururla bu iftihar tablosunun da karşısından ayrılıyorum.

okullar-5Yolumun bir sonraki köşesinde bir eğitim kurumuyla daha karşılaşıyorum. Ama artık eskisi kadar şaşkın değilim. Burası Ünlü Kaptan-ı Deryalardan, ayrıca Sadrazamlıkta yapmış olan Büyük Hüsrev Paşa’nın türbesi. Ama türbesinin üç yanını da hayır kurumları ile donatmış. Medfun olduğu yapının hemen duvar bitişiğinde büyük bir tekke var. Diğer yanında ise talebelerin ikametleri için odalar yaptırmış. Türbesinin tam karşısına da ampir tarzda harika bir kütüphane. İşte bir tarafta din, diğer tarafta ilim ve bu iki güçlü kanadı yanlarına takmış olan Hüsrev Paşa’nın türbesi. Kim bilir şimdi nerelere doğru kanat açmış uçuyordur.

Eğitime gönül vermiş bu yiğit insanların eserlerinin şahsında artık bir mezarlıkta gezmediğimin farkındayım. Buraya sadece bir Eyüp Mezarlığıdeyip geçmenin yanlışlığının idrakinde olarak ilerlemeye devam ediyorum. Peki bu eğitim gönüllüleri sadece erkeklerden mi çıkmış. Bayanlardan okul, kütüphane yaptıran olmamış mı derken, birkaç adım ötemde sorumun cevabı ile karşılaşıyorum. 3. Mustafa’nın hanımı ve 3. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan’ın İmaret, Sebil ve Sıbyan Mektebi bana Osmanlı’da kadınların da hayır işlerinde erkeklerle nasıl yarıştıklarını anlatır gibi duruyorlar. Eğitime o kadar gönül vermişler ki, ebedi istirahatgâhlarını seçerken de okullarının bahçelerinde yatmayı seçmişler.

okullar-6Peki diyor diğer yanım, böyle hayırsever hanımlardan başka kimler var. Bulmakta gecikmiyorum. Aksaray’ın tam orta yerinde hergün önünden binlerce insanın geçtiği Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevnihal Valide Sultan yapılarını hatırlıyorum. O muhteşem cami, bahçesindeki kütüphane ve ünlü Pertevnihal Valide Sultan Lisesi ile yaptırdığı bu eğitim kurumlarının yanında yatan Pertevnihal Sultan’ın türbesi. Peki başka diyor yine şüpheci yanım. Zihnim kanatlanmışcasına Çemberlitaş’a götürüyor beni. 2. Mahmud haziresindeyim. 2. Mahmud’un fesli sandukasının yanında sessizce duran üzeri gümüş tellerle işli puşideli sandukaya bakıyorum. Sultan Abdülmecid’in annesi Hayır Eserleriyle ünlüBezmialem Valide Sultan yatıyor burada. Bu hazire acaba hangi eğitim kurumunun bahçesinde diye düşünüyorum. Başımı kaldırdığımda yuvarlak alınlıklı şirin pencereleri olan pembe bir bina ile karşılaşıyorum. Burası hayırsever annemizin 1849 da yaptırdığı Valide Mektebiadıyla meşhur olan okul binası. Birden mektebin açılış günü canlanıyor gözlerimin önünde. Mutluluktan gözleri yaşaran Bezmialem Valide Sultan haremde okuttuğu talebeleriyle kapının yanında duruyor. Herkes ellerini açmış dualar ediyor. Halkın önünde duran devrin padişahı Sultan Abdülmecid ise annesinin okulunun açılışını yaparken, halkını eğitime önem vermeye teşvik etmek için kendi çocukları Murat ve Fatma’yı da bu okula kaydettiriyor. Fransızca yayınlanan Le Journal de Constantinople gazetesinin 24 Nisan tarihli nüshasında okulun tüm masraflarının Bezmialem Sultan tarafından karşılandığını yazıyor. Ve yaptırdığı okulun bahçesinde yatan bir eğitim neferini daha selamlayarak oradan da ayrılıyorum.

okullar-7Bu küçük zihni seyahat sonrasında yeniden Eyüp yollarını adımlamayı sürdürüyorum. Eyüp Caminin yanındayım. Küçük bir kubbenin tam önündeyim. Üzerinde Saçlı Abdülkadir Tekkesi yazıyor. Dikkatli bir tetkikten sonra burasının, devrin büyük Şeyhülislamı Hoca Saadettin Efendi tarafından birDarü’l-hadis olarak yaptırıldığı öğreniyorum. Mimar Sinan’a inşa ettirilen ve içerisinde Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) mübarek sözlerinin öğretildiği bu sevimli binanın avlusuna giriyorum. Beni, İstanbul’un en büyük mezar taşları karşılıyor. Bunlar Hoca Saadettin Efendi’nin mezarına ait baş ve ayak taşları. Evet yanılmıyorum. Bu büyük alim ve devlet adamı da yaptırdığı okulun duvarının tam dibinde yatıyor.

İleride silüetini gördüğüm büyük külliyeye doğru ilerliyorum. Burası Zal Mahmud Paşa camisi. Fakat burada enterasan olan şey, bir camiyi çevreleyen tam iki tane medrese olması. Caminin bir kapısı bir okula, diğer kapısı diğer okula açılıyor. Camiye girmek için okullardan birinin içinden geçmek zorundasınız. Allah’a giden yolun ilimden geçtiğini anlatan bu mimarinin muhteşemliğine bakınız. Medreselerin cami ile kucaklaştıkları noktada da Zal Mahmud Paşa ile 2. Selim’in kızı olan hanımı Şah Sultan’ın birlikte yattıkları türbelerini görüyorum.

okullar-8Eyüp Mezarlığındaki bu kısa gezim sırasında sabahtan beri kafamı kurcalayan sorunun cevabını artık biliyorum galiba. Eğitime büyük önem veren, bu uğurda servetlerini ortaya döken ve ölürken de bu kurumların bahçelerine defnedilmek isteyen insanlar başka ne ile açıklanabilir ki. Zihnim eğitim neferi başka paşalar düşünüyor ve bulmakta geçikmiyorum.Çemberlitaş’ta Köprülü Mehmet Paşa Külliyesi. Tam Divan Yolukenarında açık türbesi ve türbeyi saran Medrese revakları ile o da bambaşka bir tablo oluşturuyor Divanyolu kıyısında. Bu külliyede bir güzel farklılıkta, Medresenin ana dersane binası ile külliyenin mescidinin aynı binada değerlendirilmiş olması. Külliye’de gözlerim bu güzel okul ve bahçesinde yatan Sadrazamımız dışında bir de kütüphane arıyor. Bulmakta zorlanmıyorum. Medresenin hemen arka tarafında Köprülü Mehmet Paşa’nın oğlu Fazıl Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış olan şirin Kütüphane binasını görüyorum ve tabi içerisindeki paha biçilmez el yazması eserleri de.

Divan yolundan aşağılara doğru ilerledikçe daha nice kütüphane, cami ve medrese görüyorum. Ama gözlerim okullarının bahçelerinde yatan eğitim neferlerinden arıyor. Tam Bayezid Külliyesi’nin karşısındayım. Alt katları caddeye bakan dükkanlar şeklinde dizayn edilmiş şirin külliye burası. Alim ve sanatkar vasıfları ile ünlenmiş bir paşamıza Koca Ragıp Paşa’ya ait. Onunda türbesi, kendi yaptırdığı Sıbyan Mektebi ve Kütüphanesi ile çevrili. Dünlerde olduğu gibi bugünlerde de kütüphanesi kitap sevdalıları ile dolup taşıyor.

okullar-9Koca Mustafa Paşa Caddesine doğru ilerlerken başımı nereye çevirsem dev bir külliye ve İnsanlığın faydası için şekillendirilmiş mimariler görüyorum. Elbette ki banileri de içlerinde yatıyor. DavutpaşaBayrampaşaCerrahpaşa derkenHekimoğlu Ali Paşa’ya geliyorum. Devasa bir cami ve camiye girmek için muhakkak altından geçmeniz gereken bir kütüphane. Altından geçen herkese sanki, “benim içimdeki kitapları okumadan geçme” der gibi bir hali var. Avluya girer girmez de Ali Paşa’nın türbesi ile karşılaşıyorum. Bir kez daha ellerimi göklere kaldırıp, halkının ilim ve irfanı için tüm gayretini sarfeten bu eğitim gönüllülerine fatihalar gönderiyorum.

Paşaların arasında Eyüp’teki Hasan Hüsnü Paşa gibi ömrü gemilerde geçenlerde var. Deniz adamının okul yaptırmakla ne işi olur diye düşünecek oluyorum. Ama zihnim yanıldığım konusunda beni hemen ikaz ediyor. Birçok denizci paşanın adı geçiveriyor aklımdan. Cezayirli Hasan PaşalarBarbaroslar, hatta Galata’da,Mimar Sinan’a yaptırdığı dev külliyesinin medrese binaları ile çevrili avlusunda yatan Kılıç Ali Paşa’ları hatırlıyorum.

okullar-10Paşaları ve kadınefendileriyle eğitime canla başla sarılmış olan bu güzel teb’anın padişahını düşünüyorum birden. Bunlar yüzyıllarca dünyaya hükmetmişler. Yığınyığın altın ve mücevhere sahip olmuşlar, devasa sarayları, yüksek yüksek, ihtişamlı şatoları olmalı derken, şimdiye kadar gördüklerimin kat kat daha büyüğü devasa yapılar zincirinde buluyorum kendimi. Evet gerçekten de muhteşem binalar, inanılmaz büyüklükte ve sağlamlıktalar. Fakat hiçbiri de padişahların kendi şahısları için yapılmamışlar. Dev camileri merkezine alan bu yapılarda insanlığın faydasına ne ararsanız görebiliyorsunuz. İlim adına en küçük kurum olanSıbyan Mekteplerinden en yüksek kurum olan Medreselere,kütüphanelerden, kervansaraylara, imaretlerhamamDarü’l-kurra,Darü’l-hadistabhanesebilçeşme ve daha neler neler. Tabi her külliyenin kalbinde de orayı yaptıranın türbesi.

okullar-11Bu hayırsever padişahlardan birkaçını ziyaret etmek istiyorum. İşte İstanbul’un şanlı Fatihi ve O’nun bize armağanı olan büyük Fatih Külliyesi. İşte ilme ve irfana verilen önemin sembolü yapılar dizisi. Dev külliyenin tam ortasında her şeyin Allah Rızası için yapıldığını anlatan muhteşem bir cami. Caminin yanında yüksek bir kütüphane ve ikisinin arasında Fatih Sultan Mehmet’in türbesi. Ve bu üçlüyü sağdan ve soldan çeviren,Akdeniz ve Karadeniz Medreseleri olarak adlandırılan sekiz adet dev fakülte binası.

İstanbul’un dördüncü tepesine tırmanıyorum. Buradan eski İstanbul’u seyretmek çok güzel. Ama yanımdaki devasa yapıya bakmaktan şehre pek bakamıyorum. Çünkü karşımda bütün bir Osmanlı coğrafyasının en büyük külliyesi duruyor. Cami etrafında insanlık için yapılmış tam 22 binadan oluşan dev bir hayır kurumu var. Evvel, Sani, Salis ve Rabi Medreseleri, Tıp Medresesi, Şifahane ve diğerleri. Gözlerim Kanuni’nin türbesini arıyor. Tam aradığım yerde buluyorum. Bu eğitim kurumlarının ortasında ve Dar’ül Kurrabinasının hemen yanında. Yattıkları yerlerin yanlarında devamlı Kur’an okunsun istiyorlar ve türbelerini hep Kur’an Okullarının yanlarına yaptırıyorlar. Sultanahmet Cami’nin banisi 1. Ahmet’te bu dev külliyesinin hemen yanındaki Dar’ül Kurra ve Dar’ül Hadis’inin yanında yatıyor.

okullar-12Kafamdaki soru işaretlerinin izale olmasının verdiği rahatlıkla derin bir nefes alarak yerimden doğruluyorum. Çünkü artık Onları zirveye taşıyan sırrı biliyorum. Peki bizler acaba ne zaman bu güzel vasıflara erecek ve o ahlaki seviyeyi yakalayabileceğiz, bizimde eğitim kurumlarının bahçelerinde yatan yiğitlerimiz olmayacak mı diye düşünürken birden telefonum çalıyor. Arayan kişi Üniversiteden bir arkadaşım. Verdiği haberle beynimden vurulmuşa dönüyorum. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tarih Bölümünden arkadaşım Bahaddin Hocanın Özbekistan’da bir trafik kazasında, birkaç gün önce vefat ettiğini öğreniyorum. Bahaddin Hocamın ailesine taziyeye gidecek olan arkadaşlarım beni de çağırıyorlar. Buluşuyoruz ve Bahaddin Hocamın ailesinin oturduğu Yuşa Tepesindeki evlerine doğru yola çıkıyoruz. Daha mahallenin girişinde büyük bir kalabalık ile karşılaşıyoruz.Özbekistan’daki okulun yetkilileri, Bahaddin Hocamın Türkiye’nin dört bir yanından gelen arkadaşları, herkes orada. Herkes onu ve onun arkada bıraktığı güzel hizmetlerini konuşuyor. Bahaddin Hocam’ın vazife yaptığı okulun müdürü de orada. Yanına sokuluyoruz. O ise çevresindeki gözü yaşlı kişilere genç yaşta vefat eden öğretmenini anlatıyor. Beş yıldır birlikteydik Bahaddin Hocayla diyor. Daha aldığı hiçbir maaşın tamamını şahsı adına kullandığını görmedim. Yoksul öğrenci velilerine hep iaşe veelbise temin etmeye çalışırdı.

okullar-13Müdür Bey doğru söylüyor. Yaz tatillerinde bile yanımıza gelip bizlerden fazla elbiselerimizi topladığına az şahit olmamıştım. Zaten trafik kazasını da bir öğrenci velisini ziyaretten dönerken yapmıştı. Müdür Bey devam ediyor. Vefatından sonra ajandasını açtık. Bir gece önce sanki ertesi günü gerçekleşecek ayrılık içine doğmuşcasına ajandasının son sayfasına şu cümleleri yazmıştı;

Eba Eyyub El Ensari Hz. İstanbul Kuşatmasında vefat edeceğini anlayınca; ‘Beni surlara en yakın yere defnedin ki, yattığım yerden ileride İstanbul’u fethedecek o şanlı komutan ve askerlerinin kılıç şakırtılarını, at kişnemelerini duyabileyim’ demişti. Bir gün bende öldüğümde beni de okulumun bahçesine defnediniz ki yattığım yerden talebelerimin seslerini duyabileyim.

Müdür Bey artık konuşamıyordu. Hiçbirimiz konuşamıyorduk. Herkes hıçkırıklara boğulmuştu. Evet sabahtan beri beni huzursuz eden sorularımın tam cevabını işte şimdi bulmuştum. Eğitim ve öğretim çok önemliydi ve kendini insanlığın yetiştirilmesine adayacak eğitim gönüllülerine ihtiyaç vardı. Bu kişiler o kadar benliklerinden geçmeliydiler ki, onlara en sevimli gelen yer okulları ve öğrencilerinin yanı olmalıydı. Ebedi istirahatgâhlarını seçerken bile yatacakları yer olarak olarak akıllarına bir tek yer gelmeliydi.Kendi okullarının bahçeleri.