• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Beklenen Misafir

O günün diğer günlerden pek de farkı yoktu. Yine her zamanki saatte kalkıp çocukların kahvaltısını hazırlamış, onları okula gönderdikten sonra kendimi rutin ev işlerine vermiştim. Çamaşır, bulaşık, sil, süpür derken yine öğle olmuştu. Bir tuhaflık hissediyordum. Ev işleriyle uğraşırken dalıp dalıp gidiyordum âdeta. Hasta değildim! Pekiyi sebebini anlayamadığım bu ağırlık da neyin nesiydi?

Birkaç gün öncesinden, bugün için; arkadaşlarla sözleşmiştik, mahallemize taşınan yeni gelinin evine hoşgeldine gidecektik. Dip komşum, “Haydi, gelmiyor musun?” diye kapıyı çaldığında, neredeyse ona: “Hayır gelemeyeceğim, kusura bakmayın.” demek geldi içimden. Ama verilen söz tutulmalıydı. Yeni komşumuzun evinde de ara ara dalıp gitmekteydim… Neyse ki kısa sürdü ziyaretimiz.

İşte yeniden evdeydim. Koltuğa kendimi bırakırken, duvardaki dedemin fotoğrafı ilişti gözüme. Siyah-beyaz, yer yer bazı yerleri çatlamış bir fotoğraf. Ne heybetli adamdı dedem! Şimdi bile, fotoğraf karesinden çıkıverecekmiş gibi geliyor insana. Sahi çıkıverse çerçeveden ne olurdu? Tam da koltuğa uzanmışken. Doğrusu o hayattayken, kimse onun yanında saygıda kusur etmez, değil böyle yatmak, ayağını bile uzatmazdı. Eskilerin tabiriyle çok öflü bir adamdı dedem. Gayri ihtiyari toparlandım.

Söylendiğine göre, Yunanlılar, Anadolu’ya girip, önlerine gelen her köy ve kasabayı işgal ettiği yıllarda dedem, Akhisar’da Milli Mücadele’nin başını çekenlerden olmuş. Bir keresinde Halitpaşa Çiftliği’nde, sekiz arkadaşı ile toplantı yaptıkları sırada düşman askerlerinin baskınına uğramışlar. Halit Paşa ve yanındakiler toplandıkları yerden hemen ahıra yönelip atlarıyla uzaklaşmak istemişler. Şevket dedemse buna karşı çıkarak, Yunanlıların öncelikle atların olduğu yerleri muhasara edeceklerini söylemiş. Fakat o telâşe içinde onun sözlerini dikkate almayan arkadaşları, atların olduğu bölüme girdiklerinde kurşun yağmuruna tutulmuş ve ne hazindir ki hepsi şehit olmuş. Dedemse bulunduğu odanın arka penceresinden çiftliğin yanında uzayan bataklığa atlamış, çamur deryası içinde sürüne gizlene Akhisar’a kadar gelmiş.

Savaş yıllarını düşününce bana anlatılan bu hâdiseler içinde daha da gerilere gittim. Büyük dayımı hatırlayıverdim birden. Onu hiç görmemiş, ama yufka yürekliliğini, yardım severliğini ve vatan sevgisini hep duyagelmiştim. Genç yaşlarda hayata gözlerini yummuş dayım. Anadolu’daki nice civanmert delikanlının, vatan, din, namus diyerek; ana kucağından kopup gittiği ve bir daha geriye dönmediği ardı arkası gelmez harplerden birine katılmış ve geriye dönememiş. Balkan Harbi’nde şehit olmuş… Anlatıldığına göre Şevket dedem nişanlıymış o zamanlar, tam düğün hazırlığı yaptıkları sırada Balkan Harbi patlak vermiş. Sabri dayım harbe gideceklerin arasına yazdırmış adını. Çevresindekiler: “İlle yeğeninin düğününü gör de öyle git.” diye ısrar etmişlerse de, “Milletim şu an cephede savaşırken bize düğün yapmak yakışır mı? Hayırlısıyla savaşa gidip gelelim, o zaman yeğenimin düğününde, davulun önünde döne döne oynarım.” demiş ve gitmiş. Harp bittiğinde askerler, evlerine kafile kafile dönmeye başlamışlar. Her gelen grubun yanına koşan yakınları, Sabri dayımı soruyor, onun şehâdetini bilen, ama bir türlü yakınlarına söyleyemeyen mehmetçikler ise; “Arkadan geliyor.” diyorlarmış. Günler, haftaları kovalamış. Sabri dayım bir türlü gelmiyormuş. En nihayetinde, cephede sırt sırta savaştığı, aynı mahalleden arkadaşı da döndüğünde, acı gerçeği ondan öğrenmişler. Savaşın en çetrefilli anlarından birinde, bir şarapnel parçası sol kolunu omuzundan alıp götürmüş dayımın. Kolunun kopmasına aldırmayan dayım, derinden bir “Allah!” diyerek, bir adım öne atmış kendini. Olayı anlatan arkadaşı tutmuş onu ve, “Ne yapıyorsun? Dur, geri kal!” demişse de; “Tek kolla geriye dönüp de ne yapayım.” diyerek kendisini ileri cephelere atmış. Az sonra da alnına isabet eden ikinci bir şarapnel parçası ile şehâdete ermiş.

Ardından Şevket dedem ve Rüştü amcam da birer birer terketmişlerdi bu âlemi. O tayfadan şu an hayatta birtek Şevket dedemin kızkardeşi Kadriye halam kalmış. 90 yaşının üzerinde bu mübarek kadın. İki büklüm haliyle elinden Kur’an-ı Kerim’i düşürmez, her fırsatta bizlere dünyanın geçiciliğini anlatır, asıl gidilmesi gereken yere hazırlık yapmamızı öğütler. Bizler daha ortaokul sıralarındaydık o zamanlar, bazen Kadriye halamın yanına gider, çocuk aklımızla; “Halacığım, biz Allah’a dua ediyor, O’nun yardımıyla okulda başarılı oluyor, sınıf geçiyoruz. Sen sınıf geçmediğin halde niye bu kadar çok dua ediyorsun.” derdik. Tebessüm eder, başımızı okşar ve; “Biz öbür tarafta sınıfı geçeceğiz yavrum…” derdi.

Düşünceler, düşünceleri; hatıralar, hatıraları kovalarken dalıp gitmişim. Etrafıma baktığımda kendi evimde olmadığımı anladım. Sonra birden tanıyıverdim burasını. Dedemin eski evi burası. Çocukluk yıllarım burada geçti. Kayısı ağacı yine avlunun ortasında salınıyordu. Hattâ anneannemin, kuşlar, kayısı çiçeklerine zarar vermesinler diye ağacın etrafına dolandırdığı ipler bile dalların üzerinde durmaktaydı. Bir gün tahta merdivenleri gıcırdata gıcırdata üst kata çıktım. Tek kanatlı kapıdan sofaya, oradan da iç odaya geçtim. Evin en geniş odasıydı burası. Evdekiler genelde burada toplanırdı. Odanın kenarındaki teneke soba yine hararetle yanıyordu. Oraların tâbiriyle kap veya kupa denen sürahi, sobanın yanında duruyordu, süpürge de kapının tam arkasında. Odanın iki duvarı boyunca yer minderleri sıralıydı. İçi saman dolu olduğu için, “kıtık minder” derdik onlara. Diğer duvarda ise boydan boya ahşap bir yüklük vardı. Hani şu ortasında perde gerili olanlardan.

Odanın ortasına mükellef bir yer sofrası kurulmuştu. Sofra üzerinde kapakları kapalı bakır sahanlar dizilmişti. Sahanların yanında siyah ve iri zeytinlerle dolu bir de tas vardı. Sofranın etrafına insanlar oturmuştu. Biraz daha yaklaşınca bu simaları tanımaya başladım. Evet tam karşımdaki Şevket dedemdi, yanında Rüştü amcam onun yanında ise eşi Şükriye yengem oturuyordu. Yanlarında onlardan biraz daha yaşlıca, nur yüzlü iki kişi daha oturmaktaydı. Evet, evet bunlar da dedemin anne ve babası olmalıydılar. Onları daha önce hiç görmemiş; ama çevremdekilerden defalarca dinlemiştim. Tıpkı bana anlatıldığı gibiydiler. Hiçbiri konuşmuyordu. O sırada sofraya yaklaştım ve sahanların kapaklarını kaldırarak içlerine bakmaya başladım. İlkinde yoğurtlu mantı, diğerinde yağlı yaprak sarması, diğerinde ise; keşkek vardı. Sofranın ortasındaysa, dumanı tüten, ocaktan yeni indirilmiş bir tas tarhana duruyordu. Herkesin önünde kalaylı kaşıklar vardı. Tanımadığım bir kişi dikkatimi çekti. Devamlı odaya girip çıkan, sofradakilere hizmet eden, genç, siyah saçlı, uzun boylu, esmer tenli bir delikanlıydı. Üzerinde yakasız uzun kollu, etekleri topuklarına kadar uzanan kefen gibi bir elbise vardı. Sol göğüs hizasından beline kadar kan içindeydi elbisesi. Kimdi acaba? Bunu düşünürken gaipten bir ses; “O senin Balkan Harbi’nde şehit olan Sabri dayındır.” dedi. Şaşırıp kalmıştım. Karşımdaki bu civanmert delikanlı, demek daha hayatının baharında, ev-ocak sahibi olmadan vatana kendini feda eden büyük dayımdı. Tam ona yönelecekken ilk kez sofradakilerden biri konuşmaya başladı. Konuşan, Şevket dedemdi. Yine her zamanki öfkeli haliyle söyleniyor; “Gelemedi, gelemedi kaldı.” diyordu. “Kim gelemedi dede?” diye sordum. “Kim olacak Kadriye halan. O’nu bekliyoruz.” dedi. Neden beklediklerini soracaktım ki birden gözlerim açıldı. Kendi evimdeydim. Karşı duvarda dedemin fotoğrafı hâlâ duruyordu ve ben az önceki hâdiselerin ışığında kafamı toparlamaya, gördüklerime bir mana vermeye çalıştım. Akşam evdekilere gördüklerimi anlattığımda kimse bir açıklama getiremedi bu rüyaya. O gece bu duygularla yattık.

Ertesi gün, sabahın erken saatlerinde telefonun acı acı çalmasıyla yataklarımızdan sıçradık. Telefonu açtığımda karşımda Akhisar’dan arayan annem vardı. ‘Kızım!’ diyordu, ‘Kadriye halanın başı bekleniyor’. Üç gün sonra Şevket dedemin kız kardeşi Kadriye halam vefat etti. O gün, herkes bir ölünün arkasından yapılması gereken rutin işlerle uğraşırken ben hep başka âlemlerde dolaşıyordum.

Yüce Peygamberimiz’in: “İnsanlar uyumaktadır, ölünce uyanırlar.” demesi gibi, Kadriye halam da, bizlere her zaman öğütlediği üzere bu geçici hayattan asıl mekâna, sevdiklerinin yanına gitmişti. İnşaallah kendisini bekleyenleri fazlaca bekletmeden, yemekler soğumadan yetişebilmiştir sofraya.

Acaba, yarın bizler de buradan ayrılırken oralarda, bizim de bekleyenlerimiz olacak mı, şehitlerin hizmet ettiği kutlu sofraların etrafında?

Not: Yukarıda anlatılan olayların hepsi yaşanan hâdiselerdir. Rüyayı müşahade eden ise; annem Fatma Uğurluel hanımdır.

Sızıntı Dergisi Sayı:284 Tarih: Eylül 2002