• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Önden gelenler ve Mevlana -2-

Malazgirt Savaşı sonrası sırada Anadolu’nun gönlünü fethetmek vardır. Silahlar konuşmuş, askerler karşılaşmış, ortalık toz duman olmuştur. Şimdi artık sükunet, diyalog, hoşgörü, sanat, medeniyet zamanıdır.

Alparslan, Anadolu’ya yerleşmek ve bu medeniyeti ihdas etmek üzere Anadolu’nun en gözde yerlerinden birine Sökmen Gazi’yi gönderir. Melikşah’ın amcasının oğlu Kutbeddin İsmail’in kölesidir Sökmen. Yani onun tarafından daha çocukken devşirilmiş, köle pazarlarından kurtarılmış ve özenle yetiştirilmiş bir kişi. Kurucusu Sökmen Gazi dolayısı ile Sökmenşahlar olarak adlandırılan bu devlet 1100 tarihinden 1207′ye kadar hüküm sürdüğü bu bir asırlık zaman diliminde Tebriz’den Erciş’e, Adilcevaz’dan Silvan’a, Van’dan Muş’a kadar geniş bir alanı kapsıyordu. Ve tüm bu topraklar başkent Ahlat’tan yönetiliyordu. Ahlat gibi eski bir medeniyet merkezinde elbette ki nice önemli cami de inşa edilmiştir. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde “Bu şehri harab içre nice yüz azim kubbeler ile yapılmış camiler var ki, pek kadimdilerler.” diyerek günümüze ulaşamamış önemli eserlerin varlığından bizi haberdar etmektedir. Eskiler Ahlat için Anadolu’nun kapısı, Türklüğün tapusu ifadesini boşuna kullanmamışlardır. Çünkü Ahlat ve civarı gerçekten bu toprakların Türk-İslam medeniyetinin bir merkezi olduğunu gösteren en önemli delillerle süslüdür. Bu topraklar bizimdir diyen nice art niyetliyi, Ahlat tek başına susturmaya yetmektedir. Çünkü Ahlat’ın dört bir yanı, “Evet biz bin yıldır bu topraklardayız ve bu toprakları beklemeye devam edeceğiz” diyen tarihî mezartaşları ile doludur. Her biri bir adam boyundan yüksek, birer Orhun Abidesi gibi duran asırlarca öncesinin bu devasa taşları sadece sessiz lisanları ile değil duruşları ile de kem gözlere korku salmaya devam etmektedirler.

ANADOLU’NUN ZARAFET TİMSALLERİ ARTUKLULAR 

Gelelim ilk Anadolu beyliklerinin en varlıklısına. O günün en verimli topraklarında kurulan Artukoğullarına. Aslında kendi içlerinde Harput, Mardin ve Hasankeyf Artukluları olarak ayrılan bu ünlü beylik, dönemin ticaretinin tam göbeğinde bulunması, nehir taşımacılığının ve kervanların vazgeçilmez güzergâhlarının üzerinde bulunması ile diğerlerine göre çok daha rahat bir konuma sahipti. Ama onlar bu konumlarını da kültüre aktarmasını bilmiş ve bugün yaşadıkları yerleri gezen bizleri büyüleyecek nice eser bırakmışlardır. Bütün bir Mezopotamya ovasına hakim, Melik Necmeddin İsa Bin Muzaffer Davut Bin El Melik Salih tarafından yaptırılan Zinciriye Medresesi, çifte medrese tarzının en güzel örneklerinden biri olup banisi de bizzat içinde yatmaktadır. Bu yönetimde kadınların da erkekler kadar aktif olduğunun bir başka örneği de yine Mardin’dedir. Artuklu sultanlarından Necmeddin Alpi’nin eşi Sitti Razviye (Radviyye)’nin Hatuniye olarak da adlandırılan medresenin mescidinin yanındaki kabri ve kabrinin duvarındaki Peygamber Efendimiz (sas)’e ait kademi şerif bu insanların çevreyi hayır eserleri ve ilimle şekillendirirken nereden ilham aldıklarını da göstermektedir. İnançları, onları çevrelerini sömürmekten alıkoymuş ve işte böyle izleri bin yıl sonrasına uzanabilen bir anlayışı kurmaya sevk etmiştir. Artukluların sadece Mardin merkezli okullarını anlatmaya bu yazının boyutları yetmez kanaatindeyim. Zinciriye ve Hatuniye’nin yanında Şehidiye, Kasımiye, Altunboğa, Melik Mansur, Marufiye, Muzafferiye, Hüsamiye medreseleri ve bunların yanındaki daha nice hayır eseri, kısa bir sürede Anadolu’da yeni bir kimliğin yetişmesini ve gelişmesini sağlayacaktır. Sarı küfeki, sanıyorum hiçbir yerde Artukluların başkentleri Mardin’deki kadar güzel işlenmemiştir. Sırım gibi minareleri, yivli kubbeli dışarıdan sanatlı içeriden mütevazı camileri, her bir camiyi çepeçevre saran camileri ile Artuklu mimarisi Mardin’de her köşe başında kendisini hissettirmektedir. Sadece Mardin’de mi? Hemen yakınlarındaki Midyat’tan Kızıltepe’ye kadar zarif ellerinin şekillendirmediği yer kalmamıştır. Bir gün yolunuz eski Meyyafarikin’e (Kızıltepe) düşerse bugünün Kızıltepe’si kadar büyük bir Kızıltepe Ulucami’nin tüm taş işleme zarafeti ile sizi nasıl karşıladığına şahit olacaksınız. Artukluların bu ince sanatı Hasankeyf ve Harput’u da nasipsiz bırakmamıştır. Anadolu’yu bu fetih anlayışları ile ellerini bugünün eski Elazığ’ı, dağların tepesindeki Harput’a kadar uzatmışlar ve yine döneminin devasa ölçülerindeki Harput Ulucami ile oraları da şenlendirmişlerdir.

 ANADOLU SELÇUKLU’NUN ANADOLU’SU

 Anadolu Selçuklular, Süleyman Şah’tan başlamak üzere fethettikleri yerlere önemli yatırımlara başlamışlardır. Başta Kılıçarslanların temellerini attığı Konya Alaaddin Külliyesi olmak üzere, Sivas, Kayseri, Amasya vb. birçok şehir Selçuklu eserleri ile donatılacaktır. Sadece Alaaddin Keykubat’ın Antalya Yivliminare, Niğde Alaaddin, Sultanhan, Malatya Ulucami vb. yüzlerce eserde adı olduğu gibi, karısı Hunat Mahperi Hatun’un da Kayseri’nin göbeğinde dev bir camisi, medresesi ve hamamı, kızı Şahcihan’ın da üzeri sadaka taşları ile süslü kütüphaneli bir kümbeti vardır. Sadece Alaaddin Tepesi etrafındaki Karatay’dan Sırçalı’ya nice eğitim kurumu o günün ilim seferberliğini anlatmak için yetecektir. Devletlerin güçlü olduğu dönemlerde bu tür hizmetlerin yapılması normaldi. Buna birçok devletten; Abbasi’den Osmanlı’ya kadar nice örnekler verilebilir, derseniz sizi özel biri ile tanıştırmak isterim. Büyüklük elbette sadece zirvede olunduğu günlerde alicenap olmakla, paraya para denmediği günlerde dağıtmakla olmuyor. Asıl büyüklük, sıkıntının had safhaya çıktığı günlerde, herkesin kaçacak delik aradığı dönemlerde de koşuşturabilmekten, birilerinin elinden tutup çevreye ümit dağıtabilmekten geçiyor. İşte bahsedeceğim kişi tam bu işin erbabı. Bu vazifenin hakkını veren bir kişi. Selçuklu tarihlerinde tam künyesi; Hoca Sahip Ata Fahrettin Ali olarak geçen meşhur adıyla Sahip Ata. Tam beş Selçuklu sultanına 20 yıl boyunca başvezirlik yapmış önemli bir sima. Başvezirlik dışındaki vazifeleri ile birlikte düşünürsek 1245-1285 yılları arasında yani toplam 40 sene devlete millete hizmet etmiş bir kişi. Dönemi de öyle Sultan Mesut’ların, Alaaddin Keykubat’ların dönemi değil. Tarih okuyan hiç kimsenin yaşamak istemeyeceği bir dönem, Moğolların artık Anadolu’yu istila ettikleri, Anadolu Selçuklularının bağlı bir devlet halinde düşmanın elinde oyuncak haline geldiği bir dönem.

ÖNDEN GELENLERİN SON YATIRIMLARI

Bu büyük insanı büyük yapan aslında sadece Anadolu Selçuklularının yönetiminde uzun yıllar adilane bir şekilde kalması değil, sıkıntının had safhaya çıktığı o günlerde, herkesin ümidini kaybettiği demlerde bile gelecek adına ümitlerini kaybetmeyerek farklı çıkış yolları araması olmuştur. İnsan yetiştirmenin önemini görmüş, insana yapılan yatırımın aslında geleceğe yapılacak yatırım olduğunu düşünerek çevresini, çağını aşan eğitim kurumları ile donatmıştır. Anadolu’nun Moğollar tarafından işgal edildiği, her tarafı ateşlerin sardığı, herkesin malının canının derdine düştüğü bir dönemde Sahip Ata ve onun gibi adanmış, yaşamak için değil yaşatmak için yaşayan insanlar fedakârlığın en büyüklerini göstermişlerdir. Bu önden gelen yiğitler ortada ne devlet ne de devlete ait bir paranın bulunmadığı bu sıkıntı günlerinde tüm mallarını yine Anadolu’nun kalıcı mirasına yatırmışlar, ilim ve irfan yuvaları açmaya devam etmişlerdir. Bu eserleri kısaca hatırlayacak olursak, Konya’da Larende kapısı civarında yaptırdığı cami, hamam, hankâh ve türbe, Alaaddin Tepesi civarındaki İnceminareli Medrese ve mescid, Nalıncı Baba Türbesi, Sultan Hamamı, buzhaneler, çeşmeler. Ilgın’da yaptırdığı kaplıca ve han, Akşehir’de yaptırdığı Taş Medrese, türbe, mescid, hankâh ile imaret, İshaklı’da yaptırdığı han ve hamam, Kayseri’de yaptırdığı Sahabiye Medresesi, çeşme ve mescit, Sivas’ta yaptırdığı Gökmedrese, mescit, çeşme, imaret, hamam ve Dar’ül Hadis bazılarıdır.

Sahip Ata, sadakatle ülkesine hizmet ederken, şahsi malından ayırdıkları ile adım attığı her yeri mamur eylemiş, o anki sıkıntıların bir gün geçeceğini, yetişmiş nesillerle asıl hakimiyetin sağlanabileceğini görmüştür. Nitekim Anadolu Selçukluları olarak yıkılsalar da kısa bir süre sonra ikinci Anadolu beylikleri döneminde ortaya konan muhteşem eserler bize bu eğitilmiş neslin neler yapabileceğini göstermektedir. Karaman’dan Tire’ye, Beyşehir’den Selçuk’a kadar beyliklere ait nice başkent, ilim ve irfanla süslüdür. Nitekim bu müthiş birikim kısa bir süre sonra Osmanoğulları’nın ismi altında bir araya gelecek ve tarihin bugüne kadar eşine az rastladığı bir cihan devletine kapı açacaktır. İşte Selçuk Bey’den Sahip Ata’ya bu küçük yarımadaya Anadolu insanlarının geliş macerası aslında bu şekilde cereyan etmiştir. Onlardan evvel niceleri Anadolu’ya gelmişlerdir. Hititlerden Trak kavimlerine, Perslerden İskender’e, Romalılara ve Haçlılara kadar. Kimi yarımadayı kan gölüne çevirmiş, kimi arkasında sadece hapishaneler ve işkence merkezleri bırakmış, kimi de bu toprakları şahsi zevklerine has tiyatrolar ve hipodromlarla doldurmuştur. Ama hiçbiri sınıf, ırk, renk ayırımı gözetmeksizin insanlığı kucaklayan eğitim kurumları, insanların eline sıcak yemek tutuşturulan imaretler, ücret alınmaksızın insanların ağırlandığı kervansaraylar ve itina ile bakıldığı şifahaneler, zengin ile fakirin yan yana diz çöktüğü camiler ve mescitlerle süslememiştir. İşte bu nedenledir ki Anadolu’ya sonradan gelen bu toplum Anadolu’nun gerçek sahipleri haline gelmiştir. Çünkü bu topraklara en güzel yatırımı onlar yapmış, bu topraklar ile özdeşleşerek ‘Anadolu insanı’ adını onlar almıştır. Bugün Anadolu’nun dört bir yanında gözümüze çarpan bu muhteşem eserler de her gelen giden misafirine bunu anlatmaya devam etmektedirler.

ARTIK MEVLÂNÂ’LAR GELEBİLİR

Önden gelenler gelmiş, işin çilesini çekmiş, yapılması gereken yatırımları yapmıştı. Artık arkadan gelecekler huzur içinde gelebilirlerdi. Çünkü izleyecekleri yollarda güvenlikleri sağlanmıştı. Bir dönem Bizans askerlerinin hüküm sürdüğü ortamlar şimdi artık Türk-İslam birlikleri tarafından denetleniyordu. Ne Ermeni çeteleri ne Hıristiyan Gürcü birlikleri kalmıştı ortalıklarda. Haçlılar buralara ulaşamamış, Batıniler sinsi faaliyetlerini buralarda gerçekleştirememişlerdi. Karmatiler ve Şiilerin oyunları artık tesir etmez olmuştu. Çevrede güven ve sükûn hakimdi. Kimse kafasına göre yol kesemiyor, haraç alamıyordu. Her yarım günlük mesafeye kervansaraylar inşa edilmişti. Ticaret demek güvenlik demekti. Birçoğu vakıf sistemi ile işleyen bu kervansaraylarda bir masraf yapmadan kalınabiliyordu. Yolcular, tüccarlar, gezginler ve daha kimler kimler bu hizmetlerden istifade edebiliyorlardı. Yol güzergâhları üzerine bimarhane ve şifahaneler de inşa edilmişti. Artık arkadan gelenler yollarda hastalandığında sığınacakları bir adresleri vardı. Farklı konularda ihtisas sahibi doktorlar öğrencileri ile bu mekânlarda hem staj görüyor hem de gelen hastalara şifa dağıtıyorlardı. Sadece normal kervansaraylar değil, özel misafirler için hankâhlar da kurulmuştu. Eğer ilmi bir seviyenin üzerinde iseniz hankâhlarda ağırlanırdınız. Orada itina ile hizmetiniz görülür, aynı zamanda ilminizden istifade edilmeye çalışılırdı. Bu hankâhların umuma açık salon ya da eyvanlarında insanlar toplanır ve oluşturdukları bu ilim halkalarında bu gezici derviş ve alimlerden ilim devşirmeye çalışırlardı. Artık Mevlânâ’lar gelebilirdi; çünkü hankâhlar da inşa edilmiş ve misafirlerini beklemeye başlamışlardı. Dört bir yan medreselerle donatılmıştı. Çünkü bu yeni toprakların Türk-İslam boyası ile boyanması, insanların eksikliğini yıllardır hissettikleri ahlaki seciyeleri yeniden kazanması gerekiyordu. Bu nedenle önden gelenler medreseleri de inşa ettiler. Hem de her köşe başına. Döneminin en abidevi binaları oldu bunlar. Görenler hayretten parmaklarını ısırıyorlardı. Bu sözü öylesine söylemiyoruz; çünkü ünlü tarihçi Aksarayi, Sahip Ata Fahreddin Ali’nin Sivas Gökmedrese’si için, “Timur dahi bunu gördükte hayretten parmağını ısırup….” diye sözlerine devam etmektedir. Artık arkadan gelenlerin ilim dağıtacakları bu yerlerde hizmete girmişti. Medreseler hocalarını, öğretmenlerini, alimlerini, Mevlânâ’larını bekliyordu.