• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Önden gelenler ve Mevlânâ – 1

Tarih boyunca kavimler, toplumlar, milletler farklı nedenlerle yer değiştirmiş, bir yerden bir yere göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu göçler tabi nedenlerle olabildiği gibi bir başka kavmin baskısı ya da istilası sebebiyle de olabilmektedir.

Topraklarının yetersizliği kavimleri daha verimli yerler aramaya itmiş, yol üzerinde iştihalarını kabartan medeniyet merkezlerini de yağmaladıkları olmuştur. Tarih sahnesinde bu tarz hadiselere gösterilecek yüzlerce örnek vardır. Anadolu’da Hititlerin yıkılmasına sebep olan Balkanlar’dan gelen Trak istilalarından tam tersi istikametten başlayan ve Makedonya’ya kadar dayanan Pers istilalarına, İskender’in Hindistan seferlerinden Moğolların batı seferlerine kadar nice nüfus hareketi dünya üzerinde birçok şeyin değişmesine, yönetimlerin kurulup yıkılmasına, milletlerin kaybolup yenilerinin oluşmasına sebep olmuştur. Bu tarz toplum hareketlerinden bir tanesi de vardır ki özel olarak incelenmesi gereken farklı bir yapıya sahiptir.

FARKLI BİR GÖÇ HAREKETİ

Genel manada Kavimler Göçü’nü başlatan Orta Asya çıkışlı Türk toplumlarının göçleri konumuzun başlangıcını teşkil etmektedir. Daha önce bölgelerinde Hun, Göktürk, Uygur vb. büyük devletler kuran bu topluluklar; kuraklık, hayvan hastalıkları, kendi aralarındaki mücadeleler ve Çin baskısı vb. sebeplerle yerlerini terk etmiş, Orta Asya’dan ön Asya’ya kadar gelmişlerdir. Burada da kendi aralarında bölünmeler yaşamış, bir kısmı yukarıdan Avrupa üzerine gitmiş, bugünkü Macaristan topraklarını merkez edinerek Avrupa Hun Devleti’ni kurarken ön Asya’ya gelenler farklı bir hal sergileyerek İslamiyet’le tanışmış ve topluluklar halinde bu yeni dine girmişlerdir. Kısa sürede yaşantıları, örfleri ve dünya görüşlerini, yeni inanışları ile bağdaştırmışlar ve bundan sonraki medeniyetlerini hep bu yeni anlayışlarını ölçü kabul ederek kurmuşlardır. Samanoğulları, Karahanlılar ve Gazneliler gibi dünya tarihine silinmez izler bırakan medeniyetler işte bundan sonra meydana gelecektir. Hakkı tutup kaldırma, haksızın ve sapkının karşısında olma, bir devlet anlayışı halinde gelenek olarak özenle yaşatılacaktır. Nitekim Gazneli Mahmud’un Hindistan seferlerinin altında yatan en önemli sebep ne Hindistan’ın devasa zenginliği ne de o toprakları kendine katma hırsıdır. Çevrelerini koruma anlayışları ta o günlerde Abbasileri himaye ile başlayacak ve bu korumacılık Gaznelilerden sonra Selçuklular tarafından da devam ettirilecektir.

SELÇUKLULARLA GELEN DİRİLİŞ

Cend şehrinde İslamiyet’e giren ve Oğuz Yabgusu ile tüm bağlarını koparan Selçuk Bey, farkında olmadan yeni bir oluşumun içine girecek ve oğulları ile birlikte kendi adını taşıyan yeni bir devlet ortaya çıkacaktır. Bu yeni devleti ciddi sorunlar beklemektedir. Bir tarafta son derece güçlü Gazneli birlikleri, öbür tarafta Abbasileri yutmaya hazırlanan Şii Büveyhoğulları ve İslamiyet’i zehirlemeye çalışan Şii akımlar. Bunlara karşı hem güçlü bir orduya, hem ileriyi hesaplayabilen bir stratejiye hem de sağlam bir ilim çevresine ihtiyaç vardır. Çünkü meydanlarda ordular, yapıların ve kafaların içinde de ilim yoluyla farklı anlayışlar karşılaşmaktadır. Dinamik göçebe yapıyı yerleşik ve oturmuş bir medeniyet yapısına adaptede son derece başarılı olacak olan Selçuklular; bir taraftan ordularını kuvvetlendirip farklı stratejilerle Gaznelilerin belini bükmüş, diğer taraftan da dört bir yana açtıkları medreselerle karşılarındaki fikir akımları ile mücadele etmesini bilmişlerdir. Selçuk Bey’in torunları Tuğrul ve Çağrı beyler ile Selçuklu daha bir coşmuş, bir yandan Abbasi Halifesi Kaim bi Emrillah’ı Büveyhilere karşı korurken diğer yandan Gaznelileri etkisiz hale getirmişlerdir. Fakat savaş meydanlarındaki galibiyet her zaman her şeyi elde etme manasına gelmemektedir. Özellikle Fatımilerin kurdukları birtakım eğitim müesseseleri her geçen gün etkisini artırmakta, insanların kafalarını bulandırmaktadır. Bu arada Çağrı Bey yeni bir yurt arama amacıyla Anadolu’nun kapısı hükmündeki Pasinler’e kadar inmiş ve bu coğrafyayı tanımaya çalışmıştır.

İLİM VE MÜCADELE DEVLETİ SELÇUKLU

Artık Selçuklu tahtında Çağrı Bey’in oğlu Alparslan vardır. Bu ileri görüşlü ve aynı zamanda gözüpek sultan bir yandan Ortadoğu gaileleri ile uğraşırken diğer yandan da babasının gösterdiği hedefe gözlerini dikmiştir. Burası Anadolu’dur. Fakat o günlerde Anadolu’da son derece güçlü bir devlet, Bizans İmparatorluğu vardır. Diğer yandan da Fatımilerin ektikleri fikirler, Hasan Sabbah’ın Batıni faaliyetleri etki alanlarını genişletmektedir. İşte en etkin mücadele bundan sonra başlar. Büyük Selçuklular özellikle başvezir Nizamülmülk’ün girişimleri ile sonradan Nizamiye Medreseleri olarak adlandırılacak büyük bir eğitim faaliyetine girişirler. Bu dört başı mamur eğitim kurumları yatılı eğitim vermekte olup gençleri akılcı, araştırmacı, inançlı, batıl fikirlere karşı gönlü ikna olmuş ve çevresine de iyiliği telkin etmeyi vazife edinmiş bir şekilde yetiştireceklerdir. Bu kurumların başına zamanın ilim kapısı denilen İmam Gazali getirilir. Hem Doğu’nun sapkın fikirleri hem Batı’nın felsefik kokuşmuşluğu, karşılarında kısa sürede bir ilim ordusu bulur ve yenilgi bayrağını çekerler. İlimle Selçuklu’nun belini bükemeyen ve savaş meydanlarında da karşısına çıkamayan birtakım şer güçler de adi suikastlarla emellerine ulaşmaya çalışacaklardır. Nitekim hem Sultan Melikşah hem de Nizamiye üniversitelerinin manevi babası Nizamülmülk bu suikastlar neticesinde hayatlarından olacaklardır.

YENİ VATAN ANADOLU

Artık Selçukluların önünde yeni bir kapı vardır. O günlerde Diyar-ı Rum denilen bu yer stratejik önemi, göç ve ticaret yolları üzerinde bulunması ve iklimi vb. sebeplerle yaşanılacak bir coğrafyadır. Fakat Bizans, Selçuklulara geçit vermek istemeyecek, meydana gelen Malazgirt Meydan Muharebesi ile ağır bir yenilgiye uğrayacaktır. Artık kapılar açılmıştır. Anadolu toprakları yeni sahiplerini beklemektedir. Fakat beklenmeyen bir şey olur. Büyük Selçuklular olarak tarihe geçen bu devlet, büyük bir ileri görüşlülük göstererek bu toprakları şahsi hırsları sebebiyle elde etmek istemediklerini gösterircesine direkt orduları ile girmezler. Selçuklu Sultanı Alparslan, beş meşhur kumandanını yanına çağırarak Anadolu topraklarının belli yerlerini hedef göstererek kendilerine tahsis eder. İşte bu kumandanlar Anadolu’nun ilk fatihleri olacaklardır. İsimlerinin başında ne melik ne sultan ne de başka bir debdebeli unvan yoktur. Ama bunlardan çok daha anlamlı ve yüce bir unvan taşımaktadırlar: Gazi!

MELİKŞAH’IN ELİ İLE İLK YATIRIMLAR

Mengücek, Danişment, Artuk, Saltuk ve Sökmen Gaziler kendilerine hedef gösterilen yerlere doğru maiyetlerindekilerle birlikte hızla ilerlerler. Buraları ele geçirecek, yurt edinecek, insanların yaşamasına uygun bir şekilde oralara yatırım yapacak ve bu toprakları vatan edineceklerdir. Danişment Gazi Tokat ve Niksar, Mengücek Gazi Sivas ve Divriği, Artuk Gazi Mardin, Saltuk Gazi de Erzurum’u kendisine merkez seçer. Bu ilk Anadolu beylikleri bu yeni topraklarda yer edine dursun hareketin başındaki devlet boş durmamaktadır. Büyük Selçuklular Anadolu’ya asıl kuvvetleri ile girmemişlerdir ama buralara lojistik destek vermekten de geri kalmamışlardır. Anadolu’nun Doğu’ya açılan kapısı olan dört önemli merkez, Büyük Selçuklu’nun yeni hükümdarı Melikşah’ın himmeti altındadır. Daha önceleri Suriye seferinde Şam’a kadar giden ve burada eserler bırakan, Şam Emeviye Camii’ne bir de kubbe ekleten Melikşah; Diyarbakır, Siirt, Bitlis ve Van’a büyük birer külliye inşa ettirir. Bugün, içlerinde bulunan camileri birer Anadolu ulucamisi olarak hâlâ hizmet veren bu devasa yapılar, yanlarındaki okul binaları, kütüphaneleri, imaret ve hamamları ile neredeyse civardaki tüm halka hizmet veren önemli kurumlar durumundadır. Parası bizzat Melikşah tarafından gönderilerek inşa edilen bu yapılar bize çok önemli bir şeyi göstermektedir. Girmediği, hakimiyet alanına almadığı topraklara bile yatırım yapan ileri görüşlü bir hükümdarı ve onun himmeti ile ileride meydana gelecek devasa medeniyeti.

Alparslan’ın Anadolu’ya gönderdiği ve belli yerleri onlara hedef gösterdiği bu ilk Anadolu beyliklerini ele alacak olursak her birinin yaşam alanı olarak belirlediği coğrafyayı, değil yağmalamak ve sömürmek aksine ihya eylediğini, nice hayır eserleri ile donattıklarını göreceğiz.

GAZİ BİR AİLE; DANİŞMENTLİLER

Tokat ve Niksar merkezli Danişmentliler, 1071 Malazgirt sonrası geldikleri bu topraklarda hayret verici bir manzara sergileyerek tam beş sene sonra yani 1076′da Tokat ve Niksar Yağbasan Medreseleri’ni inşa edeceklerdir. Döneminin tüm eğitim şartlarını üzerinde taşıyan son derece modern bu yapılar bugün bile görenleri hayran bırakmaktadır. Bugün eski Tokat’ın şehir merkezindeki ortası kubbeli yapısıyla Tokat Yağbasan ya da Niksar Kalesi’nin içerisinde inşa edilen ve taşıma sistemleri ile taş kemerleri, görenleri hâlâ büyüleyen Niksar Yağbasan Medreseleri, bu insanların buralara geliş gayelerini bize çok güzel bir şekilde anlatmaktadırlar. Malazgirt Meydan Muharebesi’nden tam beş sene sonra Niksar Dağları’nın zirvelerine inşa edilen bu tıp medresesini görenler sanıyorum dünyanın başka bir yerinde yabancı topraklara bu şekilde bir girişin olup olmadığını sorgulama ihtiyacı hissedeceklerdir.

HİZMET DUYGUSU İLE DOLU MENGÜCEKLİLER

Biraz daha aşağılara inerek Sivas ve Divriği merkezli Mengüceklilere eğilelim. Diğer Anadolu beyliklerine nazaran daha bir Selçuklulara bağlı kalan bu beylik, daha ayağını bu topraklara basar basmaz yaşatmak için yaşama zihniyeti ile hareket etmiş, çevrelerini kadınıyla, erkeği ile, hayır eserleri ile donatmasını bilmiştir. Hatta bu hayır işinde yukarısı her zaman aşağıya, yani halka örnek olmasını da bilmiştir. Günümüzden 800 sene önce neredeyse bugünün tüm dünyasına ders verecek bir tarzda inşa edilen Divriği Külliyesi görebilen için bunun en güzel numunelerini taşımaktadır. Mengücek Ahmet Şah, zeminin engebesine rağmen gayet büyük bir ulucamiyi hem de bugün tüm sanat tarihçilerinin parmaklarını ısırtacak bir güzellikle inşa etmiştir. Avrupa’nın yüzyıllar sonra kullanacağı Barok’u daha o devirde kapılarına yansıtabilen bu anlayış; eserlerdeki süs ve debdebeyi, kendi saraylarında değil halk için yaptırdığı cami, medrese ve şifahanelerinde kullanmaktadır. Zaten bu insanların hiçbir zaman öyle sanıldığı gibi sarayları olmamıştır. Gazi lakaplı bu kişiler, emirlerinde on binlerce askerle Bizans’ın başını eğdirirken, gecelerini de, kaldıkları kalenin bir burcunda geçirmişlerdir. Mengücek Gazi’nin bu muhteşem ulucamii elbette anlatılacak tek eser değildir. Kadınıyla erkeği ile hep hayrın yanında olmak isteyen bu medeniyette Mengücek Ahmet Şah’ın hanımı Melike Turhan Sultan da caminin kıble duvarına paralel enine uzayan muhteşem bir şifahane yaptırmıştır. Peki her zaman hayrın yanında olmak isteyen, yeni fethettiği topraklara bile öncelikle zindanlar, hapishane ve işkencehaneler değil, cami, medrese ve şifahaneler yaptıran bu insanlar ölümden sonra neyin yanında olmak istemişlerdir? Cevabı son derece açık. Tabii ki yaptırdıkları hayır kurumlarının bahçesinde. İşte Mengücek Ahmet Şah ile eşi Melike Turhan Sultan da bugün kendi yaptırdıkları cami ve şifahanenin kesiştiği tam orta noktada bulunan mütevazı bir türbe odasında medfundurlar. Bir dönem Afganistan Belh’ten Konya’lara kadar gelen Mevlânâ’ların bile yolda tedavi oldukları bu şifahane, hemen bitişiğindeki medreseli cami ve ortasında yan yana yatan karı-koca, Anadolu’nun gerçek fethi hakkında nice soruya kestirmeden en güzel cevabı kabirleri ile vermişlerdir.

ONLARCA SARI SALTUK’UN ÖNCÜSÜ

Gelelim Palandöken eteklerini yurt edinen Saltuklulara. Saltuk Gazi, Erzurum merkeze gelmesi ile birlikte oradaki Bizans ve Ermeni varlığına dokunmadığı gibi yanlarına inşa ettirdikleri ile onların da yaşam standartlarını yükseltmeye çalışmıştır. Erzurum Kalesi içindeki kale camiinden, muhteşem kûfi hatlı kulesine, Ulucami’den, Hüdavent Hatun’un eseri Çifte Minareli Medrese’ye birçok önemli yapı Saltuklular tarafından inşa ettirilecektir. Anadolu’da daha büyüğü hâlâ inşa edilememiş olan Çifte Minareli Medrese’yi bir hanımın yaptırmış olması ve yine yaptırdığı bu iki katlı devasa üniversitenin hemen bitişiğindeki kümbetinde yatıyor olması, onların Anadolu’ya kılıçla değil ilimle girdiklerini gösteren en güzel numunelerdir.

TALHA UĞURLUEL FATİH ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ