• Facebook
  • Twitter
  • İnstagram
  • Youtube
  • Google Plus
Bir Viking Ülkesi: İsveç

Bu yazıda sizlere anlatmayı düşündüğüm ülke, açıkçası birçok yönü ile bize hem çok yakın, hemde çok uzak. Burası İsveç. Yani kuzey kutbu diyebilirsiniz. Avrupa kıtasının en kuzeyindeki birkaç ülkeden biri. Yukarısında bir Norveç, bir de İzlanda var. Sonrasında kutuplar başlıyor. Geniş bir coğrafyası olan İsveç’in nüfusu bu dev coğrafyasına göre bir hayli az. Yüzölçümü yaklaşık 450000 km² fakat nüfusu İstanbul kadar bile yok yani sadece 9 milyon. Ama insanları bırakır ormanları sorarsanız sanıyorum söylemekte aciz kalabiliriz. Çünkü burası tam bir tabiat ülkesi. İnsan sayısı az olunca tabiat neredeyse tüm güzelliği ile korunabilmiş. Burada ağaçların çokluğu ile ilgili bir tabir var. “İsveç’in bir yanından ağaçları kesmeye ve yerine fidanları dikerek böylece ilerlemeye başlarsanız siz ülkenin tamamındaki ağaçları daha kesemeden arkadaki diktikleriniz ağaç olur.” deniyor. Bu sözün ne kadar yerinde olduğunu görmek için tabiat haritalarına bakmak yeterli. Ülkenin dört bir yanı ormanlar ile kaplı. Tabi ormanların içi de nice canlıyı barındırmakta.

İsveç’in Geyikleri:

İsveç’te canlı yada hayvan dediniz mi aklınıza ilk gelen şey geyiktir. -”Bırak şimdi geyik muhabbetini” diyenlerinizi duyar gibi oluyorum. Ama bu geyik biraz farklı. Ülke ile o kadar özdeşleşmiş ki, neredeyse halkın ulusal amblemi haline gelmiş. Tabi bu amblemde sadece geyik yok, geyik ve onun etrafını çeviren kırmızı bir üçgen var.Yani şu meşhur trafik işareti. Hani bizim memleketlerde , köylerin içinden geçen yolların kenarlarına,

-”Dikkat inek çıkabilir” manasında kırmızı üçgen içine bir inek resmi koyarlar ya, işte burada da bu üçgenin içine çatal boynuzlu bir geyik koyuyorlar. Dağlarda o kadar çok geyik var ki, heran biri yola çıkabilir diye her yerde bu ”dikkat geyik çıkabilir” işaretini görebiliyorsunuz. Yalnız bu geyikler bildiğimiz alageyik yada ren geyiklerinden değiller. Her biri 4 ton civarında gelen devasa misk öküzü kadar bir şeyler. Devasa boynuzları çatalsı değil, dallı budaklı ağaçsı bir görünüme sahip. Boynuzlarının uçları el gibi avuç avuç açılmış. Dağlarda o kadar çoklar ki devlet sayılarını kontrol altında tutabilmek için yıl içinde devamlı ve belli bir ölçü içinde vurulmalarına izin veriyor. En büyük sıkıntı da yola inen geyiklerin yaptıkları. O kadar iriler ki, eğer bir araca çarpacak olurlarsa o araç, kamyona çarpış gibi olabiliyor. Bunu bu kadar net söyleyebilmem, Norveç’ten Adem Hocam’ın arabasına çarpan dişi geyik sayesindedir. Allah’tan hocamın altında kalın kaportalı bir mersedes varmış. Yoksa Allah göstermesin can kaybı bile olabilirdi. Hocam aniden önüne çıkan geyik karşısında hiçbir şey yapamıyor. Çarpışma sonrasında gözlerini açtığında arabanın ön kısmının yarısının içeriye göçmüş olduğunu görüyor.

İsveç’ten Erol ağabeymizin de ayrı bir geyik hatırası var. Bir gece yolculuk yaparken, sen kalk bir geyik çık ağabeynin arabasının önüne ve seril kal yolun kenarında. Abide bu işlere meraklı olanlardan. Arabadan iniyor, bakıyor hayvan kenara serilmiş kalmış. Orada bıraksa yazık olacak. Bari diyor yükleyeyim de buralarda mındar olmasın, bari bir işe yarasın. Normalde yetkilileri araması lazım tabi. Aradığında da ambulansla gelip geyiği öyle götürüyorlar. Ama hayvan zaten ölümüş, mis gibi geyik eti fena olmaz yani. Atıyor hayvanı arkaya ve eve getirip 8. kattaki evine çıkarıyor. Hava kış, dışarısı sırf kar. Balkon tam bir derin dondurucu halinde. Hayvan balkonda yenilmeyi beklerken abimiz ertesi sabah ilk gördüğü arkadaşına dün geceki macerasını anlatıyor. Arkadaşı, aman abi diyor, vurduktan sonra kestin mi geyiği. Bizim ki yok diyor kesmedim. Arkadaşı, -Oldu mu abi ya diyor, mındar etmişsin hayvanı. Onu yemek için önce kesmen ve azıcık kan akıtman gerekiyordu. Olur mu ya diyor bizim ki, ve tatmin olmayarak yakın caminin imamına gidiyor durumu bir de ondan soruyor. Aldığı cevap aynı. Eyvah gitti güzelim geyik. Şimdi bir sorun daha var. Bu koca hayvanı ne yapacağız. Sırtına vurup insen olmaz. Bir gören olsa, Allah muhafaza İsveç emniyeti ayağa kalkar. Tek çare hayvancağızı çöp poşetlerine paketleyerek apartmanın çöp boşaltma sisteminden göndermek. Öyle de yapıyorlar. Ama ne zaman o geyiği hatırlasa, -Gitti bizim güzelim geyik diye de hayflanmadan edemiyor abimiz.

Suyu İçin Yaşanılacak Ülke:

Bu kadar geyik muhabbetinden sonra birde bu memleketin suyunu konuşalım. Genelde Avrupa’yı gezenler su konusunda farklı sıkıntılar yaşayabilirler. Mesela Almanya’da herkes asitli su hastasıdır. Normal su bulamaz ve çöllerdekiler gibi bir süre sonra su su diye feryadı figana başlayabilirsiniz. (Not:Münster’de bir ara bu durumu yaşamıştım.) Birçok ülkede ise su yerine cola’dan, meyve suyuna, drajeli içeçeklere kadar her şey önünüze getirilir ama bir su gelmez. Sonunda dayanamaz çeşmeye dayarsınız ağzınızı ama içerken bir türlü içiniz kabul edemez ve yudumlayamadan kesersiniz. Çünkü Avrupa’nın birçok yerinde, aşırı kireçlenmeden dolayı çeşmeden su içilmez. Fakat böyle bir problem İsveç’te yoktur. Bu kadar tabiatın ve ormanın ön planda olduğu bir ülkede her türlü çeşmeden, hemde memba sularına taş çıkartacak tatda suları yudumlayabilirsiniz.

Bu ülkede İsveççe konuşulmasına rağmen hemen herkes İngilizce bilir ve Fransızlar gibi yadırgamadan konuşabilirler. 21 farklı bölgeden oluşan ülkenin başkenti Stokholm’dür. İkinci büyük şehri Göteborg, üçüncüsü ise Malmo’dur. İşte bu gezilerim esnasında, iki yıl içinde beş kez uğradığım İsveç’e şimdi bir kez daha geliyordum. Hem de bu kez yanımda Maceracı ile. Yani şu bizim Samanyolu Televizyonumuzun neşeli gezgini Murat Yeni ile.

İki Ülkeyi Birbirine Bağlayan Köprü:

Kendisi ile İstanbul’da buluşup uçağa bindiğimizde açıkçası biraz tedirgindi. Uçak fobisini üzerinden bir türlü atamamıştı. Neyse havadan sudan konuşurken Üç saatin nasıl geçtiğini anlamadık. İlk durağımız Danimarka’nın başkenti Kopenhag idi. Çünkü Malmo’ya gidebilmek için İsveç’in başkenti Stokholm’e gitmek hiç de akıl işi değil. Çünkü bu dev ülkenin en güneyinde Malmo, orta kuzeyinde ise Stokholm var. Halbuki Malmo ile bir ada devleti olan Danimarka’nın başkenti Kopenhag arasında sadece bir köprü var. Uçaktan indikten sonra bizi karşılayanların arabasına binerek denize doğru yaklaştık. Önümüzdeki yol az ileride bitiyordu. Ama kaptanımız hiç hız kesmeden var gücüyle denize doğru sürüyordu. Tedirgin olmamak mümkün değil. Kaptan ne oluyoruz demeye kalmadan denizin kıyısına gelmiştik bile. Ama işte tam burada bizi suyun altına doğru ilerleyen bir tünel bekliyordu. Bizim yıllardır Üsküdar-Eminönü arasına yapmayı planladığımız denizaltı tünelini meğer adamlar yıllar önce yapıp bitirmişler.

Bir süre tünelden devam ettik. Sonra yeniden yeryüzüne çıkarak bir süre de bizim boğaz köprümüzün devasa bir benzerinden ilerleyerek karşı kıyıya vardık. Bu köprünün tam ortası iki ülke sınırını teşkil ediyor. On dakika içinde Danimarka’dan İsveç’e gelmiş olduk. Hemen karşımızdaki şehir Malmo idi.

Malmo Müzesinde Hasan Hüsnü Paşa:

Malmo’da görülecek en önemli şey, bana göre birkaç müzeden ibaret. İsveç bir deniz ülkesi olunca tabi müze denildiğinde akla hemen denizaltı müzeleri geliyor. Bunlardan bir tanesi de Malmo’da bulunuyor. Daha doğrusu bir teknoloji müzesi fakat içerisinde en çok ilgi çeken yer, içerisi de gezilebilen dev bir denizaltı. Bizlerde buraya giriyor ve başlıyoruz gezmeye. Kağnılardan modern arabalara, tayyarelerden uçaklara kadar bir sürü maket yada orijinal araç yan yana sergilenmiş. Sıra denizaltılara geliyor. Hadi bakalım denizaltıların yapım tarihlerini incelerken ilginç bir isimle karşılaşıyoruz. Sultan 2.Abdülhamid ve Hasan Hüsnü Paşa. Bizim Eyüp’te yatan Hasan Hüsnü Paşa ile Malmo’da karşılaşacağım nereden aklıma gelirdi ki. Peki onların isimlerinin, hemde denizaltı yapım tarihi sürecinde ne işleri vardı gelin hep beraber okuyalım.

Denizaltı Maceramız:

Tarih 1870′ler. Corc William adındaki bir deniz mühendisi İngiltere’de bir denizaltı yapar. Suyun içine bırakırlar. Dalar bir daha çıkamaz. Yani başarılı olamamıştır. İngilizler; -”Suyun üstü zaten bizim, varsın altı başkalarının olsun.” derler ve projeyi rafa kaldırırlar. Corc William, İsveç’e transfer olur. Orada bir başka denizaltı yapar ve başarılı olur. Ama o günlerde İsveçlilerin ufku genelde balık tutma üzerinedir. Yapılan araca uzun uzun bakar ve bununla güzel balık tutulmaz derler. Proje bir kez daha rafa kaldırılacaktır. O günlerde tüm dünyada ne dönüyorsa, bir şekilde Sultan 2. Abdülhamid’in huzuruna arzedilmektedir. Bu kurtlarla dans etmesini bilen siyasi dahi, Hasan Hüsnü Paşa tarafından önüne konan haberi dikkatle okur. -”İskandinavya ülkelerinde bir adam bir tahtelbahir (denizaltı) yapmaktaymış. Ne yapmamızı buyurursunuz.”

Aslında Hasan Hüsnü Paşa, padişahın ne isteyeceğini çok iyi bilmektedir ama nezaketi sormasını gerektirdiği içinde sormuştur. Sultan 2. Abdülhamid Han; – “Neye mal olursa olunsun o adamı İstanbul’a getirin.” der. Corc William İstanbul’a getirilir. Haliç’te iki adet denizaltı yapar. Araçlar suya indirilir. Bir tanesinde sıkıntı çıkmıştır. Fakat Osmanlı kaptanlarının dirayeti ile çıkarılır. Nihayetinde ikisi de başarılı bir şekilde yüzdürülebilir. Bu denizaltılara Mecidiye ve Hamidiye isimleri verilir. Fakat 2. Abdülhamid’i tahttan indirenler, O’nunla beraber O’nun getirdiği tüm yeniliklere de düşman olurlar ve denizaltı maceramız burada son bulur.

Çadırdan Cumbaya Bir Şehir Müzesi Hayal Ediyorum:

Avrupa’da beni en çok imrendire şeylerden bir tanesi de eski konutlarını çok iyi koruyor olmaları. Yüz senelik yapıların bile bir kere ön cephelerine kesinlikle dokundurtmuyorlar. Bu nedenle de birçok tarihi sokakları var. Hatta bu konuda özel müzeler kuruyorlar. İçlerinde 1000 yıllık ilkel yapılarından aşama aşama günümüze kadar gelen konut mimarilerini görebiliyorsunuz. Bu son derece eğitici müzelerden bir tanesi de Malmo’ye 20 km uzaklıktaki Lund Kasabasında bulunuyor. Bizler de kalkıp buraya gidiyor ve müzeyi gezmeye başlıyoruz. Geniş bir bahçe içerisinde birçok ev birbirinden bağımsızmışcasına sıralanmış. En baştan en sona, kapıları açık bu evlere izinsiz girebiliyor ve içindeki her şeyi inceleyebiliyorsunuz. Bu evlerin hiçbiri sonradan yapılmış değil. Mesela on asır öncesinden kalma son derece ilkel bir dağ evini bilmem nereden söküp buraya getirmişler ve içindeki tüm sistemi ile birlikte buraya yeniden kurmuşlar. Tahta masaları, hatta canlandırma yaparak masa üzerindeki tahta tabakların içine tavuk budları vb. şeyler bile yerleştirilmiş.

Hayal etmeye çalışıyorum. Bizim de böyle bir müzemiz olsaydı keşke diye. Sanıyorum en başta bir Ortaasya çadırı olurdu. İçerisi halı ile kaplı, kapısında halı asılı, deri torbalarında öteberilerin bulunduğu bir çadır. Sonra Keçe evler, otağlar, ardından ahşap yapılar, kesme taş Mardin yada Urfa evleri, Harran’ın topraktan konik evleri ve gele gele en sonda ahşap cumbalı o harikulade Osmanlı evleri. Harika olurdu diyor ve buruk bir tebessümle gezmeye devam ediyorum…

Uçan Kaz Norton:

Malmo’daki gezimiz şirin bir parkta nihayete eriyor. Tabi burada da bizi bir süpriz bekliyor. Doğum tarihi 1070-80 arası olanların çok iyi bilecekleri bir çizgifilm kahramanı ile karşılaşıyoruz. Hatırlarmısınız, Türkiye’de tek kanalın olduğu günleri. Sadece TRT vardı ve herkes sevdikleri programı iple çekerdi. Tabi o günlerin biz çocukları da nadirattan yayınlanan çizgifilmleri. Cuma akşamları bir Polyanna yayınlanırdı. Her cuma bu çizgifilmi izledikten sonra iple bir sonraki cumayı çekerdik. Ama en çok beklediğimiz çizgifilm pazar sabahı yayınlanan Norton’u. Hani şu beyaz kaz Norton. Üzerinde parmak kadar boyu olan filmin kahramanını taşırdı. Parka girdiğimizde yanımızdaki arkadaşlarımız, Norton ve üzerinde taşıdığı çocuk bu parkta demezler mi ? Bir anda çocukluk yıllarıma gittim. Uçan Kaz Norton diye sayıkladığımız günlere. Peki Norton’un burada ne işi vardı ? Meğer bu çizgifilme uyarlanan hikayenin yazarı İsveçli imiş ve Malmo’da yaşamış. Az sonra ağaçların arasında göle yakın boş bir alanda önünde üç kazla yürüyen bir çocuk gördük. Evet bunlar bizim masal kahramanlarımız Norton ve diğerleri idi. Gerçi çocuğun boyu çizgifilmin ilk zamanlarındaki gibi büyüktü ama Norton ve diğer kazlar yanında dolaşmaya devam ediyorlardı. Çocukluk yıllarımızın hatırına onlarla bir poz çekilerek oradan ayrıldık.

Hikmetin Başı Allah Korkusudur:

O gün o kadar bereketli geçiyor ki hava bir türlü kararmak bilmiyor biz de hava aydınlık diye gez babam gez bir türlü durmuyoruz. Sonra saate bakıyoruz aman ya rabbi neredeyse gece yarısı olacak. Apar topar şehre geri dönüyor ve program yapacağımız salona geçiyoruz. Sablona girerken, programın yapılacağı bu görkemli binanın kapısı üzerindeki yazı dikkatimi çekiyor. Yanımdaki üniversiteli kardeşime, bu yazının manasını soruyorum. Yazının incilden olduğunu ve manasının da “İlmin sebebi Allahtan korkmaktır.” olduğunu anlattı. Öylece kala kaldım. Yanımdakiler şaşkınlığımın sebebini sorunca da izah etmeye çalıştım. Buradaki yazı aslında bize çok tanıdık diyebildim. Çünkü Topkapı Sarayı’nın üçüncü kapısı olan Bab’ü Saadet’in üçüncü avluya bakan alnında da Kuran Ayetleri ile “Hikmetin başı Allah korkusudur.” Yazıyordu. Bu güne kadar nice guruba anlattığım bu ayetin mealinin çok yakınını burada görmek beni şaşırtmıştı. Yapının ne olduğunu sordum. Latin Skola dediler. Yani burası dini bir okulmuş. Kapısına da böyle, ilmin kapısının Allah korkusu olduğunu anlatan bir yazı koymuşlardı.

Hepiniz Ebu Hanife Hz. Gibisiniz:

Nihayet program başladı. Konumuz Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler. Tek tek bu önemli eserleri görmeye ve hakkında konuşmaya başlıyoruz. Sıra Ebu Hanife Hz.’nin gömleğine geliyor. Ben seyircilere dönüp; -”Maşallah hepiniz Ebu Hanife Hz. gibi olmuşsunuz.” diyorum. Önce bir şey anlamıyorlar. Fakat ben meseleyi izah edince de hepsi tebessüm ediyor hatta gülüşüyorlar.

Hadiseyi duymuşsunuzdur. Hani Ebu Hanife Hz. birgün yoldan geçerken yol kenarındaki bir kişi diğerine: – “Bak bu geçen kişi var ya, her gece akşam namazının abdesti ile sabah namazını kılar.” Diyor. Ebu Hanife Hz. de bunu duyuyor. Aslında bu güzel ameli her gece yapmazmış. Ara ara yerine getirirmiş. Ama sırf bu kişinin hüsnü zannını yalancı çıkarmama adına bu adetine ömür boyu devam ettiği söylenir.

İmam Azam Ebu Hanife Hz.nin Topkapı Sarayı’nda bulunan GömbekleriPeki ben İsveçlilere, neden Ebu Hanife Hz. gibi olmuşsunuz dedim?

Mesele aslında şöyle. İsveç kutuplara en yakın ülkelerden birisi. Hani şu 6 ay gece 6 ay gündüz olan yerlere. O kadar değil ama yine de burada yazları hava bir türlü kararmak bilmiyor. Akşam namazı da bildiğiniz gibi havanın kararmasına en yakın zamanda giriyor. İşte biz bu günlerde burada akşam namazını kıldıktan yarım saat sonra yatsı namazının vakti giriyor. Bir saat sonra da sabah namazının. Saat 22:30 da akşam namazını kılıyoruz. 23:00 de yatsıyı kılıyor ve saat 24:00 de sabah namazını kılıp öyle yatıyoruz. Zaten buralarda hiç kimse sabah namazını kılmadan yatmıyor. Yani anlayacağınız iki saat içerisinde üç vakiti de eda etmek zorundayız. Yani değil yatsının abdesti ile kılmak akşamın abdesti ile sabah namazını kılanlar var.

Ben böyle sahnede anlatıp herkes gülüşünce salondan birkaç kişi söz aldılar ve -Hocam iyi hoş söylüyorsun ama Ramazan durmadan daha çok yaza geliyor. Önümüzdeki yıllarda tam 22 saat oruç tutacağız dediler. – “Allah yardımcınız olsun” diyebildim. Eeee tabi Ebu Hanife Hz. gibi olmak kolay değil. Sonradan öğrendiğime göre, o günler geldiğinde Diyanet buradakiler için Mekke saati uygulayacakmış.

Beyaz Geceler:

Bu memleketlerin (İsveç, Norveç, Danimarka) kuzey kutbunda bulunma durumları yukarıda anlattığımız şeyler dışında bir takım güzelliklere de sebep olabiliyor. Mesela buralarda beyaz geceler diye bir durum var. Yani mevsim bahara gelmeye başladığında günler de uzamaya başlıyor. Bu uzama son haddine geldiğinde hava gece 23:00 gibi kararıyor. Yani siz Anadolu’nun durumu ile daha hava kararmadı diye top oynarken ya da dışarıda dolanırken birden hava kararmaya başlıyor ve saatinize bakıyorsunuz saat 23:00 olmuş. Beyaz geceler diye adlandırılan bu hadise bizim insanımızın yapamadığı adetlerin gelişmesine sebep olmuş buralarda. Mesela gece piknikleri gibi. Evet yanlış duymadınız. Burada insanlar saat akşam 20:00-21:00 de gece pikniğine çıkıyorlar. Hele bizim Türkiyeden gelenlerimiz bu vakitlerde göl kenarlarında yakıyorlar mangallarını ve bir türlü kararmak bilmeyen ufka bakarak ayranlarını yudumluyorlar.

Bu anlattığım beyaz gecelerin bir de olumsuz tarafı var. Bizim gibi Türkiyeden kısa süreliğine gelenlerin ise böyle bir durumda adeta nevri dönüyor. Laf aramızda bizim Maceracı hayatında ilk kez İsveç’e gelmesinden dolayı bu saat farkından ötürü acaip çarpılmış durumda. Çarpılanlara ne mi oluyor, vücut saatini ayarlayamadıkları için gün içinde durmadan dayak yemiş gibi uyumak durumunda kalıyorlar. Elden ayaktan kesiliyorlar.

Siirtli Abimiz ve İsveçli Ablamız’ın Misafiri Olduk:

Ertesi günü yolculuk, İsveç’in ikinci büyük şehri olan Göteborg’a. Malmo ile arası araba ile 4 saat kadar sürüyor. Yola çıkmazdan önce Malmo’da yaşayan bir esnaf ağabeymizin evinde kahvaltı yapacağız. Bizi bahçeli, şirin mi şirin bir eve götürüyorlar.

Ev sahibimiz Suat Çiçek amca. Üç oğlu ve İsveçli bir hanımı var. Evet İsveçli yani buralardan evlenmiş. İlginç bir geçmişleri var. Kendisi 1960 larda memleketi Siirt’ten İsveç’e gelmiş. Birkaç sene sonra da buralardan evlenmiş. Eşi, evliliklerinden tam 13 sene sonra İslamiyeti seçmiş ve Müslüman olmuş. Ayşe ismini almış. Kendisi, cumhuriyet sonrası göçlerle gidenler sonrasında İsveç tarihinin ilk Müslüman hanımlarından biri sayılıyor. Abiye, ablanın hidayetinin neden bu kadar geciktiğini sordum. Başlarda bende de yaşantı yoktu dedi. Ben yaşamaya başlayınca o da bu güzellikleri gördü ve yaşamaya başladı. Bu sevimli aile ile fotoğraf çektirdim. Ardından bahçede kurmuş oldukları şirin kahvaltı masasına oturduk. Muhabbet esnasında gözüm bahçe çitinin yanındaki çiçeklere takıldı. Birde ne göreyim. Bizim Diyarbakır’ın meşhur simgesi Ters Lale değil miydi o gördüklerim. Boyunlarını bükmüş ve öylece duruyorlardı.

Evet ta kendisiydi. Halbuki daha bir hafta öncesine kadar canlısını hiç görmediğim bir çiçekti. Geçen hafta bugün ilk kez Van’da eski mezarlığı gezerken görmüştüm. Bu da İsveç’te ikinci oluyordu. Hayretimi anlayamayan yanımdakilere ters lale ve anlamını uzun uzun aktarmaya çalıştım.

Ortaçağ Zihniyetinin İzleri:

Kahvaltı sonrası yola çıkıyor ve muhabbet ede ede ilerliyoruz. İlerde bir benzinlikte duruyoruz. İhtiyaç molası. Tuvaletlerine girmemle çıkmam bir oluyor. Avrupa’da nadirattan görebileceğimiz manzaralardan birisi ile karşı karşıyayız. Tuvaletlerinin hiçbirinde musluk yok herkes işini kağıt bezlerle halletmeye çalışıyor o tamam. Zaten o heryerde böyle. Fakat burada gördüğüm farklı durum ayakta bevl edenlerin kullandıkları şeyle ilgili. Normalde bu durum için yapılmış tek kişilik bir takım duvar aparatları vardır. Bunu hepimiz biliyoruz. Fakat burada durum biraz farklı idi. Hani Anadolu köylerinde uzun çeşme yalakları vardır. İnekler gelir ve burada yan yana gelerek sularını içerlerdi. Aynen bu yalaklar gibi uzayıp giden bir demir oluk yapmışlar. Herkes yan yana duruyor ve aynı ortama hepsinin de birbirlerini görebilecekleri şekilde işlerini görmeye çalışıyorlar. Her birinin mayisi diğerinin önünden sel gibi akıp geçiyor. Bu kadarına da pes doğrusu diyor ve kendimizi dışarıya zor atıyoruz. Aslında bunda şaşıracak çok da bir şey yok. İsveç, Danimarka ya da Almanya’da çalışanlardan çok duyduğum şeydir; -”Hocam biz 60 larda geldik. Bunların çoğusunun evlerinde o zamanlarda bile banyo tuvalet yoktu. Bizim eski evlerde oturan arkadaşlarımızın hepsi bilir. Evlerindeki banyolar bir başka odadan çevirme banyodur hep” diyorlardı. İşte Ortaçağ karanlıklarına ait bir numuneyi az önce tam karşımızda görmüştük. Temizlik anlayışından yoksun bir medeniyet, 15 asır önce tuvalet adabını öğreten bir Peygamberin dinini bilmiyor ya, insan buna yanıyor.

Kasırganın İçinden Geçmek:

Malmo-Göteborg arasındaki bu yolda ilerlerken geçen sene bu yollarda yaşadığımız bir macerayı hatırlıyorum. İki kişiydik Adnan abimiz arabayı kullanıyor bende yanında çene yapıyorum. Araba acaip bir şekilde sallanıyor. Sık sık bir şeritten ötekine geçiyoruz. Ben arada tedirgin oluyor ve -Abi nedir bu durum diyorum. Abi de son derece sakin bir şekilde – Hocam bu yollarda olur böyle hafif rüzgarlar sıkma canını diyor. Göteborg’a sağ salim varıyoruz ama defalarca yoldan çıkma riski yaşayarak. Neyse şehre girdiğimizde rüzgarın gücünü daha iyi hissediyoruz. Çatılar uçacak gibi. O akşam ben bir salonda Çanakkale’yi anlatıyorum. Top ve mermi seslerine gerek yok. Rüzgar zaten bu işlevi fazlasıyla görüyor. Çatı uçtu uçacak. Demir tavanlar titriyor. Meğer İsveç tarihinin en büyük fırtınalarından biri yaşanıyormuş da haberimiz yokmuş. Bizlerde Malmo’dan gelirken bu fırtınanın içinden geçmişiz. Arabanın bir o yana, bir bu yana kayıp durması ondanmış.

Ertesi sabah Stokholm’e gideceğiz. Ne uçak çalışıyor ne de hızlı tren. Arabamızla devam etmeye karar veriyoruz. Yollara çıkınca hadisenin bilançosunu daha iyi anlıyoruz. Yolun kenarında yüzlerce ağaç, köklerinin kavradığı tonlarca toprak kütlesi ile havaya kalkmış burunları yerde. Yola düşenler, kırılanlar. Böyle bir manzarayı ilk kez görüyordum. Allah’tan adamlar bu konularda çok hassaslar. Sabah erkenden özel ekiplerini çıkarmışlar ve yola düşenleri bir bir temizlemeye başlamışlar. Bizlerde ağır ağır ilerleyerek bu manzaranın ilginçliği altında Stokholm’e varmıştık.

Nihayet Göteborg’a geldik. İsveç’in ciddi bir liman şehri olan bu merkezi karizmatik yapısı ile basında başkent Stokholm’den daha çok yerlamaktaymış. Bir kültür şehri olan Göteborg’dan Stokholm’e kadar uzanan bir de kanallarının bulunduğunu hemen belirtelim.

İzzettin Keykavus’un Selamı:

O akşam programı yapacağımız yere gittiğimde beni sırkapılık bir olay bekliyordu. Önce sahnede biz yeraldık ve Medine ile alakalı programımızı sunduk. Ardından Maceracı’mız çıktı ve milleti kırdı geçirdi. Bir güldürdü bir ağlattı. Program sonunda yanıma 25 yaşlarında Ahmet Uzun adında bir genç geldi ve – hocam ben Sivaslıyım memleketim ile ilgili çektiğim fotoğrafları size getirdim dedi. Şaşırıp kalmıştım. Elime tutuşturduğu ve son derece profesyönelce çekilmiş karelere bakıyordum. İlk resim Gök Medreseydi, ikincisi Çifte mİnareli medresenin muhteşem portalı (giriş kısmı), ardından ön cephesi gayet süslü bir yapının resmi geldi. Burasını tanıyamamıştım. Neresi olduğunu sordum. Sultan İzzettin’in kabri dedi. Dondup kaldım. Bu yer Ünlü Selçuklu Sutanı İzzettin Keykavus’un kabriydi. Tam bir sırkapısı ile karşı karşıyaydım. Neden derseniz anlatayım.

İsveç programımızı hazırlarken, karşı taraftaki organizatör arkadaşlar benden ısrarla üç gün istiyorlardı. Bense o hafta sadece cumartesi pazarımı verebileceğimi söylüyordum. Çünkü Cuma günü Sivas’ta programım vardı. Sivas’ı erteleseniz dediklerinde, mümkün değil demiştim. Orada daha hiç ilmi araştırma yapmadım. Hem oradaki tarihi yapılarla ilgili elimde hiç resim yok. Sabahtan Sivas’a gidecek ve akşama kadar bir takım tarihi mekanları gezip fotoğraf çekecektim. Karşı taraf son bir kez daha ısrar ettiğinde söylediğim sözler hala kulaklarımda. – “Sivas’da ünlü Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus’un kabri var. Onu ziyaret etmek zorundayım.” Bu sözlerim kesinlikle yapmacık bir ifade değildi. Samimane söylemiştim. Çünkü vatana millete hizmet etmiş bu güzel insanları, büyük dedelerimizi sevmemiz gerekiyordu.

Ve onları hiç görmemiş olsamda benim için çok büyük bir değer taşıyorlardı.

O hafta başı Sivas’takilerle yaptığım telefon görüşmesi beni şoke eden ilk hadise olmuştu. -Sivas’ta o akşam için hiç boş salon bulamadık. İptal olur diye son haftaya kadar bekledik ama olmadı. Kusura bakmayın bu Cuma programımızı gerçekleştiremeyeceğiz galiba dediler. Şaşırıp kalmıştım. Hatta bu hadise sonrası aradığım İsveçteki organizatörlere, şaka yollu olarak, – Cuma gününü de almak için nasıl bir dua

ettiklerini sordum. Tabi İsveçlilerin bu Sivas iptalinde hiçbir etkileri ve dahi haberleri bile yoktu. İşte tüm bunlardan sonra sen kalk Göteborg’da programını sun ve sonunda bir Sivaslı genç gelsin ve sana, -Abi ben Sivaslıyım ve bunlarda memleketimizdeki tarihi yapıların fotoğrafları desin. Ve bu fotoğraflar, çekimde usta olan bu gencimizden dolayı gayet profesyönelce olsun ve resimlerin hepsi de benim çekmeyi arzu ettiğim yapılara ait olup aralarında İzzettin Keykavus’un türbesi de bulunsun. Söyleyebilecek hiçbir şey bulamamıştım. İzzettin Keykuvus’un türbesinin kapısı üzerinde kufi hatla ve mozaik çinilerle yazılmış koca koca Muhammed (SAS) yazılarına bakarken bu dünyada hiçbir şeyin tesadüfler sonucu meydana gelmediğini bir kez daha görmekteydim.

İskandinavya Ülkelerinin Somonu:

Program sonrası bizi bir sürpriz daha bekliyordu. İsveç denilince akla gelen birkaç şeyden biri. Genelde İsveç denilince, Vikingler, çatal boynuzlu geyikleri, uzun geceler, yada gündüzler, denizaltıları, Volvo, Elektrolüx ve Somon baloğı gelir. Yani onların tabiri ile meşhur Lax. İşte bu sürpriz Lax ile ilgili idi. Rabbimin bu İskandinavya ülkelerine nimeti olsa gerek bunların denizlerinden yer gök somon kaynıyor. Dünyanın en lezzetli balıklarından biri olan somon sürüler halinde dolaşıyor. Dişli bir balık ve yerken kılçık denen şeyin zerresini göremiyorsunuz. Eti bir helva kadar yumuşak ve portakal renginde. Somon balığı bu topraklarda o kadar benimsenmiş ki, bizdeki hamsi misal, somonun her şeyini yapıyorlar. Tabağımızda pelte gibi kırmızı bir somon, yanında küçük bilye büyüklüğünde soğancıklardan oluşan bir salata ve yanında birkaç kaşık patates püresi var. İşte size güzel bir Viking yemeği. O kadar lezzetli ve uyum içinde ki bu tatlar az daha sıyırırken tabağı da yiyecektik.

Göller Ülkesi İsveç:

Ertesi sabah günün ilk ışıkları ile demiyorum çünkü günün ilk ışıkları gece saat 03:00 de başlamıştı. Biz çok sonraları, saat 08:00 gibi çıktık yola. Hedefimiz başkent Stokholm. Göteborg ile arası 470 km. 5 saatlik bir yolculuk sonrasında şehre varacağız. Yol hiç de sıkıcı değil. Çünkü hemen yanımızda isveçin ikinci büyük gölü olan Bettern gölü uzanıyor.

Gölün muhteşem maviliği, çevremizin içinde binbir tonunu sakladığı yeşillikleri ile oluşturduğu manzarayı seyretmeye doyamıyoruz. Burada heryer yeşillik olduğu gibi aynı zamanda her yerde muhakkak bir göl bulunuyor. Anlatıldığı kadarı ile İsveç sınırları içinde 90 bin göl bulunuyor.

İstanbul’a En Çok Benzeyen Avrupa Başkenti:

Nihayet Stokholm’e varıyoruz. Avrupa’nın en büyük şehirlerinden birisi ile karşı karşıyayız. Eski şehir ve onu çeviren yeni şehri ile Stokholm beni her zaman fazlası ile etkilemiştir. Gemi formu verilmiş Vasa MüzesiNeden derseniz size Yahya Kemal’in o bilindik cevabı ile cevap vermek istiyorum. Hani soruyorlar ya, Ankara’nın neyini seviyorsun diye, İstanbul’a dönüşünü diyor. Ben de bu güne kadar Avrupa’da nice ülke ve başkent gördüm ama beni ençok burası etkiledi.

Sebebi ise İstanbul’a çok benzemesi. İçinden geçen onlarca kanal ve bu kanalların üzerinde kurulu olan yine onlarca köprüsü var. Bu kadar çok köprünün olmasının sebebi, başkentin bir adalar devleti olması. Şehir, tam 52 ada üzerine kurulmuş.

Ortaçağ Sömürge Anlayışının Temsilcisi: Vasa

Aynı zamanda bir kültür şehri olan Stokholm, Avrupa’nın en çok müzesine sahip birkaç şehrinden birisi. Aradığınız bir çok şeyin müzesini kurmuşlar burada. Ama bu müzelerin içinde bir tanesi var ki muhakkak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu müzede aslında sadece bir tek şey sergileniyor. Öyle yüzlerce obje falan yok. Fakat sergilenen şey o kadar enteresan ki, sanki tarihten sıyrılıp gelmiş gibi. Bu bahsettiğim müzenin adı Vasa. Ve bu müzede sergilenen tek şey sadece bir gemi. Evet ahşaptan imal edilmiş bir gemi. Ama gemi 1500 lerden kalma ve hiç bozulmadan günümüze kadar gelebilmiş. Hikayesi ise şöyle:

15.yy sonlarında İsveç kralı sömürge ve yayılmacılık adına devasa bir gemi yaptırır. Bu gemi için artık beni hiç kimse durduramaz der. Hatta Titanik için dedikleri gibi bu gemiyi tanrı bile batıramaz ifadelerini kullanırlar. Gemi, son sistemler kullanılarak imal edilmiş ve ciddi bir sanat anlayışı ile bezenmiştir. Tam İsveç limanından, binlerce insanın alkışları arasında suya indirilen gemi daha üç beş metre gitmeden ters bir rüzgarın etkisi ile yan yatar ve batar. Gemi, limanın dibindeki balçığa saplanır ve öylece kalır. O günün teknolojisi ile gemiyi elbette çıkaramazlar. Ve bugünlere kadar o halde gelecektir. Günümüzden 30 sene kadar önce, bu muhteşem ortaçağ gemisi yüzyıllardır içinde kaldığı çamur deryasından kurtarılır ve temizlenerek ilk günkü haline getirilir.

Doğru dürüst bir tarihleri olmayan buraların insanları, bu gemiyi bulmalarından dolayı o kadar heyecanlanırlar ki geminin üzerine yine gemi şeklinde bir müze binası yaparak ziyarete açarlar. Bizler de Vasa Muset’in önüne kadar geliyor ve içeriye giriyoruz. Karşımızda gerçekten de devasa ahşap bir gemi duruyor. Tam bir ortaçağ kalyonu. Yalnız gemide öyle bir süs, öyle bir şatafat var ki, daha ilk bakışta, normal bir gemi olmadığını anlıyorsunuz.

Yalnız adamları bir konuda özellikle taktir etmek lazım. O da müzecilik adına yaptıkları harika şeyler olduğu. Bir kere müze binasını üç ayrı kat halinde hazırlayarak geminin içine girmeden her bir katını ziyaret edebiliyorsunuz.

Dışarıdan yapılan bu tur ile gemiyi birkaç metre uzaktan inceliyorsunuz ama içine girilemiyor. 5 asırlık bir gemiye zarar vermemek için tabiî ki. Böyle dev bir Ortaçağ gemisinin bulunduğu bu müzeyi gezerken ziyaretcileri o günlere götürmek için akla gelen her şeyi yapmışlar. Mesela geminin ambarlarını canlandıran ahşap bir bölme yapmışlar. Orayı gezerken, ambarlarda çalışan insanlar, üst üste yığılı eşyalar hatta yerde koşuşturan fareler bile canlandırılmış. Bir başka köşede gemici düğümleri, bir diğerinde geminin batışını anlatan sahneler vb.

Burayı gezerken aklıma Mısır’ı gezerken Gize Piramitlerinin yanında gördüğüm Firaun Keops’un gemisi geliyor. Onu da 1950′lerde, Keops Piramitinin yakınındaki saklandığı yerden çıkarmışlardı. Hiç bozulmadan urganları ile bugünlere gelmiş devasa bir gemiydi. Tabi Vasa, onun yanında daha dünkü çocuk sayılır. O gemi, yaklaşık 5000 yaşında idi. Bu ise daha 500. Ama her ikisinde de birbirine çok benzeyen bir hava soluyordunuz. Dolu dolu bir gurur, enaniyet, hükmetme arzusu. Sanıyorum, bu hikmete binaen, her iki gemide yüzyıllar tarafından eskitilemeyerek bugünlere gelmişlerdi. İkisinin de önemli görevleri vardı. Gelecek zamanların insanlarına; geçmişin tanrılık iddiasında bulunanlarının, dünyaları ben yarattım ve ben sömürmeliyim sevdalılarının sonlarını göstermek. Ve bu iki zavallı gemiye bakarken de iliklerime kadar hissediyordum dünyanın faniliğini ve geçiciliğini. Oradan ayrılırken sanki iki farklı coğrafyadan sesler geliyordu kulaklarıma. Gemilerine binmiş gururla ilerlerken, İsveç Kralı ile Mısır Firavununu deliler gibi alkışlayan ve naralarla onları taltif etmeye çalışan sesler.

Bir Tabiat ve Tarih Müzesi: National Historical Musset

Müzeler şehri Stokholm’e gelmişken bir müze daha gezelim diyor ve National Historical Musset’e geçiyoruz. Bu devasa yapının içinde birkaç farklı müze bulunuyor. Bunlardan bana en ilginç gelen iki tanesi hakkında bilgi vermek istiyorum. Dünyanın birçok yerinde bu güne kadar içi doldurulmuş canlılar görmüşümdür. Hatta ülkemizde, özellikle eczanelerin vitrinlerinde içi doldurulmuş kuşlar, sincaplara rastlardık. Ama bu doldurmalar son derece başarısız olup, hayvanların bir yanları çürümüş, içlerine tepilen pamuk ve çaput parçaları bir yerlerinden taşmış olurdu. Özellikle de bu doldurulan hayvanların ya tüyleri dökük, ya kürkleri yoluk olması yanında gözlerinin olduğu yerlere alalade boncuklar takıldığı için hayvanın siması kayık hale gelirdi.

Burada ise bizi şok eden bir manzara ile karşılaştım. İçleri doldurulmuş binlerce canlı vardı vitrinlerin içinde ve son derece başarılı bir şekilde doldurulmuşlardı. Canlıları incelerken beni en çok etkileyen şeyler şunlardı. Bir kere profesyönelce doldurulmuşlardı. Her canlının kendine has bir duruşu ve konumu vardır. Sergiledikleri tüm canlıların tavır ve duruşlarını aynen gerçek hayattaki gibi vermişlerdi. Hiçbir doldurma canlının en küçük bir yerinde bir tüy bozukluğu, bir taşma, şişme görmedim. Özellikle de gözlerinin yerine yerleştirdikleri boncuklar her türün gerçek gözü şeklinde tasarlanmıştı. Bu müzeyi sizlere özellikle anlatıyorum çünkü burası tam bir tefekkür yeri. Kainatın muhteşem bir sanatcının elinden çıktığının, her bir canlıda nice hikmetlerin saklı olduğunun bilincine varmak için bu dünyayı iyi bilmemiz ve tüm detayları ile gözlemlemememiz gerekiyor. Evlerimizde televizyondaki belgesellerden bunu bir nebze yapabiliyoruz. Ama bu çok sınırlı kalıyor. Afrikalara yada bir takım tabiat ortamlarına gidip bu canlıları bulmak ve bu kadar yakından incelemek de öyle pek mümkün değil. Ama burada aranızda sadece incecik bir cam var ve onlar tüm inceliklerini karşınızda sergiler vaziyetteler.

Mesela, bir alakarga, her sene yazın meşe palamutlarını tek tek alır ve bir yerlere gömer. Kışın da, o kadar karın altından çıkarır ve yer. Birçok palamutu eliyle koymuş gibi o kadar karın altından çıkarabilmesi hayret verici bir şeydir. Bir kısmını bulamadan bahar gelir ve onlar yerin altında kalarak filiz verir ve yeni palamutların doğmasına sebep olurlar. Yani alakarga aslında fahri bir orman ağaçlandırma uzmanıdır. Karşımızdaki vitrinde bu manzarayı seyredebiliyorduk. Gerçek bir alakarga bahar ortamında gagasıyla yeri eşeliyor ve palamutu yerleştiriyordu. Yan vitrinde ise bir kış sahnesinde aynı alakarga palamutu eliyle koymuş gibi buluyordu. -Gerçi zaten eliyle koymuştu ama bulmak babayiğit işiydi-

Bir başka vitrinde tilki, bir yer faresinin yuvasına musallat olmaya çalışıyordu. Tabi yuvada yavruları olan bu minik hayvan hemen bir başka delikten dışarıya çıkıyor ve Tilkiye meydan okumaya çalışıyordu. Hayvanın tilkiyi kaçırmak için yaptığı yüz hareketlerini bile o kadar başarılı vermişlerdi ki hayran kaldım. Bir diğerinde bir başka karga, bir karınca yuvasının yanına konmuş, kanatlarından birini yuvanın ağzına doğru gererek kanadına birçok karıncanın çıkmasını sağlıyordu. Bundaki amacı, kanadındaki teleklerin arasında yaşayan parazitlerden kurtulma isteği idi. Karıncalar bu parazitleri az sonra tek tek toplayıp yuvalarına götüreceklerdi. Vitrinlerden birinin içi tam bir göl ortamı haline getirilmişti. Göl kenarında bir ördek yavrularını telaşla kıyıdan uzaklaştırmaya çalışırken, onlara hamle yapmaya çalışan Tilkiyi diğer ördek, kanadı kırılmış taklidi yaparak uzaklaştırmaya çalışıyordu. Bu canlıların akılları olmadığı halde bunları nasıl düşünüp kurgulayabiliyorlardı? Tüm bu davranışları yapmaya onları sevkeden bir yüce sanatkarın olduğu aşikar ortada idi. En ilginç sahnelerden birisi de küçücük bir isketenin yuvasına saklıca yumurta bırakan çoban kuşu idi. Hiç yuva yapmadan ve yavru beslemeden soyunu böyle sürdürüyordu. Canlıların yürüyüşlerini göstermek için ard arda karga, serçe, sincap, fare, sansar, tilki vb. birçok canlıyı tek sıra halinde yürütmeye çalışmışlardı. Bir yer altı kesiti yapmışlardı. Camdan bakınca ayağımızı bastığımız yerin hiç de öyle bir topraktan ibaret olmadığını görüyorduk. Yerin altında binlerce canlı nasıl bir dünyada yaşıyorlardı. Kara ormanı canlıları, sular ve bu dünyanın canlıları, havada uçanlar derken dev memeliler olan balinaları da gördük ve yeryüzünde milyonlarca eseri ile sanatını bizlere göstermeye çalışan büyük sanatcının karşısında bir kez daha saygıyla eğilmekten kendimizi alamadık. Her bir canlıda nice hikmetler ve muhteşemlikler vardı ama hiçbiri bunun farkında değildi. Birbirlerinin de farkında değillerdi. Bunları görüp ibret almak, değerlendirip taktir etmek duygusu yalnızca biz insanlara verilmişti. Bu bölümden çıkarken aklımda kutsi bir hadis yankılanıyordu:

-”Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim ve akıl fikir sahibi insanoğlunu yarattım.”

İnsan Vücudunda Yapılan İlginç Seyahat:

Müzenin ikinci bir kısmı da en az birincisi kadar ilginçti. Bir kere müzeye girmek için sizi bekleyen kapı, kocaman bir ağızdan ibaretti. Ne de olsa bir insan vücudunda gezmeye çıkmıştınız. Ve bu müzeye de elbette insanın ağzından girmeniz gerekiyordu. Dilin üzerine basarak, etrafımızdaki diş ve dudakları seyrederek daldık içeriye. Birkaç adım sonra yol sağ ve soldaki kulaklara doğru ikiye ayrıldı. Burada insan ve diğer canlıların duyma güdüleri bizzat deneylerle gösteriliyordu. Yukarıya doğru bir merdiven vardı ki bu da insanın beynine çıkıyordu. Yolumuzun devamında gırtlak, akciğerler, mide ve karaciğerlere de uğradık. Ziyaretcilerin elleriyle dokunabilecekleri, koklayıp hissedebilecekleri ortamlarla insan vücuduna ait nice sanatı bizlere anlatmaya çalışıyorlardı. Hatta bir başka yoldan insan derisinin altına kadar gittik. Burada derinin hususiyetleri, üzerindeki kılların hikmeti anlatılıyordu. Başka canlıların kürklerinden de numuneler konmuştu ki insanlar dokunarak aradaki farkları görebilsinler. En ilginç yerlerden birisi de gözün tanıtıldığı oda idi. Burada göz merceği, üzerindeki iris tabakası ve diğerleri teferruatı ile anlatılıyor, gözün bizim için ne bulunmaz bir nimet olduğuna dikkat çekiliyordu. Müzeden çıkarken, artık üzerimizde ne kadar kıymetli şeyler taşıdığımızı daha bir fark ettiğimizi konuşuyorduk aramızda.

İsveç’ten Gelen Demirbaşımız:

İsveç, taa kutuplarda bulunan bir ülke, bizimle ne alakası var deyip geçmemek lazım. Tarihte ilginç ortaklıklarımız olmuş. Eğer az çok tarihle ilginiz varsa Demirbaş Şarl’ı duymuşsunuzdur. Kendisi İsveç Devleti’nin en meşhur krallarından olur. Eğer birgün yolunuz başkentleri Stokholm’e düşerse kıyıda at üzerindeki devesa heykelini görürsünüz. Gelelim Demirbaş Şarl yada onların tabiri ile 12. Karl’ın bizim ile olan müşterek hikayesine.

12.Carl yada Demirbaş Şarl17.yy’ın dünyasında devletler arasındaki denge değişmektedir. Gelişen ve dünyayı yutmaya hazırlanan çömez bir Rusya vardır artık Kafkaslarda. Hırslıdır fakat daha o kadar da güçlü değildir. Osmanlı Devleti hasta adam değildir ama duraklama başlamıştır. Yayılma politikası güden Ruslar İsveç’e saldırırlar. Savaşmayı pek de bilmeyen İsveçliler başlarındaki Demirbaş Şarl ile ne kadar uğraşsalar da bir başarı elde edemez ve yenilirler. Kral Şarl, sığınacak bir yer arar. Ama Avrupalıların adetidir. Düşene bir tekmede onlar vururlar. Başını sokabileceği bir tek çatı bulamaz. İşte tam bu çaresizlik demlerinde aklına Osmanlı Devleti gelir. Sana sığındım diyen herkesin yanında olan Osmanlı Devleti’nden daha iyi bir hamimi bulacaktır. Soluğu Osmanlı sınırında alır. O günlerde Osmanlı Devleti 4. Mehmet’in yönetiminde, İstanbul’dan biraz uzakta, Edirne’den yönetilmektedir. Şarl’da Edirne’ye gelir. Hoşamedi ile karşılanır ve buraya yerleştirilir. Yanındaki maiyeti ile birlikte Osmanlı ülkesinde o kadar çok kalır ki, halk kendisine adet olduğu üzere hemen bir lakap takar. O artık bizim demirbaşımız oldu derler ve adı o gün bugün Demirbaş Şarl olarak adlandırılmaya başlar. Demirbaşımız misafirimiz olduğu günlerde rahat durmaz. Bizi, Ruslarla savaştırmak için bir hayli uğraşır. Bu gayretlerinde muvaffakda olur. 3. Ahmet döneminde Ruslarla Prut Savaşı’nı yapmamızda emeği büyüktür. Ama kesin bir galibiyet alamamamıza üzülecek ve bir süre sonra yine bizim askerlerimizin refakatinde ülkesine geri önecektir.

4.Mehmet Osmanlı yüzyıllar boyunca dünya medeniyetlerini etkilemiş büyük bir devlettir. Bu etkiden İsveçlilerde nasiplerini almışlardır. Nitekim Demirbaş Şarl memleketine dönerken O’na refakat eden Osmanlı askerlerinin bir kısmı, ısrarı üzerine İsveç’te kalacak ve orada silinmez izler bıracaklardır. Bugün İsveç adetleri ve dilinde bu izleri hala görmek mümkündür.

Mesela yol kenarlarında bulunan ve kafeterya olarak da hizmet veren küçük kasırlı yapılara Kiosk demektedirler. Bizim mehtabiye ya da iftariye köşklerimizin benzeri olan bu yapılar, isimlerini bu yapılarımızdan almış ve dilleri döndükçe bu yapılara köşk demişlerdir. Ayrıca bizdeki kalabalık kelimesi de olduğu gibi İsveç diline geçerek kalabalik olarak yeralmıştır. Oturma gurubundan olan ve divan adı ile adlandırdığımız bu tarihi kelimemizi de İsveçliler tüm orjinalliği ile kullanıyorlar. Bir kral ülkemize gelir de yemeklerimize hayran kalmaz mı? Elbette kalır ve Demirbaşımız Şarl da hayran kalmış ve ülkemizdeki lezzetleri ülkesine taşımaya çalışmış. Özellikle de dolmamızı. Biber yada yaprak hatta lahana dolması İsveç’te de çok seviliyor ve buna bizdeki dolmanın çok benzeri bir şekilde dolmar diyorlar.

Bu anlattıklarımız Osmanlı etkileşimi ile geçen kelimelerimiz. Bir de son dönemlerde gerçekleşen bir etkileşim var ki bu da bir hayli ilginç.

Bildiğiniz üzere 2.Dünya Savaşı sonrası gelen ekonomik kriz ve Avrupa’nın nüfus azlığı nedeniyle birçok Avrupa ülkesi çalışacak iş gücü talebinde bulunmuşlardı. Türkiye’den de birçok Avrupa Ülkesine göçler gerçekleşmişti. 1960 larda başlayan bu iş göçünde İsveç’e de gidilmişti. İşte bu ülkeye gidenlerin yoğun yaşadıkları yerlerde farklı bir İsveçce gelişmekte. Dilimizden İsveç diline birçok kelime geçmiş durumda. Bu kelimeler İsveçliler tarafından o kadar kabul görmüş ki, İsveç Adademizi (Bizdeki Türk Dil Kurumu benzeri bir kurum) bastırmış olduğu sözlüğe bu kelimeleri almak zorunda kaldı. Artık İsveçce kabul edilen ve dilimizden geçmiş olan bu kelimelerden bazıları şunlar:

abi=abi

para=para

guzz=kız

len=erkek

(guz ve len kelimeleri Kulu şivesinde çokca yeralıyor)

Not: İsveç’teki Türklerin %90 ı Kulu’lu

shish=sis